Ambulansın arka kapıları acil servisin önünde büyük bir gürültüyle açıldı.
Tekerlekleri hızla zemine çarpan sedye, etraftaki sağlık personelinin koşturmacası arasında içeriye doğru sürüklendi. Seren’in bedeni o parlak örtülerin arasında küçücük kalmıştı; oksijen maskesinin içi buğulanmıyor, göğsü neredeyse hiç inip kalkmıyordu.
Hemen arkadaki arabadan fırlayan Selim Bey, Arda, Kaan ve Masal, nefes nefese otomatik kapılardan içeri daldılar.
Ambulansta fenalaşan Meryem Hanım’ın bacakları artık onu taşımıyordu; iki hemşire hemen kollarından tutup onu yan taraftaki müşahede yatağına yatırmaya çalışıyordu. Kadın sedyede debeleniyor, uzanan elleriyle ileride kaybolan kızını sayıklıyordu: "Seren... Bırakmayın kızımı... Selim, Seren’i bırakma!"
Selim Bey tam ortada, hayatının en çaresiz ikileminde kalakaldı. Bir yanda elleri titreyen, şoka giren karısı; diğer yanda kırmızı alanın kapılarından hızla sokulan kızı... Gözlerinden yaşlar boşalarak Meryem Hanım’ın elini sıktı: "Buradayım Meryem, dayan... Bak yanındalar, Seren’e bakacağım ben, getireceğim onu!"
O sırada Arda ve Masal, kırmızı alanın sürgülü kapısına kadar koşmuşlardı. İçeri girmeye çalıştılar ama güvenlik görevlileri ve bir asistan doktor hemen önlerine set çekti.
"Giremezsiniz! Dışarıda bekleyin, müdahale ediyoruz!"
Kapı tam kapanırken içerideki monitörlerin o acı, tiz bip sesleri koridorda yankılandı. Beyaz önlüklü doktorlardan birinin panik dolu, gür sesi kapı aralığından adeta bir balyoz gibi dışarı fırladı:
"Hipotermi derinleşmiş, arrest gelişiyor! Nabız giderek düşüyor... 40... 35'e indi! Defibrilatörü hazırlayın, çabuk!"
Monitörden gelen sesler düzensizleşti, ardından uzun, kesintisiz ve kulakları sağır eden o düz çizginin sesi kapalı kapının ardından koridora taştı.
Arda kapının buzlu camına iki eliyle birden çarptı.
"SEREN!"
Dizlerinin bağı çözüldü, sırtı duvara çarparak yere, fayansların üzerine yığıldı. İki eliyle saçlarını kavradı, tırnaklarını kafa derisine geçirecek kadar sıktı. Ciğerlerinden kopan o ses artık bir pişmanlık değil, ruhunun paramparça oluşuyordu:
"Hayır... Hayır, kapatma gözlerini! Benim yüzümden... Hepsi benim yüzümden! Seren ne olur gitme... Ne olur sesimi duy!"
Masal kapının pervazına tutunmuş, nefessiz kalmış gibi boğazını tutuyordu; hıçkırıkları içini parçalıyor, Kaan arkasından Masal’ın omuzlarını sımsıkı kavramış halde gözlerini o kırmızı kapıdan ayıramıyordu. Kaan’ın da çenesi titriyor, yumrukları kan toplayana kadar sıkılıyordu.
İçeriden doktorun son, keskin komutu duyuldu:
"Şarj edin! İki yüz jule... Çekilin!"