İçeriğe geç

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 20 · 7 dk okuma

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 20

Gitme

Bade’nin dudakları aralandı.

İçinden geçen ilk cümleyi söylemek istedi.

“Gitme.”

Ama söyleyemedi.

Çünkü bazen insanın en çok söylemek istediği şey, en zor söylediği şey oluyordu.

Gece, etraflarını yavaş yavaş sessizliğe teslim etmişti. Sokak lambalarının sıcak sarı ışığı kaldırım taşlarının üzerine düşüyor, uzaktan geçen birkaç arabanın sesi dışında şehir neredeyse susuyordu. Yaz akşamlarının o tanıdık serinliği, gün boyunca güneşte ısınmış asfaltın kokusuna karışıyordu.

Bade, birkaç saniye boyunca Ertuğ’un gözlerinin içine baktı. O bakışlarda cevap bekleyen bir çocuk vardı. Israr etmeyen, acele ettirmeyen ama gerçekten merak eden bir çocuk.

Sonunda başını hafifçe eğdi.

“Bu sorunun cevabını şimdi verirsem…”

Küçük bir nefes aldı.

“…yanlış cevap vermekten korkarım.”

Ertuğ’un yüzünde hayal kırıklığı oluşmadı.

Aksine, hafifçe gülümsedi.

“Ben de zaten hemen cevap vermeni istemedim.”

“İstemedin mi?”

“Hayır.”

Ellerini cebine soktu.

“Sen düşünerek konuşan birisin.”

“Öyle miyim?”

“Fark ettim.”

Birlikte yürümeye devam ettiler.

Aralarındaki sessizlik bu kez ağır değildi. Sadece ikisinin de kafasının içinde aynı anda çok fazla düşünce vardı.

Kaldırımın kenarında, rüzgârın savurduğu kuru bir yaprak Bade’nin ayağına takıldı. Eğilip alacak gibi oldu, sonra vazgeçti. Ertuğ bunu fark edip gülümsedi.

“Her şeye böyle mi bakıyorsun?”

“Neye?”

“Detaylara.”

Bade omuz silkti.

“Galiba.”

“Mesela az önce yaprağı neden alacaktın?”

“Bilmiyorum.”

Biraz düşündü.

“Belki de güzel görünüyordu.”

“E sonra neden vazgeçtin?”

“Çünkü cebime koyarsam kuruyacak.”

Ertuğ birkaç saniye sustu.

“Psikolog olduğun çok belli"

Bade güldü.

“Bunun psikolojiyle ne alakası var?”

“Hiç.”

“Ee?”

“Sadece insanların davranışlarını da böyle inceliyorsundur diye düşündüm.”

Bade bu kez kahkaha attı.

“Senin davranışlarını inceliyorum.”

Ertuğ durdu.

“Ciddi misin?”

“Biraz.”

“Anlat bakalım.”

Bade utandı.

“Yok.”

“Hayır.”

“Evet.”

“Hayır.”

İlk kez Ertuğ çocuk gibi ısrar ediyordu.

Bade sonunda pes etti.

“Mesela…”

“…canın sıkıldığında sağ elinle enseni kaşıyorsun.”

Ertuğ’un eli refleks olarak ensesine gitti.

Bade gülmeye başladı.

“Bak! Yine yaptın.”

Ertuğ da gülerek elini indirdi.

“Devam et.”

“Kahve yaparken biri seni izliyorsa normalden daha yavaş çalışıyorsun.”

“Nereden çıkardın bunu?”

“Çünkü kusursuz olsun istiyorsun.”

Ertuğ cevap vermedi.

Bade devam etti.

“Çocuklarla konuşurken ses tonun inceliyor.”

“Yaşlı müşterilere ‘teyzeciğim’, ‘amcacığım’ diyorsun.”

“Her sipariş bittikten sonra bardağı tezgâha koymadan önce kulpunu müşteriye doğru çeviriyorsun.”

Bu kez Ertuğ gerçekten şaşırmıştı.

“…Onu bile mi fark ettin?”

“Evet.”

“Neden?”

“Çünkü kimse bakmıyorken bile yapıyorsun.”

Rüzgâr yine hafifçe esti.

Ertuğ birkaç adım sessiz yürüdü.

Sonra başını çevirip Bade’ye baktı.

“Ben de seni gözlemledim.”

Bade’nin yüzünde istemsiz bir merak oluştu.

“Ne gördün?”

“İlk geldiğinde kitabı gerçekten okuyordun.”

“Evet.”

“Sonra beni fark ettin.”

Bade utançla güldü.

“Ertuğ…”

“Dur.”

“Henüz bitmedi.”

“Her kahveden önce mutlaka kokusunu alıyorsun.”

“Sayfa çevirirken sağ başparmağınla kitabın kenarına iki kez vuruyorsun.”

“Derin düşünürken alt dudağını hafifçe içeri çekiyorsun.”

“Ve…”

Bir an durdu.

“…gerçekten güldüğünde sağ yanağında küçücük bir gamze çıkıyor.”

Bade’nin eli refleks olarak yanağına gitti.

“Yok.”

“Var.”

“Yok.”

“Her gün görüyorum.”

Bu cümle, ikisinin de aynı anda susmasına neden oldu.

“Her gün…”

Bade fısıltıyla tekrarladı.

“Evet.”

Ertuğ bu kez gözlerini kaçırdı.

“Sanırım seni düşündüğümden daha fazla izliyormuşum.”

İkisi de utangaç bir şekilde güldü.

Yolun sonuna geldiklerinde küçük bir parkın önünde durdular. Park neredeyse boştu. Bir bankın üzerinde yaşlı bir adam gazete okuyordu, biraz ileride iki çocuk salıncakta yarışıyordu.

“Beş dakika oturalım mı?” diye sordu Ertuğ.

Bade başını salladı.

Tahta bankın iki ucuna oturdular.

İlk birkaç dakika kimse konuşmadı.

Ağaçların yapraklarından cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Uzakta bir köpek havladı. Hava kararmıştı ama parkın lambaları yeni yanmıştı. Sarı ışık, yerdeki çakıl taşlarının üzerine yumuşak bir örtü gibi yayılıyordu.

Bade derin bir nefes aldı.

“Çocukken dilek tutmayı çok severdim.”

Ertuğ ona döndü.

“Hâlâ seviyorsun.”

Bade şaşırdı.

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Gözlerinden.”

“Gözlerden bu anlaşılır mı?”

“Evet.”

“Nasıl?”

“Çünkü ne zaman gökyüzüne baksan, bir şey düşünüyorsun.”

Bade istemsizce gökyüzüne baktı.

Ay henüz tam yükselmemişti.

İnce, beyaza çalan bir yay gibi ağaçların arasından görünüyordu.

Gülümsedi.

“İlk tanıştığımızdan bir hafta önce…”

“…bir dilek tutmuştum.”

Ertuğ sessizce dinledi.

“Gerçekten seveceğim birini karşıma çıkar diye.”

Bunu söyler söylemez utandı.

“Aslında boş ver.”

“Hayır.”

Ertuğ’un sesi çok sakindi.

“Devam et.”

Bade hafifçe başını salladı.

“Komik geliyor şimdi.”

“Neden?”

“Çünkü büyüyünce insan bunlara inanmayı bırakıyor sanıyorsun.”

“Peki bıraktın mı?”

Bade cevap vermedi.

Sadece gülümsedi.

Ertuğ da gökyüzüne baktı.

“Ben hiç dilek tutmadım.”

“Hiç mi?”

“Hiç.”

“Neden?”

“Çünkü gerçekleşmez diye korkuyordum.”

İkisi de aynı anda aya baktılar.

Kimse konuşmuyordu.

Ama ilk kez, sessizlik ikisinin arasında boşluk oluşturmuyordu.

Aksine…

Sanki konuşmadan da birbirlerini biraz daha tanımışlardı.

Tam o sırada Bade’nin telefonu çaldı.

Ekranda Ümran yazıyordu.

Aramayı açtı.

“Efendim?”

Karşı taraftan gelen sesi duyar duymaz yüzündeki ifade değişti.

“Ne?”

Bir anda ayağa kalktı.

“Nasıl yani?”

Ertuğ da hemen doğruldu.

Bade’nin yüzü birkaç saniye içinde bembeyaz olmuştu.

Telefonu kapattığında elleri hafifçe titriyordu.

Ertuğ endişeyle ona yaklaştı.

“Bade…”

“…iyi misin?”

Bade birkaç saniye konuşamadı.

Sonunda güçlükle tek bir cümle kurabildi.

“Babam…”

“…hastaneye kaldırılmış.”

Bade o cümleyi kurduğu anda sanki etrafındaki bütün sesler uzaklaştı. Az önce parkın içini dolduran cırcır böcekleri, çocukların kahkahaları, ağaçların arasından geçen rüzgâr… Hepsi bir anda silikleşti.

Sadece kalbinin sesi kalmıştı.

Çok hızlı atıyordu.

“Ne oldu?” diye sordu Ertuğ, sesi bu kez telaşlıydı.

Bade başını iki yana salladı.

“Bilmiyorum.”

Telefona tekrar baktı. Parmakları titriyordu.

“Ümran sadece ‘hemen gel’ dedi.”

“Nerede?”

“Şehir Hastanesi.”

Bade cümleyi bitirir bitirmez çantasını omzuna geçirdi. Ne yapacağını bilmiyordu. Taksi mi çağırmalıydı? Otobüse mi binmeliydi? Annesini mi aramalıydı? Beyni düşünmeye çalışıyor, kalbi ise hiçbir şeye izin vermiyordu.

Telefonunu açtı.

Annesini aradı.

Çalmadı bile.

Kapalıydı.

Bir kez daha denedi.

Yine aynı.

Bu kez gerçekten paniğe kapıldı.

“Ulaşamıyorum…”

Sesi çatladı.

“Ertuğ, anneme ulaşamıyorum.”

Ertuğ hiç düşünmeden telefonunu çıkardı.

“Taksi çağırıyorum.”

“Gerek yok…”

“Var.”

“Ama…”

“Bade.”

İlk kez ses tonu bu kadar kararlıydı.

“Şu an hiçbir şeyi tek başına düşünmek zorunda değilsin.”

Bade ona baktı.

O cümle, içinde büyümeye başlayan paniğin biraz olsun yavaşlamasını sağlamıştı.

Beş dakika sonra taksi parkın önünde durdu.

Ertuğ arka kapıyı açtı.

“Binebilir misin?”

Bade başıyla onayladı.

Taksi hareket ettiğinde şehir ışıkları camdan akıp gitmeye başladı.

Şoför dikiz aynasından kısa bir bakış attı.

“Geçmiş olsun.”

Teşekkür edecek hâli bile yoktu Bade’nin.

Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti.

Başparmakları durmadan birbirine sürtünüyordu.

Ertuğ bunu fark etti.

Sessizce kendi elini koltuğun üzerine bıraktı.

Dokunmadı.

Sadece oradaydı.

İsterse uzanabileceği kadar yakın…

İstemezse tamamen özgür kalabileceği kadar uzak…

Bade bunu fark etti.

İçinden, “Ne kadar ince düşünüyorsun…” diye geçirdi.

Hiçbir şey söylemeden elini yavaşça onun elinin üzerine koydu.

Sadece birkaç saniyeliğine.

Sıcacıktı.

İkisi de birbirine bakmadı.

O anın bozulmasını istemediler.

Hastanenin otomatik kapıları açıldığında o keskin antiseptik kokusu Bade’nin içine kadar işledi.

Burası her zaman aynı kokuyordu.

Aynı beyaz ışıklar…

Aynı bekleyiş…

Aynı sessizlik…

Danışmaya doğru koştu.

“Merhaba…”

Nefes nefeseydi.

“…Ahmet Yılmaz.”

Görevli bilgisayara baktı.

“Acil serviste.”

“Yakınları içeride.”

Bade teşekkür bile edemeden koridora yöneldi.

Koridorun sonunda annesini gördü.

Sandalyede oturuyordu.

Yüzü yorgundu ama ağlamıyordu.

Bade koşarak yanına gitti.

“Anne!”

Annesi ayağa kalktı.

Sarılır sarılmaz Bade’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.

“Ne oldu?”

“İyi mi?”

“Neden kimse bana haber vermedi?”

Annesi saçlarını okşadı.

“Sakin ol.”

“Baban iyi.”

“Kalp krizi sandık.”

Bade’nin dizlerinin bağı çözüldü.

“Sandık mı?”

“Evet.”

“Tansiyonu çok yükselmiş.”

“Doktorlar kontrol altına aldı.”

“Şimdi tetkik yapıyorlar.”

Bade derin bir nefes aldı.

O nefesi tuttuğunu o ana kadar fark etmemişti.

Yavaşça sandalyeye oturdu.

Gözlerinden yaşlar akmaya devam ediyordu.

Bu kez korkudan değil…

Rahatlamaktan.

Annesi ilk kez o sırada Ertuğ’u fark etti.

“Bu…”

Bade arkasını döndü.

Ertuğ birkaç adım geride durmuştu.

Sanki ailelerinin alanına saygı göstermek ister gibi yaklaşmamıştı.

“Anne…”

Bade hafifçe gülümsedi.

“…bu Ertuğ.”

“Ertuğ, annem.”

Ertuğ nazikçe başını eğdi.

“Geçmiş olsun.”

Annesi de aynı sıcaklıkla karşılık verdi.

“Çok teşekkür ederim.”

“Bade tek başına değildi demek.”

“İçim rahatladı.”

Bade o cümleyi duyunca Ertuğ’a baktı.

Ertuğ ise sadece küçük bir tebessümle omuz silkti.

“Olması gereken buydu.”

Yaklaşık kırk dakika sonra doktor koridora çıktı.

Herkes aynı anda ayağa kalktı.

“Ahmet Bey’in yakınları?”

“Biz.”

Doktor dosyayı kapattı.

“Endişelenecek bir durum görünmüyor.”

“Kalple ilgili ciddi bir bulguya rastlamadık.”

“Yoğun stres ve kontrolsüz tansiyon atağı.”

“Bu gece gözlem altında tutacağız.”

Yarın büyük ihtimalle taburcu olur.

Bade gözlerini kapattı.

Sanki omuzlarından tonlarca yük kalkmıştı.

Doktor uzaklaştıktan sonra annesi derin bir nefes verdi.

“Allah’a şükür.”

Saat gece bire yaklaşmıştı.

Annesi içeride babasının yanına girince Bade koridordaki otomatın önüne yürüdü.

Bozuk para attı.

Kahve tuşuna bastı.

Makineden gelen kahveyi ilk yudumunda yüzünü buruşturdu.

“Evet…”

arkasından tanıdık bir ses geldi.

“…buna kahve demek biraz cesaret istiyor.”

Bade istemsizce güldü.

“Ertuğ…”

“Sen gitmedin mi?”

Ertuğ elindeki plastik bardağı gösterdi.

“Ben de aynı hatayı yaptım.”

İkisi de otomattan aldıkları berbat kahvelere baktılar.

Sonra aynı anda gülmeye başladılar.

Gerginliğin ardından gelen o kahkaha, ikisine de iyi gelmişti.

Ertuğ yavaşça duvara yaslandı.

“Bugün seni ilk kez gerçekten korkmuş gördüm.”

Bade başını eğdi.

“Ben de.”

“Çok korktum.”

“Kötü bir şey olacak sandım.”

Ertuğ birkaç saniye sustu.

Sonra cebinden küçük bir peçete çıkardı.

Kafeninkilerden biriydi.

Üzerine mavi kalemle minicik bir fincan çizilmişti.

Altına tek cümle yazıyordu.

‘En kötü günlerde bile yalnız değilsin.’

Bade peçeteye uzun uzun baktı.

Gözleri yeniden doldu.

“Sen…”

“…bunları ne zaman yazıyorsun?”

Ertuğ hafifçe gülümsedi.

“Galiba sen üzülünce.”

Koridorun floresan ışıkları altında, o küçücük peçete Bade’ye dünyanın en değerli hediyesi gibi geldi.

O an anladı.

Bazen bir insanın hayatına büyük cümlelerle değil…

Tam ihtiyacın olduğu anda yanında durarak giriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.