08.03.23
Sabah
Zaman ve plan ne olursa olsun bunu mahfeden bir fırtına hep olurdu; rüyalarındakı kabuslara sızar, seni kapsardı. Asıl kabus aslında oydu. Seni kapsayan ve bitirecek son oydu. Tutsak ederdi senin kim olduğunu fark etmeksizin.
Neden anlamıyorduki, sen güzel bir rüyada iken birden karanlık içinde kalmaktan aslında korktuğunu?
Olay zaten oydu galiba, sen mükemmel bir rüyada iken uyandırmak. gün gelir gündüz susar gece uyanır. O zamana dek rüyalarda dolaşmaya devam et asıl fırtına peşindeyken.
Şuandada fırtınanın habercisi olan esip gürleyen bulutların içinden geçiyorduk.
Öğrencilerimiz ile ilk görevimize çıkmıştık, bu bir hafta içinde hepsi dinlenmeksizin ağır bir çalışma ile hazırlanmıştı.
Tabi benim öğrencim hala yoktu bana göreve gittiğim yerde onunda olacağı söylendi sadece.
Görevimiz Paris'teki Louvre müzesinde düzenlenen özel açılışta bulunacak olan eski bir gazete sergilenecek. Bu gazete ilk yapılan gazetelerden olduğu ve gündeminde bulunan şey insanların fazlasıyla dikkat çektiği bir olay olduğu ve gazetenin konusunda bulunan resim ise yanında gösterime sunulduğu için geç saatlere kadar açık bulunacak müze.
Sadece çok özel, yüksek mertebeye sahip insanlar çağrılıyordu. Biz ise Paris'teki tesis sayesinde davetiyeye sahip olmuştuk.
Sonuçta yüksek rütbeli ajanlardık yani.
Uçağın inmesine çok az bir zaman vardı, tek isteğim bu uçaktan içmekti çünkü öğrenciler Paris'e geldikleri için fazlasıyla hevesli olduklarından dolayı konuşup durmuslardı. Uçakta:
Takımımız egticiler olarak;ailean, ailie, ceara ve ben.
Ailean'ın öğrencisi Breri Smith, Ailie'nin öğrencisi Hazel Matel, Ceara'nın öğrencisi
Breuse Toon.
Onlar hakkında bilgileri sadece egitmenleri biliyordu fakat şu işe bakki ben hala kendi öğrencimin dosyasına bakma iznin yoktu.
Cafer kokuyu alıyormusun? Çok yakından.
Dur bir saniye gerçekten çok yakından gelen iğrenç Bir koku vardı. Yüzümü buruşturup yan koltukta oturan ailean'a baktığımda üstüne bok gibi kokan bir parfümü boşaltıyordu.
Benim ona baktığımı görüp sahici bir gülümseme ile bana doğru yaklaştı, yakınlaşması ile cam kenarına doğru yaslandım. Fısıldayarak "kızlar sever dostum, sende sık belki kız salar parfümünü etkisiz bırakır" göz kırpıp bir fıs üstüme sıktı.
Parfüm iğrençti ve bana doğru sıkmıştı! Bir saniye o benim parfümüme lafmı etti. Gülümseyerek kendi parfümümü çantamdan çıkardım ve ona dünyanın en önemli şeyini gösterir gibi muazzam karakterler yaparak. "Bu parfüm varya bu parfüm o kadar mükemmelki kızlar sırf bu parfümün yanına kendini yakıştıramadıklarindan dolayi benden uzaklaşıyorlar!"
Bana bakıp kesin öyledir bakışı attıktan sonra önüne döndü ve kendi parfumune içten bir şekilde bakıp onu çantasına koydu. Önüme dönüp kendi parfumume baktım. Ben bunu bir kere indirimden almıştım! Güzel kokmama ihtimali bile yoktu. Ailean bir boktan anlamazdı zaten, benim parfümüm güzel kokuyordu. Diğmi?
Bence çok güzeldi, indirimdeydi sonuçta. Ama orada konuşan kadınlar bir türlü bu parfümün satılmadigindan bahsediyordu. Çok pahalı olduğu içindi kesin. Ben indirimi yakalasmıştım.
Parfümü geri çantama koyarak kafamı arkaya doğru attım. Şu yolculuk bir türlü bitmemişti. Kusucaktım artık, midem iflas etmişti.
Uçuşun bitmesine az kaldığını belirten anons geldiğinde Ceara ayaklanarak herkesin dikkatini çekip konuşmaya başladı.
"Evet, bugün birlikte girdiğimiz ilk görev olucak. Kuralları biliyorsunuz; kendimiz hakkında tek bir kelime etmek, ismimizi söylemek, görev dışı haraket veya eylem gibi şeyler yasak. Şuanlık uzatmayarak bunları söyleyebilirim. Şimdi görevi baştan ve son kez anlatıcam dikkatli bir şekilde dinleyin!" Ceara bize görevi baştan sona tekrardan anlatmıştı.
Herkes yerlerine oturmuştu uçak iniş yapıyordu. Gelmiştik, aşıklar şehri Paris'e.
(Uçak iniş sahnesi)
❤️🔥
Herkes başka bir kimlikte, herkes kimliğini söylemekte. Ama hangisini?
Kimliğini söyleyen kuralı çiğnemiş olur, ama dehşete başlamazsan onlar senden once başlar.
Kimlik, doğru ve zafer.. hiç bu kadar yakın bir üçlü olmamıştı.
Araba Louvre müzesinde durduğunda vale arabanın kapısının açıp çıkmamı bekledi. Arabadan inip louvre'nin girişine ayak bastım.
Hiç bir yalan bu kadar güzel olmayacaktı.
Zafer asla bir kupa olmayacaktı.
Kimlik ise her zamankinden doğru olucaktı.
Giriş kontrolü kısmından geçip müzeye girdim, görev şuandan itibaren başladı.
Ve söylemeyi unutmadan;
Şuan bir göreve değil, tarihe ayak basıyorum.
Bir dahaki nesli uyarılacak bir tarihe.
Şimdi gösteri zamanı..
İnsanların arasına karışıp birkaç eser bakmaya başladım. İlginç tasarımlar vardı, dikkat çekecek türden insanı içine çeken tasarımlar.
Vakit gecire gecire doğru zaman gelene kadar birlikte sürü eser baktım. Bir zaman sonra bir eserin önünde takılı kaldım.
Heykel görünüşü gibi ismide dikkat çekiciydi.
Bir savaş gemisinin pruvasına konan kanatlı bir kadını, zafer tanrıçasını tasvir ediyordu.
Heykelin ismi Semadirek kanatlı zaferi' idi.
(Heykelin resmi)
Zafer buydu galiba tabi başkalarına göre.
Dikkat çekiciydi çünkü benim zaferimi asla
Böyle olmayacaktı.
Zafer dene şey bazilari için boş bir tenekeyi kazanmaktı.şimsek mcqueen izlemeyi bırakmalıyız. Asla.
Acaba bu heykelde gemi yerine üstü açık bir araba olsaydı ve kadının kanadı yerine pelerin olsaydı acaba nasıl olurdu. Merak konusu....
Pelerin kırmızı sarı falan yok değiştiriyorum turuncu renk olsun. Ama turuncu olmazki!bütün havamızı yok ettin!
Çok şekilli şukullu laflar ediyorduk az önce.
Ah üzgünüm bir saniye geri sarıyoruz millet!
Heykele az önce yaptığım gibi 4 numaralı bilgin adam bakışını atıp geri geri yürümeye başladım. Yanımdan geçen garsonun tepsisine heykele doğru yürürken aldığım içeceği aldığım gibi geri koyup geri geri yürümeme devam ettim.
Tam kapının önüne yeniden gelecek iken arkadan birine çarptım sinirle dönüp."bütün aurayı bozdun be kadın, herkes geri geri yürüyecek dedik sen napiyors-" Birden ağzıma kapanan el ve arkaya doğru sürüklenmemle artık geriye sarmadığımız fark ettim.
Omzumun üstünden baktığımda ailean'ı görmemle ağzımda eli olmasına rağmen konuşmaya çalıştım. Tabi sesim "vididusilayy" Diye çıktığından dolayi konuşmayı kesip elini çekmesi için yaladım.
Ailean küfür mırıldanarak direk elini çekince beni çekiştirdigi yere baktım.
Korumamız gereken eserlerin yakınına gelmiştik.
Kaşlarımı çatıp saate baktığımda zamanin geldiğini fark ettim ama niye kimse harakete geçmiyordu. Ailean'a döndüğümde bana tedirgin bir şekilde bakıp önüne geri döndü. Şimdi cidli Man olma vaktiydi.
Kravatımı sıkıp ceketimi havalı bir şekilde duzelttikten sonra, eserin önüne doğru yürümeye başladım.
Çerçeve içinde bulunan eski gazetenin önünde durduğumda, gözümde bulunan özel yapım lensle onu kontrol ettim. Sahte değildi.
Gidip gazete haberinde bahsedilen duvara asılmış resmi kontrol ettiğimde neden bu kadar gergin olduklarını anladım. Bu resim sahteydi, peki gerçeği kimdeydi?
Arakamı birden dönüp etrafı incelemeye başladım. Üç çift göz: 2'si görevli kılığında,
Diğeri ise özel misafir.
Daha cok kişi olmalılardı, etrafa göz attığımda şüpheli bir hareketlilik görmemiştim ama.
Ailean'a etrafı inceleyeceğimi belirtim, oda iç taraflara bakmaya gittiğinde eserin önünden ayrıldım.
Müzenin içinde bir süre dolaşmama rağmen şüpheli bir durum sezmemiştim.
Çıkış yolu kapalı olmalıydı. Ekip büyük ihtimalle catışmadaydı ama bitmesi yakındı çünkü müzenin içinden gelecek het hangi bir yardım olacağı yoktu.
Biraz ileride gördüğüm içecek standına gidip ferahlatıcı bir şey söyledim. Beklerken çaprazımda bir çift göz hissetmemek başımı orayı çevirdim.
Kırmızı giyinmiş ,kıvırcık saçlı tahminen 20'lerinde olan bir kadın bana bakıyordu.
Onu tamamen gözlemleyecek iken dikkatimi peşinde olduğumuz eserin olduğu taraftan bir kargaşanın çıkmasıyla bölündü. Kafam oraya çevirdim, plan düzgün gitmeyecekti belli. Kıvırcık saçlı kadınun olduğu yere yeniden döndüğümde orada olmadığını gördüm.
Uçup gitti demekki ha. Kuş olup uçtu, öyle bir söz vardı sanki veya şarkı. Şuan hatırlayamadım.
Uçup gitmeyi başarabilen ilk insanı boş vererek önüme dönüp bana verilen içeceği aldım.
Aslında biz sadece ekip olarak bu işte olsak çoktan o resim ve gazeteyi almış ödül yemeği yiyorduk. Ama şuan öğrencileri gözleme vaktiydi fakat şöyle bir sorun vardıki benim öğrencim hala yoktu.
Neredeydi bu kız!
Etrafa göz atıp kontrol ettikten sonra içeceğimi içmeye devam ettim. Ben mutluyum çünkü şuan ferahlatıcı içeceğimiz içip bütün işi öğrencilere bırakıyorum! Ben şuan mutluyum çünkü şuan işten kaytarıyorum! Bu benim mutluluk şarkımmm. Huhuu-
"SLOAN!" Ailie'nin bağırması ile mutluluk muzigime son verip onu dinlemeye koyuldum.
"Efendim ailie?" Bıkkın bir şekilde verdiğim cevabı duyar duymaz hemen söze atıldı.
"Lütfen bana elindeki o içeceği icmedigini sadece merakından dolayi eline aldığını söyle!" Tedirgin sesiyle kaşlarımı çatıp.
"İçeceği neden meraktan alim? Tabikide içtim. Sende istermisin tadı çok hoştu."
"Onda kafa yapan uyuşturucu vardı sloan! Ve hayır istemiyorum çünkü az önce içmek zorunda kaldım." Tam nasıl olduğunu sorgulayacakken. Ailean söze atıldı.
"Dostum! Bizim öğrencilere icirtceklerdi bizde onlar içmesin diye içtik." Ailean gülerek. "Ama tadı gerçekten çok iyiydi ha!"
"Neyden bahsediyorsunuz siz! Pişkin pişkin konuşmayı kesip bir an önce şu işi halletmemiz lazım. Öğrenciler ne alemde?"
Ceara'nın sinirle sarf ettiği cümlelere Kimse bir ses vermedi. Sinirle bir soluk alıp çok sakin ve yavaş bir biçimde konuştu.
"Bana öğrencileri başı boş biraktiginizi söylemeyin,en son ailean onlarla ilgileniyordu. Şimdi hadi ailean öğrenciler nerede?"
Ailean'dan hiç ses gelmedi. Şuan ceara uyuşturucuyu içmeyen tek kişiydi ve kafayı yiyor olmalıydı. Ben ise kahkaha atmamak için zor duruyordum.
Ceara bize neler yapabileceğimizi anlatıp mekanın dişini kontrol edeceğini söyleyip gittiğinde, bana dediği yere doğru yürümeye başladım.
Yeniden tablonun yanına geldiğimde kargaşanın nedeni belli oldu. Resmin sahte olduğu öğrenildi. Öğrenilmesine izin verildi.
Birden kahkahalarla gülmeye başladım.
Şu duruma gülmemek mümkün değildi.
Görevliler tabloyu yerinden indirip kahkahalarla gülen bana garip bakışlar eşliğinde güvenliği çağırmaya koyuldular.
Onlara durumu açıklamak isteyecekken yeniden gülmeye başladım. Ne durumu aciklayacaktım? Az önce zehir içtin geçer birazdan falan! Güvenliğin yüz ifadesi muhtemelen dehşet olurdu.
Düşüncelerimle daha cok gülmeye başladım. Bir zaman sonra güvenlik görevlileri gelip kolumdan tuttuklarında aslında onların tarafında olduğumu gülmekten söyleyemediğim için beni çıkışa doğru sürüklemeye başladılar.
İlahi bakış açısı;
Güvenlik görevlileri sloan'ı goturdukten sonra dışarı kapıları kontrol edip bir yandanda kameraları izleyen ceara endişe içindeydi.
Annesi ona bu görevi güvenerek vermişti. Ceara dudağına kanatacak şekilde dişlerini geçirdi. Bu görev onun kontrolünde olmalıydı ve o şuan kontrolü kaybetmişti.
Biliyordu, eğer ekip olarak gelselerdi çoktan buradan çıkıp Paris'in büyüleyici sokaklarını turluyor olurdu. Ama öğrencilere öncelik vermelilerdi onların bu gibi durumlarda ne yapıp yapacaklarına hazırlamışlardı.
Gökyüzüne son bir bakış atıp boynundaki kolyesini sıktı.
Oda biliyorduki felaket önlenemeyecek derecede yakındı. Sandığından ve sandığımızdanda yakın.
İçeri girip müzenin girilmesi yasak olan koridorlarda öğrencileri onlar fark etmeden izleyecekti, en azından onların eksikliklerini görüp değerlendirebilirdi.
Bu sırada ailean olması gerektigi yerden bir hayli uzakta çatıda duruyordu. Çatının zeminine uzanmış akıp giden bulutları seyrediyordu. Düşünüyordu, belkide felak-
"Acaba çorap çorapla giyilirse buna ultra corapmı deriz yoksa sadece corapmı?"
Sanki bulutlar ona cevap vereceklermiş gibi düşünceli gözlerle onlara bakıyordu.
Pek olanları umursadığı söyleyemezdi.
Bildiğimiz ailean'dı umursamazdı. Çünkü en çok o biliyorduki düşünce zihni kasup kavuran bir girdaptan farksız değildi.
Ailean bulutları seyrederek konuşmaya devam ediyordu. Konuşma farklı konulara gidiyordu ve bu durum pek iyi olduğu söylenemezdi.
Bunu ailie'nin, ailean'ı çatıya açılan kapıdan sezzice izlemesinden anlayabilirdiniz. Sessiz olmak için elini ağzına dayamış ağlıyordu. O ise bilmiyordu düşüncenin ne olduğunu çünkü bilmek istemiyordu. Tek bildiği ise düşününce biteceğidi.
Ekip şuan itibari ile dağılmış durumdaydı, aslında onlar bu kadar kolay zehirlenmezdi.
Zehri bir sürü şişe arasından fark edebilecek bir eğitime sahiplerdi.
Gün,gece ve felaket. İstenmediği zaman bile ortaya çıkacak sırları önleyebilecek tek bir kişi bile yoktu.
Çünkü herkes bu vakti bekliyordu.
Şakak açar gün agirir ve halk uyanır, sahne açılınca. Sahnenin etrafında toplanan halkın tek isteği gerçeklerden başka birsey olamayacaktı. Yalanlardan bıkmış bir halk ve gerçeklere can atan mahkumlar vardı.
Gecenin sessiz karanlığında duvara yaşlanmış Ceara'nın içeri girdiğini gören kız
Kulağındaki telsize durum bildirdi. Yukarı doğru çatıya baktığında ailean'ın çatıda yürüdüğünü ve arkasındaki kızın onu yavaş bir şekilde yürüdüğünü görmek içini parçalara ayırsada yapacak bir şeyi yoktu.
Bu duruma karışmak ona düşmezdi.
Kız elindeki telefondan kameraları kontrol ederken arkasından gelen bir diğer kızdan habersizdi.
"Hazal!'
Arkasından gelen birden bağırarak onu korkutmuş az daha elindeki telefonu yere düşürüp kılacaktı.
Hazal Arkasını dönüp sinirle arkadaşına baktı. Eliyle sus işareti yapmasına rağmen arkadaşı kıkır kıkır gülüyordu.
"Tamam tamam, sakin ol birşey olmadı. Sadece seni merak ettim." Gözlerini sürekli farklı yerlere bakarak konuşması ile Hazal oflayarak arkadaşının sevimli haline baktı.
Tek güvendiği yoldaşı oydu. Aslında herseyi oydu. Bu kadar kısa sürede olmasına rağmen sonsuz bir güven içindeydi. Hatta kendisine bile şaşırırdı nasıl bu kadar kolay güvenebildigine.
Hazal kafasını iki yana sallayarak arkadaşının kafasındaki büyük şapkayı biraz daha kafasına oturtup elinden tutup onu az önce Ceara'nın geçtiği kapıdan içeri soktu.
İçeri girip diğerlerinin yanına doğru yürümeye koyuldular. Arkadaşı rahattı hatta fazlasıyla mutluydu ama Hazal'ın içi hiç rahat degildi.
Yürürken bir kaç defa duraksamasıdan arkadasida içinin rahatsız olduğunu anlamıştı ama unursamamıştı çünkü artık bıkmıştı saklanmaktan. Ortaya çıkmalıydı, onsuz bu felaket olmazdı.
Hazal arkadaşının elini son bir kez daha sıkıca tuttu ve yüzüne baktı. İstemiyordu o bu felaketi, korkuyordu olacaklardan. Arkadaşı elini güven verircesine sıkıca tutup kapıdan geçti. Hazal arkadaşının gectigi kapıya bir süre baktı sonra dönüp arkasına baktı. En sonda derin bir nefes alıp oda kapıdan içeri girdi.
Kapılar kapandı. Saatin sesi kulaklarda çınladı, etrafta saate dair birsey olmamasına rağmen.
Bu sırada öğrenciler Breuse ve Breri tabloyu çalan adamlardan tabloyu almaya çalışıyorlardı.
Aslında ilk başta bresue nazik bir dille tabloyu almaları gerektiğini anlatmaya çalıştığında adamlar onu dinlemedi bu sefer Breri olaya dahil oldu ve adamlara saldırdı. Şuanda bir çatışmasının ortasındaydılar gayette iyi gidiyorlardı.
Fakat ekip arkadaşları yanlarında olsa asla geri reddetmeyecek bir durumdalardı.
Adamlar ile işleri bittikten sonra ikiside rahatlayarak birbirlerine bakıp güldüler.
Breuse kollarını gerdirip "bütün işi biz yaptık, kim bilir kızlar nerede ama onlara kesinlikle tabloyu bizim almamız konusunda hava atıcam!" Yüzündeki çocuksu ifadeyle coşkulu bir şekilde konuşmasıyla bereri güldü.
"Shima'yı bilmem ama hazel kesinlikle senle bir sonraki gorevin iddiasına girecektir" konuşurken bir yandan arkasındaki duvara yaslanarak yere oturmuş ve alaycı şekilde konuşmuştu.
"Hah! Onuda ben kazanırım" breri kafasını iki yana salladı. Breuse gözlerini devirerek Arkasını dönüp tabloyu almaya gitti. "Her neyse artık şu tabloyu alıp hava atmak istiy-
Ha! Tablo nerede?" Breri kaslarini çatarak tabloyu en son gördüğü yere baktığında tablonun orada olmadığını görmesiyle dehşet içinde gözlerini büyüterek ayaklandı.
"En son oradaydı ama?" Breri kafasını sallayarak onu onayladı.
"Hadi be! Gözümüzden kaçmış galiba" breuse sinirle onu çekiştirip bulundukları salondan çıkartıp diğer bölümleri dolaşmaya başladılar.
Sloan'dan;
Guvenlikten güç bela kurulduktan sonra ekibi aramaya konulmuştum ama çok güldüğüm için bu pek mümkün olmuyordu.
Ekibi bulduğumda bir çatışma içindelerdi, iki taraftada bir tablo vardı ve hangisinin gerçek olduğu bilinmiyor gibiydi.
Şuan çatışmanın ortasında karşı taraftaki tabloya doğru yürüyordum. Neden kimse beni fark etmiyordu anlamıyorum?
Omzumu silkip uyuşuk yurumeme devam edecekken önüme kocaman Bir adam çıkana kadar. Dev gibiydi , gerçekten dev olabilirmiydi? Düşünsene bu bir dev yanında küçük yardımcıları inşaat kiyafetleti ile minik minik inşaata gidiyorlar!
Bu çok sevimli! Adama sırıtmayı kes bize deliye bakarmış gibi bakıyor! Oh doğru biz cidli Man'dik.
Suratımı korkunç bir palyaço gibi birden astım, böyle zamanlarda yüzüm boyalı olsaydı korkutucu olurdu ama şuan daha az korkutucu. Adamın yüzüne baktım. Galiba...
Yüzüm mutsuz ellerimi yan şekilde havaya doğru kaldırmış bir şekilde adama doğru yürümeye başladım. Bir an geri dursada bana doğru harakete geçtiğinde oyuncağını almış bir çocuğun korkunç gülümsemesini ona sundum.
"Benimle oynamak istermisin fredy? Palyaçocuk seninle oynamak istiyorrr! Hadi gel, gel ve birlikte oynayalım" Fransızca konuştuğum ve konuşurken ellerimi abidik gubudik haraket ettirmemden bir deliye rastladığını anladığını düşündüm. Geriye doğru yürüyünce suratımı büyük bir kızgınlıkla korkutucu mutsuzluğu yaptım.
"Niye gidiyorsun fredy! Yeterince eğlenceli değilmiyim?" Adam kafasını iki yana hızla sallayarak bana doğru hızla adimladiginda şeytanı gülümsemeyi ona sundum ve son söz;
"Şimdi eğlence zamanı vhaahgagahah!"
Takım elbiseye sakladığım iki keskin bıçağı çıkartıp yandaki duvardan destek alarak adamın arkasına doğru takla attım, tam Arkasını dönüp bana yumruğu yapistitacakken yumruğun tam ortasından bicagimi geçirdim ve ona baktım. Acı yüzüyle bana baktığında bıçağı birden çekip suratına yumruğu geçirdim. Sendelediginde bacağına bıçağı geçirip saglamlastirdigimda yere düşmüştü. Diger elimdeki büyük keskin bıçağı hızla bacağın ortasından kesip bacağı tuttuğum bıçağı yukarı doğru kaldırdım.
Hani olurya özel partilerde küçük tatlıların ortasına sağlamış bir çubuk olur ve onu tutarak yeriz. Şuan bacağı o şekilde elimdeydi.
Kahkaha atıp bacağını havaya kaldırdım ve iki yana sallayıp sol elimde kalan bıçağı yüzüne doğru ok gibi fırlattım. Kafasından geçen bıçak diğer ucu boştu!
Arkamdan gelen adama eğilip ayaklarını yutup ters çevirip birden kalktım ve onu arkaya doğru ittirdim. Yerde yatan adamın kafasından geçen bıçağın diğer tarafı şuan yavaş yavaş bıçakta yere dogru kayan adamin kalbine gelecek şekilde düşmüştü.
Ve kalbi bıçağın tam ucunda duruyordu.
Benim bicagimi pis kalbiyle kirletmişti.
Değerli bacağımı kirletti.
Sinirle bana doğru gelen adama doğru koşup karnından tuttuğum gibi onu yere serdim. Altımda deblenirken arkamda hissetigim hareketlilik ile ikimizi ters çevirdim ve onun takin arkadaşının bana doğru ateşlemek istediği mermi ona denk geldi.
Arkadaşını vurdu ve onu böyle bir acıyla yaşatmak vicdansızlık olduğu için belimdeki silahı hızla çıkarıp onu vurdum.
Üstümde olan adamı kenara atıp bizimkilere baktığımda kahkahalarla gülmeye başladım.
Ailie uyuşturucu yüzünden ona doğru gelenleri kameraman sandığı için fotojenik pozlar veriyordu. Şöyleki bu ondan en beklendik davranıştı çünkü o bir fenomendi. Instegram'da milyonlarca takipçisi vardı ve iş olarakta ajanlık dışında oldukça iyi bir kariyer sayesinde tanınıyordu.
Ceara ise ailie'yi korurken bir yandanda ona küfür ediyordu.
Ailean'a baktığımda 3 adamla nerden bulduğunu bilmediğim kırık sandalyelere oturmus felsefe konuşuyorlardı. Bunu nasıl beceriyordu hiç anlamıyorum.
Öğrenciler ise...
Onlar arkalarına yaptıklarını katliamı kendileri yaptıklarını belli edercesine kirli durup hayretle bizimkileri izliyorlardı.
Kahkahalarla gülmeye devam ederken öğrencilerden biri bana baktı. Bu bakış az önceki hayret edici bakışı değildi. Tedirgin olan bir insanın bakışıydı. Yüzüme tedirginlikle bakıyordu.
Gülüşüm sormadı aksine daha çok güldüm. Kendimi durduramıyorum. Karnım ağrımaya başlamıştı.
En sonda güvendiklerin sesini duymamızla iki tabloyu alıp kosusuturmamiz bir olmuştu. Tablonun birini Hazel diğerini bireri almıştı.
Öğrencilerle yolumuz bir zaman sonra ayrılmıştı çünkü ayarladigimiz araç geleceği günü yarın zannetmiş. Araç ayarlamak için alt sokağa gitmiştik.
Ayarladigimiz araç ahım şahım bekliyorsanız çok umutlanmayın çünkü taksi çağırdık bu kadar.
Biz ekiple bir an önce öğrencilerin gelmesini bekliyorduk çünkü paris polisinin bu olanlara karışmaması gerekiyordu, hemen buradan ayrılmalıydık.
Saate baktığımda çok geç olduğunu fark ettim. 23.32 ne zaman geleceklerdi derken yukarıdaki merdivenlerden koşuşturma sesleri geldi.
İlk breri ve breuse göründü. Arkalarındada hazel ve... Bir tane daha kız.
Buraya doğru koşuyorlardı. Biz taksinin içindeydik. Kızı net göremiyordum.
Breri ve breuse taksiye bindi. Sonrasında hazel geldi elindeki tabloyu ceara direk alıp bagaja koymaya gitti. Onun arabadan inemsiyle bende indim sonra bir türlü göremediğim öğrencimi gördüm.
Saat:23.33
Toprak rengi kıvırcık uzun saçlara ve gözlere, Ufak denemeyecek ama çok büyükte olamayan burna ve uzun boylu ince bir vücuda sahipti. Dudaklarında dişlerini görebileceğim sahici bir gülümseme taşıyordu.
Tabloyu bana doğru uzatarak gülümsemesini büyüttü ve kırmızı rujlu dudaklarını aralayarak.
"Uzun bir süre gelemediğim için kusura bakmayın, beklediğimize değecek bir eğitim gördüm." Elinden tabloyu aldım ve başımı sallayarak devam etmesini bekledim. "Dosyamı almadığınızı duydum size kendimi tanıtıyım; Yasira Rafe, hepiniz gibi takma adım ise Shima"
Yasira Rafe; hepimizde olduğu gibi takma adı ise Shima.
Yıldızlar parlak ve her zaman orada olmasını dileyip göğe baktığımız büyüleyici varlıklar. Kaymaması için binbir türlü şey yapabileceğim ama kaymasını dileyip dilek tutmak istediğim varlıklar.
Bir kayan yıldıza bir Dilek hakkı düşer. Dileğini iyi seç yoksa bir daha değiştirmiyeceksin.