İçeriğe geç

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 19 · 7 dk okuma

Dilekler gerçek olur mu?

Bölüm 19

Ayrılıklar da sevdaya dahil

Otobüsün kapıları açılırken ikisi de aynı anda sessizleşti.

Sanki konuşmaya devam ederlerse otobüs duraktan vazgeçecekmiş gibi anlamsız bir umut vardı içlerinde.

Bade, kartını okutup ilk basamağa çıktı. Sonra dönüp aşağı baktı.

Ertuğ hâlâ olduğu yerde duruyordu.

“İyi geceler.”

“İyi geceler, Bade.”

Otobüs hareket ederken Bade cam kenarındaki koltuğa oturdu. İstemsizce dışarı baktı. Ertuğ gitmemişti. Ellerini cebine koymuş, otobüs gözden kaybolana kadar olduğu yerde bekliyordu.

Bade, yüzünde oluşan gülümsemeyi bu kez saklamaya çalışmadı.

Ertesi sabah telefonunun alarmı çalmadan uyandı.

Normalde böyle olmazdı.

Final haftası dışında sabah erkenden kalkmak, Bade’nin pek de sevdiği bir şey değildi.

Ama bugün garipti.

İçinde sebepsiz bir heyecan vardı.

Perdeyi araladığında gökyüzü masmaviydi.

Kendi kendine güldü.

“Hayır.”

Aynadaki yansımasına baktı.

“Bugün gitmeyeceksin.”

Dolabı açtı.

“Çünkü her gün gitmek garip.”

Kıyafetlerini seçmeye başladı.

“Gitmeyeceksin.”

On dakika sonra saçlarını düzleştiriyordu.

“Kesinlikle gitmeyeceksin.”

Yarım saat sonra otobüsteydi.

Kendiyle tartışmayı yine kaybetmişti.

Kafenin kapısını açtığında içerisi beklediğinden daha sakindi.

Hafta içi olmasına rağmen sadece iki masa doluydu.

Kapıdaki zil çaldı.

Ertuğ başını kaldırdı.

Gözleri önce kapıya, sonra Bade’ye kaydı.

Yüzündeki şaşkınlık saklanamayacak kadar gerçekti.

“Bade?”

“Şey…”

Bade gülümsemeye çalıştı.

“Merhaba.”

Ertuğ kasadan çıkıp birkaç adım yaklaştı.

“Bir şey mi oldu?”

“Neden?”

“İlk defa bu saatte geldin.”

“Rahatsız mı ettim?”

“Hayır.”

Hiç düşünmeden cevap verdi.

“Tam tersine.”

Sonra istemsizce ekledi.

“…bugün gelmeyeceğini düşünmüştüm.”

Bade başını hafifçe eğdi.

“Neden?”

“Bilmiyorum.”

Ertuğ omuz silkti.

“Dün yürüdük ya…”

“Evet.”

“Belki biraz mesafe koymak istersin sandım.”

Bu cümle Bade’yi şaşırttı.

Demek o da düşünüyordu.

Demek sadece onun kafasında dönmüyordu bütün bunlar.

Bade hafifçe gülümsedi.

“Ben pek mesafe koyabilen biri değilim.”

Ertuğ da güldü.

“Fark ettim.”

Öğle saatleri yaklaşırken kafe yavaş yavaş dolmaya başladı.

Emir, sipariş fişlerini dizerken Ertuğ’a dönüp sessizce,

“Abi…”

dedi.

“Hı?”

“Şu kitap okuyan kız yine geldi.”

Ertuğ hiç bozuntuya vermedi.

“Gördüm.”

“Her geldiğinde senin mod yükseliyor.”

“Abartıyorsun.”

“Hayır.”

Emir sırıttı.

“Hatta latte artların bile daha güzel oluyor.”

Ertuğ cevap vermedi.

Sadece gülümseyerek kahve hazırlamaya devam etti.

Bu bile Emir için yeterliydi.

“Haklıymışım.”

Bade kitabını açmıştı.

Gerçekten okuyordu bu kez.

Arada bir satırın altını çiziyor, küçük notlar alıyordu.

Tam o sırada masasına ince uzun bir tabak bırakıldı.

Başını kaldırdı.

“Ben bunu istemedim.”

Ertuğ omzunu silkti.

“Biliyorum.”

Tabakta küçük bir limonlu cheesecake vardı.

“Yeni deniyoruz.”

“Eee?”

“Birinin tadına bakması lazımdı.”

“Niye ben?”

“Çünkü…”

Ertuğ birkaç saniye düşündü.

“…dürüst yorum yapıyorsun.”

Bade çatalı eline aldı.

“Kötüyse söyleyeceğim.”

“Bekliyorum.”

İlk lokmayı aldı.

Gözleri hafifçe büyüdü.

“Nasıl?”

Bade biraz daha yedi.

Sonra başını salladı.

“Güzel.”

“Gerçekten mi?”

“Evet.”

“Bir eksiği var ama.”

“Eyvah.”

“Limonu biraz daha baskın olabilir.”

Ertuğ bunu gerçekten not aldı.

Önlüğünün cebinden küçük bir not defteri çıkarıp yazdı.

Bade şaşkınlıkla güldü.

“Ciddi misin?”

“Tabii.”

“Gerçekten yazdın.”

“Çünkü patron sürekli müşteri yorumu istiyor.”

“Ben müşteri miyim sadece?”

Cümle ağzından çıkar çıkmaz ikisi de sustu.

Bade hemen toparlamaya çalıştı.

“Yani…”

“…şey…”

Ertuğ bu kez gözlerinin içine bakarak cevap verdi.

“Hayır.”

“…sadece müşteri değilsin.”

Kalbinin attığını hissetti Bade.

Öyle hızlıydı ki sanki bütün kafe duyacaktı.

Akşamüstüne doğru kalabalık yeniden azaldı.

Ertuğ elindeki bezle tezgâhı silerken camdan dışarı baktı.

Gökyüzü turuncuya dönüyordu.

“Bade.”

“Evet?”

“Bir şey soracağım.”

“Sor.”

“Hafta sonu çalışmıyorum.”

Bade’nin eli kitabın üzerinde durdu.

“Öyle mi?”

“Evet.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Ertuğ, hayatında ilk kez bu kadar heyecanlandığını hissetti.

Bir müşteriye değil…

Bir kıza soru soruyordu.

“Eğer…”

Boğazını temizledi.

“…eğer istersen…”

“…şehrin biraz dışında küçük bir sahaf var.”

Bade dikkatle onu dinliyordu.

“Yanında da çok güzel bir kahveci.”

“Oraya bazen gidiyorum.”

Bir saniye durdu.

“Birlikte gitmek ister misin?”

Sanki bütün sesler kesildi.

Espresso makinesi sustu.

Kapıdaki zil çalmadı.

Kimse konuşmadı.

Bade’nin aklından yüzlerce düşünce geçti.

“Bu bir buluşma mı?”

“Arkadaşça mı?”

“Çok mu belli olur?”

“Ya yanlış anlarsam?”

Ertuğ da en az onun kadar gergindi.

“Şey…”

“…istemiyorsan sorun değil.”

Bade gülümseyerek başını kaldırdı.

“İstiyorum.”

Bu tek kelime, Ertuğ’un bütün yüzünü değiştirdi.

Öyle büyük gülümsedi ki Bade istemeden ona eşlik etti.

Tam o anda kapı açıldı.

İçeri kırklı yaşlarında, takım elbiseli bir adam girdi.

Doğrudan kasaya yürüdü.

“Ertuğ?”

“Evet?”

“Sen misin?”

Adam birkaç saniye onu dikkatlice süzdü.

Sonra cebinden bir kartvizit çıkardı.

“Ben seni uzun zamandır izliyorum.”

Ertuğ şaşkınlıkla kartviziti aldı.

“Anlayamadım.”

Adam gülümsedi.

“Yeni açacağımız üçüncü nesil kahve dükkânı için baş barista arıyoruz.”

Kafenin içindeki sessizlik bir anda değişti.

“Teklifimizi kabul edersen…”

“…maaşın burada kazandığının neredeyse iki katı olacak.”

Bade’nin yüzündeki gülümseme yavaşça silindi.

Çünkü ilk düşündüğü şey para olmadı.

Ertuğ bu işi kabul ederse… artık onu her gün göremeyecekti.

Kafenin içinde garip bir sessizlik oluştu.

Takım elbiseli adam kartvizitini tezgâhın üzerine bıraktı. Sanki söylediği şey çok sıradanmış gibi gülümsüyordu. Oysa Bade’nin kalbi, az önce Ertuğ’un “Birlikte gitmek ister misin?” sorusundan sonra yeniden hızlanmışken şimdi bambaşka bir sebeple sıkışıyordu.

Ertuğ kartviziti eline aldı.

Üzerinde şık bir logo vardı.

Altında da sadece bir isim…

“Mert Aras.”

Adam konuşmaya devam etti.

“Yaklaşık iki aydır buraya geliyorum.”

Ertuğ şaşkınlıkla başını kaldırdı.

“İki ay mı?”

“Evet.”

“Sen kahve yaparken kimseyi izlemediğini sanıyorsun ama ben seni izliyordum.”

Ertuğ hafifçe gülümsedi.

“İnşallah kötü şeyler görmemişsinizdir.”

“Kahveyi herkes yapar.”

Adam başını iki yana salladı.

“Ama insanlara kendini değerli hissettirmek…”

“…onu herkes yapamaz.”

Bade, istemeden gülümsedi.

Adamın söylediği cümle tam olarak Ertuğ’u anlatıyordu.

Mert Aras cebinden küçük bir dosya çıkardı.

“Teklifi şimdi kabul etmek zorunda değilsin.”

“Eve git.”

“Düşün.”

“İki gün sonra beni ara.”

Kartviziti yeniden tezgâha bıraktı.

“Ben beklerim.”

Sonra dönüp çıktı.

Kapının üzerindeki zil yeniden çaldı.

Ve sessizlik kaldığı yerden devam etti.

Emir ilk konuşan kişi oldu.

“Abi…”

“Hı?”

“…iki katı maaş mı dedi?”

“Evet.”

“Oha.”

Başka söyleyecek bir şey bulamadı.

Ertuğ kartvizite birkaç saniye daha baktı.

Sonra önlüğünün cebine koydu.

Sanki hiçbir şey olmamış gibi espresso makinesine yöneldi.

Ama elini kahve öğütücüsünün üzerine koyduğu hâlde çalıştırmadı.

Dalgındı.

Bade bunu uzaktan bile anlayabiliyordu.

Yaklaşık yarım saat sonra kafe yeniden sakinleşti.

Bade kitabını kapattı.

Artık okumaya çalışmanın anlamı yoktu.

Kafasının içi, satırlardan çok sorularla doluydu.

Acaba kabul edecek miydi?

Yeni kafe neredeydi?

Çok uzak mıydı?

Bir daha buraya hiç gelmeyecek miydi?

Bu düşünceler onu şaşırtıyordu.

Çünkü birkaç ay önce biri ona, hayatında hiç tanımadığı bir baristanın iş değiştirme ihtimaline bu kadar üzüleceğini söylese gülerdi.

Şimdi ise boğazına oturan o küçük düğüm hiç gitmiyordu.

Tam çantasını alıp kalkacakken Ertuğ seslendi.

“Bade.”

“Evet?”

“İki dakika bekler misin?”

Başını salladı.

“Tabii.”

Kafe kapandıktan sonra içeride sadece üç kişi kalmıştı.

Emir önlüğünü çıkarırken ikisine baktı.

“Ben çıkıyorum.”

Ertuğ başıyla onayladı.

“Yarın görüşürüz.”

Kapı kapandı.

İçeride yalnızca kahve kokusu ve bulaşık makinesinin uzaktan gelen sesi kalmıştı.

Ertuğ iki fincan koydu.

“Bir kahve içer misin?”

Bade gülümsedi.

“Bu soru biraz geç olmadı mı?”

“Bugün sayılmaz.”

“Neden?”

“Çünkü bugün…”

“…konuşmaya ihtiyacım var.”

İlk kez bunu bu kadar açık söylemişti.

Barın önündeki yüksek taburelere oturdular.

Bu kez aralarında masa bile yoktu.

Ertuğ fincanı önüne bıraktı.

“Ben bu kafede dört yıldır çalışıyorum.”

Bade sessizce dinliyordu.

“İlk başladığım gün süt köpürtemiyordum.”

Gülümsedi.

“İlk latte art denemem patatese benziyordu.”

Bade kahkaha attı.

“Patates mi?”

“Kalp yapmaya çalışmıştım.”

İkisi de güldü.

Sonra Ertuğ’un yüzü yeniden ciddileşti.

“Burası bana çok şey kattı.”

“Patronum bana güvendi.”

“Emir burada en yakın arkadaşlarımdan biri oldu.”

“Ve…”

Durdu.

“…sen.”

Bade’nin nefesi yavaşladı.

“Eğer o teklifi kabul edersem…”

“…seni bir daha görememekten korkuyorum.”

Bu cümle, beklediğinden çok daha dürüst çıkmıştı.

İkisi de birkaç saniye sustu.

Bade fincanındaki kahveye baktı.

Sonra usulca gülümsedi.

“Ben de.”

Ertuğ gözlerini kaldırdı.

“Ne?”

“Ben de korkuyorum.”

İlk kez…

İlk kez ikisi de aynı duyguyu aynı anda söylemişti.

Dışarı çıktıklarında gece serinlemişti.

Sokak neredeyse bomboştu.

Yan yana yürümeye başladılar.

Bu kez kimse konuşmuyordu.

Konuşmaya gerek de yoktu.

Bir süre sonra kaldırımdaki küçük bir çocuğun ağladığını gördüler.

Altı yaşlarında vardı.

Elinde dondurma vardı.

Yere düşmüştü.

Annesi eğilip onu teselli etmeye çalışıyordu.

Çocuk hıçkıra hıçkıra,

“En sevdiğimdi…”

diyordu.

Ertuğ cebinden bozuk para çıkardı.

Yakındaki büfeye gidip yeni bir dondurma aldı.

Çocuğun önünde diz çöktü.

“Bu sefer düşürme olur mu?”

Çocuğun gözleri parladı.

“Olur.”

Annesi defalarca teşekkür etti.

Ertuğ ise sanki çok sıradan bir şey yapmış gibi omuz silkti.

Yürümeye devam ettiklerinde Bade uzun süre konuşamadı.

“Neden yaptın?”

Ertuğ şaşırdı.

“Dondurmayı mı?”

“Evet.”

“Çünkü…”

Biraz düşündü.

“…çocukken benim de dondurmam düşmüştü.”

“Eee?”

“Bir amca bana yenisini almıştı.”

“Onu hiç unutmadım.”

“Şimdi sıra bendeydi.”

Bade o an dönüp ona baktı.

Ve belki de ilk kez, bu çocuğa neden bu kadar bağlandığını tamamen anladı.

Yakışıklı olduğu için değildi.

Kıvırcık saçları için değildi.

Kahveyi güzel yaptığı için de değildi.

İyi bir insandı.

Hem de bunu göstermek için uğraşmayan biriydi.

Tam o sırada Ertuğ durdu.

“Bir şey soracağım.”

“Sor.”

“Eğer…”

“…o işi kabul etmezsem…”

“…bunun bir sebebi olduğunu düşünür müsün?”

Bade cevap vermek üzere dudaklarını araladı.

Ama Ertuğ devam etti.

“Gururumu okşadığı için değil.”

“Parası için değil.”

“…sadece bazen insan, doğru zamanda karşılaştığı birini kaybetmek istemiyor.”

Bade’nin kalbi göğsüne öyle sert vurdu ki, bu sesi yalnızca kendisi değil, bütün şehir duyacakmış gibi hissetti.

Ve ilk kez…

Söylemesi gereken cevabı söyleyemedi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.