Selam...tiktok hesabımı kaybettim , telefonum gitti , moralim bozulduğu için de şehir dışına çıktım (benim baş etme mekanizması) neysee orada bile bölüm düzenledim ama
Bol yorum bekliyorum , öpüyorum
Haymitch sızdıran lavaboyu tamir etmeye karar verdiğinde , bu histen tamamen memnun olduğunu söyleyemezdi . Misafirperver değildi , kesinlikle değildi . Evini öyle gösterme gibi bir amacı da yoktu ama her nasılsa Chia onun içinde yaşadığı dağınıklığa ait gibi gelmiyordu . Karmaşaya , hayatına , şişelerle dolu odalara ait değildi . Kendi pisliğine ait değildi , bu yüzden elinden geldiğince temizlemeye karar vermişti ; hayatında ona biraz da olsa yer açabilmek için .
Daniel'ın tamir ettirmediği trabzanlardan düşmesi mi , kendi hayatının kederinde boğulması mı diye düşündü ve sonuç tabi ki biraz suydu . Bir bardak su gerginken her şeyi düzeltirdi , yerini çabucak votka alsa da . Ve akan temiz suyu görmek onu rahatlatacaktı . Chia'nın evdeki tamir ettiği üçüncü banyodan haberi olmasa bile . Görünür ya da görünmez , bir harabe daha az , daha iyi .
Bu içgüdüyle kollarını sıvadı , lavabonun altına çömeldi ve kendine -kararlı bir şekilde- bunun onunla hiçbir ilgisi olmadığını söyledi.
Sadece temel bakım.
Çoktan yapılması gereken bir şey.
Kesinlikle şu an alt katta üzerinde onun tişörtüyle holde dolaşan ve ne olur ne olmaz diye adım seslerini dinlediği kızla bir ilgisi yoktu .
Vanayı sıkıp suyun nihayet durduğunu duyduğunda ise zihninin bir köşesinde sessizce baskı yapan düşünceyi görmezden gelemedi:
Evde hiçbir şey yok , ona yiyecek bir şeyler almalıyım. Neye alerjisi olduğunu öğrenmeliyim . Çocukken en nefret ettiği yemeği ve şimdi en sevdiğini . Onu memnun tutmalıyım , onu sıcak tutmalıyım . Böylece soğuk bir yerden uzak tutabilirim . Arka bahçedeki mezarlık aklına geldi , tüyleri ürperdi . Bir ara biraz çiçek toplamalıyım . Lenore'a gül götürmeyeli çok oldu.
Yalnız yaşarken bazı sorunları görmezden gelmek daha kolaydı . Sadece ölü sevgilisi , o , ve ona aldığı çiçekler. Eve alkol dışında pek bir şey girmezdi , ve de pembe sarmaşık gülleri . Market alışverişi yapmazsa sadece kendisi aç kalırdı , sızdıran lavaboyu dert etmezdi , bazen soğukluğu bile umursamıyordu - viski vücut ısısını yeterince yükselttiğinden - ve ne olursa olsun Lenore'a güllerini götürüyordu .
Şimdi ise ilişkilerine üçüncü bir kişi eklenmişti .
Aşağı katta , elinde tarihi geçmiş meyve suyuyla dolaşan biri .
Chia bozuk meyve suyunu umursamadan elinde tutarak evi keşfetmeye devam ediyordu .
Büyük piyano gözüne çarptı . Dağınık salonun ortasındaki - daha doğrusu tüm holdeki - özenilmiş duran tek şeydi . Bardağını masaya bırakıp piyanoya ilerledi . Kapağı kaldırırken çıkan yumuşak tak sesi, yıllardır dokunulmamış bir hatırayı uyandırır gibiydi.
Kapağın açılmasıyla piyanonun üzerindeki sıkıştırılmış beste dosyasından bir kağıt düştü . Dikkatle katlanmış ve pek çok kez açılıp okunduğunu belli edecek kadar buruşmuş bir kağıt .
Eğilip kağıdı aldı .
Okumayacaktı , öncesinde bunu karıştırma gibi bir isteği olmadığına yemin edebilirdi ama bir şey onu durdurdu . Kağıdın ilk satırlarına parlak siyah mürekkeple yazılmış kendi isminin anlamı .
İlahi Kıvılcım .
Özenli , evi bu kadar dağınık birine göre fazla özenli bir el yazısıyla .
İçindeki etik ses yavaşça can verdi .
Merakla buruşmuş kağıdı açtı .
İlahi ışık herkese değip geçerken seni fark ediyor , içinde can bulurken porselen beyazı tenini aydınlatıyor . Pembe güllerin arasındaki kıkırtını duyuyorum . Cehennem azabı gibi geliyor . Çıplak omzuna düşen kurdele ve oynadığın elbise askıları bu dünya için çok küçük , benim için çok tanıdık . Cansız birine benzeyen yüzüne ben güldürünce renk geliyor . Ara sıra kaçırdığın bakışların ve hala duyduğun o flörtöz utanç bana canlı olduğunu kanıtlıyor . Bu kadar güzel bir yüzün portresinin insana nasıl hüzün verebileceğini Tanrı bana bir kez daha kanıtlıyor . Bu soruyu hiç sormamalıydım , Tanrım hiç sormamalıydım . Tanrı'nın sorulan sorulara her zaman cevap vereceğini , evrende boş kalmayacağını biliyorum . Biliyorum ve günahkar gibi merak etmeye devam ediyorum . Sonra gülüşü dikkatimi dağıtıyor , bana onun bir zamanlar gökyüzüne ait olduğunu hatırlatıyor . Kederin içindeki kayıp meleğimin gözleri gülüyor , parlak yeşil gözleri bana artık nilüferle kaplı bir bataklığı anımsatıyor . Güzellikle örtünen , çiçekler ardına saklanan bir zift . Beni tuzağına çekiyor . Göğün onu almasını istemiyorum ama dokunursam yanacağımı biliyorum , ışığının hiçbir zaman bana ait olmadığını biliyorum . Balmumundan kanatlarla ona uçacak gücüm yok , İkarus gibi eriyip düşeceğimi biliyorum , bu yüzden sonu günahkar bir ölüm olan yolculuğumu gözümde büyütüp sadece onu izliyorum . Ölümümü erteliyorum , azabımı uzatıyorum .
Tanrının başkasına bahşettiği melekten vazgeçemiyorum.
"Bu da ne?"
Bir an okuduklarını anlamlandıramayıp kaşlarını çattı
"Akıttığın her gözyaşı için bir öpücük , seni tuttuğum her gece için gökyüzüne bir yıldız . Gökyüzünün yıldızlarla dolu olmasını istiyorum çünkü senin gerçek evin olduğunu biliyorum , evini kendim hazırlamak istiyorum ki gittiğinde yalnız kalma , yıldızlar sana arkadaşlık etsin diye. Seni çok yalnız bıraktım. Her dakikası için pişmanım"
Cümleler bilinç akışı gibi bağlantısız ve dağınıktı . Aklına ne geldiyse kağıda akıtmış , ancak zihninde bu bir nehir değil de sıra sıra dizilmiş taşlarmış , hepsinin anlamlı bir yeri varmış gibi .
Bir noktada bağlantıyı kaybettiğini hissetti. Bakışları en aşağı indi.
- Meleğime , umarım bir gün senin yaptığın gibi birisi seni korur
Meleğim kelimesi ağzında acı , tatsız bir his uyandırdı . Onun için tanıdık , zamanında yuttuğu , midesindeki tüm şeker kaplamalı , sahte , tatlı sözleri kusma isteği uyandıran bir tabirdi .
Meleğim .
Umarım bir gün senin yaptığın gibi birisi seni korur .
Acıyı estetikleştirilmemiş , anlam yüklememiş , kederli bir meleğe sunulan teselli sözü gibiydi . Yardımı kendisi için değil , başkası için dileyen birinin kelimeleri . Buraya gelmeden önce söylediği şey aklına geldi : Acı çekmenin romantize edilecek bir tarafı yoktur .
Sormayı unuttuğu bir şey vardı .
Haymitch ne için bu kadar acı çekiyordu?
Hangi meleğin kanat çırpışından ve gökyüzüne uçamayışından , Ademle Havva'nın günah ağacının dibine oturmuş , özlemle karışık bir kederle gökyüzüne bakışından kan ağlamıştı ki o kan bu kadar parlak bir mürekkebe , oradan da kalp sızlatan sözlere dönüşmüştü ?
Bazı insanlar sadece yazar , bazısı kelimeleri kullanmayı bilir , bazıları ise kağıt üzerine kanar çünkü içindeki acıyı akıtacak başka bir yer bulamaz . Edebiyatın bile çöktüğü yirmi birinci yüzyılda - Chia bu yüzden sadece eski kitapları okuyordu – yazar bile olmayan biri ne denli bir darbe almış olmalıydı bunları yüreğinden koparıp kağıda dökmek için ? Chia şunu da çok iyi biliyordu ki acıyı somutlaştırmanın bir evresi vardı . İçinde tutmaya , canını bu kadar acıtan şeyin bilinmezliğine katlanamadığında olurdu . Yani bu bir süredir vardı . Yani Haymitch tanıtıldığı gibi sadece ailenin sarhoş amcası değildi . Acı çektiği için her gün kendini uyuşturan bir adamdı .
"İçme sebepleri , her gün içmelerinden daha korkutucudur"
Ne kadar doğru .
Ne kadar acı .
Chia buna bir neden ararken kağıdı tekrar katladı ve dış kısma sonradan eklenmiş , yeni olduğu belli olan , bu sefer kendisini temsil etmeyen ismi okudu .
Lenore'a
Lenore?
Ayağından yeryüzüne zincirlenmiş başka bir melek mi?
Yoksa gökyüzüne karışmış , yıldızdan evinde yaşayan başka bir silüet mi?
Tam o an merdiven gıcırtısını duydu . Haymitch elinde alet çantasıyla merdivende duruyordu . Onu gördü , kağıdı gördü , yüzündeki ifadeyi gördü .
Chia onun sorgulamasına izin vermedi
"Lenore kim?"