Hastaneden çıktıklarında saat neredeyse gece ikiyi gösteriyordu.
Şehrin gündüz hiç fark edilmeyen bir yüzü vardı. Trafiğin sesi çekilmiş, kaldırımlar boşalmış, vitrinler kararmıştı. Sadece sokak lambalarının altında ince ince yağan yaz yağmuru vardı. Öyle kuvvetli değildi. Daha çok havayı serinleten, asfaltın kokusunu ortaya çıkaran cinsinden…
Bade hastanenin merdivenlerinde durdu.
Derin bir nefes aldı.
Ciğerlerine dolan havanın içinde yağmur, ıslak toprak ve uzaktan gelen kahve kokusuna benzeyen garip bir sıcaklık vardı.
“İyi misin?” diye sordu Ertuğ.
Bade başını salladı.
“Şimdi daha iyiyim.”
Sonra gülümsedi.
“Aslında bugün ilk defa korktum.”
“Neden ilk defa?”
“Çünkü insan ailesine bir şey olacak diye düşününce…” Cümlesini tamamlayamadı.
Ertuğ cevap vermedi.
Bazen susmanın da bir cevap olduğunu öğrenmişti.
Birlikte kaldırımda yürümeye başladılar. Taksi beklemek yerine biraz yürümek ikisine de iyi gelecekti.
“Babamı hiç böyle görmemiştim.”
“Eminim o da seni öyle görmek istemezdi.”
Bade hafifçe güldü.
“Doğru.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Ertuğ cebindeki kartviziti çıkardı.
Şöyle bir baktı.
Hiç düşünmeden ikiye yırttı.
Sonra tekrar.
Bir daha.
En sonunda küçük bir kâğıt parçalarına dönüştü.
Bade şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne yapıyorsun?”
“Karar verdim.”
“Bu kadar çabuk mu?”
“Evet.”
“Gitmeyecek misin?”
Ertuğ omuz silkti.
“Hayır.”
“Ama…”
“Bugün hastanede beklerken düşündüm.”
Küçük kâğıt parçalarını cebine geri koydu.
“Hayatta para kazanmanın bin yolu var.”
“Doğru insanlarla aynı zamanı paylaşmanın ise çok az.”
Bade cevap veremedi.
İçinden yükselen sıcaklık boğazına kadar geldi.
Bir insanın, daha birbirlerini tam tanımadan böyle bir karar vermesi doğru muydu?
Belki değildi.
Ama Ertuğ’un bunu söylerken gösteriş yapmadığını da biliyordu.
Sadece hissettiğini söylemişti.
“Yine de…” dedi Bade sessizce.
“…benim yüzümden karar verme.”
Ertuğ durdu.
“Bunu senin yüzünden vermedim.”
“Emin misin?”
“Eminim.”
Gülümsedi.
“Sadece bugün anladım.”
“Neyi?”
“Sabah işe giderken mutlu olacağım yeri biliyorum.”
Ertesi gün Bade neredeyse öğlene kadar uyudu.
Telefonunu eline aldığında Ümran’dan tam on iki mesaj vardı.
ÜMRAN
Amcan nasıl?
Daha doğrusu baban… Az önce fark ettim amcan yazmışım.
Uyuyorsundur kesin.
Beni ara.
Bade istemsizce güldü.
Hemen görüntülü aradı.
Ümran saçını havluyla kurutuyordu.
“İYİ Mİ?”
“Evet.”
“Korkuttun beni.”
“Ben de korktum.”
Ümran rahat bir nefes verdi.
“Tamam.”
Sonra yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ertuğ?”
Bade durdu.
“Ne olmuş?”
“Gece seninle miydi?”
“Evet.”
“Sonra?”
“Hastaneye geldi.”
“Sonra?”
“Bekledi.”
“Sonra?”
“Bıraktı.”
“Sonra?”
“Ümran!”
“Ne?”
“Hiçbir şey olmadı.”
Ümran gözlerini kıstı.
“Yalancı.”
“Gerçekten.”
“Peki elini tuttu mu?”
Bade istemsizce sustu.
Ümran ekrana doğru eğildi.
“Tuttu.”
“Ben…”
“O tuttu.”
“Hayır.”
“Sen tuttun.”
Bade’nin sessizliği yeterli cevaptı.
Ümran çığlık attı.
“BADE!”
“Bağırma!”
“Elini sen tuttun!”
“Mecbur kaldım.”
“Kim mecbur bırakıyor seni?”
“Ümran…”
“Anlat.”
Bade hastaneye giderken takside yaşanan o kısa anı anlattı.
Hiçbir ayrıntıyı atlamadan.
Konuşma bitince Ümran’ın yüzünde dünyanın en memnun ifadesi vardı.
“Geçmiş olsun.”
“Sağ ol.”
“Hayır.”
“Ne?”
“Kalbine geçmiş olsun.”
Telefon yüzüne kapandı.
Aynı saatlerde kafede…
Emir kasayı düzenliyordu.
Ertuğ kahve çekirdeklerini kavanozlara doldururken yan gözle ona baktı.
“Ne?”
dedi Emir.
“Bir şey diyeceksin.”
“Nereden anladın?”
“Yüzünden.”
Emir kahkaha attı.
“Abi.”
“Hı?”
“Dün gece hastaneye gitmişsin.”
“Evet.”
“Sonra?”
“Sonrası yok.”
“Var.”
“Yok.”
“Sen var diyene kadar ben buradayım.”
Ertuğ sonunda pes etti.
“Elimi tuttu.”
Emir’in elindeki kaşık yere düştü.
“Ne?”
“Ben tutmadım.”
“O tuttu.”
Emir iki eliyle tezgâha vurdu.
“İşte bu!”
“Bağırma.”
“Abi.”
“Bu kız senden hoşlanıyor.”
Ertuğ başını eğdi.
“Biliyorum galiba.”
“Galiba mı?”
“Yine de emin olmak istiyorum.”
Emir derin bir nefes aldı.
“Sen var ya…”
“Ne?”
“Dünyanın en yavaş ilerleyen romantik komedisisin.”
Ertuğ kahkaha attı.
“Belki.”
“Belki değil.”
Emir kahveyi önüne koydu.
“Bir şey soracağım.”
“Sor.”
“İlk kez ne zaman hoşlandın ondan?”
Ertuğ birkaç saniye düşündü.
Sonra cam kenarındaki masaya baktı.
Bade’nin her zamanki yerine.
“Hatırlıyor musun…”
“Bir gün kitabının arasından kurumuş bir papatya düşmüştü.”
“Evet.”
“Kimse fark etmedi.”
“Ben eğilip verdim.”
“Eee?”
“Gülümserken bana teşekkür etmedi.”
“Etmedi mi?”
“Hayır.”
“Ne dedi biliyor musun?”
Emir merakla yaklaştı.
“‘Bunu kaybetseydim üzülürdüm.’”
Ertuğ gülümsedi.
“O an…”
“…o papatyanın kendisi için neden önemli olduğunu merak ettim.”
“Sonra?”
“Sonra her gelişinde biraz daha merak ettim.”
“Papatyayı mı?”
“Hayır.”
“…onu.”
Akşamüstü saat dört sularında kapının üzerindeki zil çaldı.
Ertuğ refleksle başını kaldırdı.
Gelen kişi Bade değildi.
Yaklaşık altmış yaşlarında, zarif giyimli bir kadındı.
Etrafına dikkatlice baktı.
“Affedersiniz.”
“Buyurun.”
“Burada çalışan Ertuğ hanginiz?”
“Benim.”
Kadın çantasından eski, sararmış bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafın kenarları yıpranmıştı.
Üzerinde yılların izi vardı.
Kadın fotoğrafı tezgâha bıraktı.
“Ertuğ…”
“…bu adamı tanıyor musun?”
Ertuğ fotoğrafa baktığı anda yüzündeki bütün renk çekildi.
Fotoğraftaki adamı tanıyordu.
Hem de çok iyi tanıyordu.
Çünkü o adam…
Yıllardır görmediği babasıydı.