Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde insanın özgürlüğünü her şeyin üzerinde tutar ve der ki: "Bir insan kendi özgürlüğünden vazgeçtiğinde, insanlık vasfından, insan olmanın hak ve ödevlerinden de vazgeçmiş olur." Bugün Türkiye’nin bağrında ur gibi büyüyen tarikatlar, işte bu "vazgeçişin" fabrikalarıdır. Onlar için insan, bir birey değil; iradesi elinden alınmış, beyni yıkanmış, sadece "şeyh" denilen o faninin ayaklarına kapanmak için yaşayan birer gölgedir. Bu yapılar, Tanrı ile kulun arasına devasa duvarlar ören, dini bir ticaret kapısı, bir siyaset aracı ve bir güç odağı haline getiren modern çağın feodal dükalıklarıdır.
Bu karanlık labirentlere girmek kolaydır; çaresizlikten, yalnızlıktan ya da sahte bir huzur arayışından beslenerek kapılarını açarlar. Ancak o kapıdan içeri adım atan her masum ruh, aslında kendi mezarını kazmaya başlar. Bir kez o yapının içine girdiniz mi, artık aileniz o tarikat, kanununuz o şeyhin dudaklarından dökülen hezeyanlar olur. Rousseau’nun bahsettiği o "vicdan hürriyeti" burada infaz edilir. Tarikatın içindeki düzen, bir inanç sistemi değil, tam anlamıyla bir esaret sistemidir. Çıkmak istediğinizde ise merhametli maskeler iner, yerine cellatların suratları gelir. Bu yapılardan ayrılmaya cüret edenlerin, o kirli çarkları deşifre edenlerin sonu ya toplumsal bir lince kurban gitmek ya da karanlık köşelerde sessizce yok edilmektir. Bu, dini bir cemaat değil; insanların ruhunu ve bedenini sömüren, çıkışı ölümle mühürlenmiş bir suç şebekesidir.
Burada dönen kirli çarklar sadece ruhları değil, bu vatanın birliğini de hedef alır. Kendi cemaatini milletin, kendi şeyhini devletin üzerinde gören bir zihniyetten bahsediyoruz. Rousseau’nun "Genel İrade" dediği o toplumsal birliğe en büyük tehdit, işte bu "paralel" sadakat merkezleridir. Bir mürit, vatanına değil, şeyhine sadıktır; yasaya değil, cemaatinin çıkarına uyar. Bu durum, toplumsal sözleşmenin tam anlamıyla yırtılıp atılmasıdır. Bir ülkede devletin hukuku değil de tarikatın "raconu" işlemeye başlamışsa, o ülkede ne huzur kalır ne de gelecek. Çocukların hayallerini "hizmet" adı altında çalan, gençlerin dimağlarını hurafelerle zehirleyen bu yapılar, bu toprakların üzerine çökmüş en büyük karabasandır.Şimdi gelin, o kürsülere çıkıp "din" adına zehir saçan, ağzından salyalar akıtarak cehaleti kutsayan o yalancı imamların iğrenç dünyasına bakalım. Bu zevat, Rousseau’nun "Din, insanı daha iyi bir vatandaş yapmıyorsa zararlıdır" uyarısının canlı kanıtıdır. Onların ağzından çıkan laflar ne ilahidir ne de insani. Kürsüden yükselen o sesler, yüzyıllar öncesinin karanlığını bugüne taşıyan birer cehalet senfonisidir.
Bir imam düşünün ki; küçücük çocukların evlendirilmesine "caiz" diyerek sapkınlığı kutsasın. Bir imam düşünün ki; kadını sadece bir eşya, bir "fitne unsuru" olarak görüp onun okumasına, çalışmasına, nefes almasına savaş açsın. "Kadın evinde oturmalı, okuyan kadın cehennemliktir" diye böğüren o ses, aslında kendi iğrenç nefsinin sesidir. Rousseau’nun "Erdemli İnsan" tanımının tam zıttıdır bunlar. Din kisvesi altında sergilenen bu sapkın diyaloglar, bu ülkenin damarlarına zerk edilen en tehlikeli zehirdir. "Cennette huri pazarlığı" yapan, "Falan şeyhin terini şifa" diye pazarlayan bu tüccarlar, inancın en büyük düşmanıdır. Onların derdi ahiret değil, bu dünyadaki ranttır, güçtür ve sömürdükleri halkın körleşmesidir.
Peki, tarih bize neyi öğretir? Bu sahte kutsallarla savaşan o büyük iradeyi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü. Yıllardır bir ağızdan "Hocaları astılar" diye yas tutanlar, aslında bu vatanı satmaya kalkanların, İngiliz uçaklarından atılan fetvalarla halkı isyana çağıranların yasını tutuyorlar. Atatürk, hiçbir zaman eline Kuran’ı alıp halka doğru yolu anlatan gerçek bir alime, vatanperver bir din görevlisine dokunmamıştır. O; dini, düşmanla işbirliği yapmak için kullananları, cehaletle halkı uyutup vatanın bağımsızlığına kastedenleri, yani asılacak olanları astı! Adalet, suçlunun hak ettiğini almasıdır. Eğer o gün o sehpalar kurulmasaydı, bugün ne bu ezanlar okunurdu ne de bu topraklarda bir Türk namusu kalırdı.
Bugün yine aynı karanlık, farklı isimlerle ve daha sinsi yöntemlerle hortlamış durumda. Okullarımıza, yargımıza, ordumuza sızan bu tarikat artıkları, Atamızın kemiklerini sızlatmaya devam ediyor. Ancak şunu iyi bilsinler: Bu milletin özgürlük ateşi, onların üflediği o karanlık nefesle sönmeyecek kadar büyüktür. Eğer ki bu ülkede "din" adı altında çocuklar istismar edilmeye, kadınlar köleleştirilmeye ve vatan evlatları tarikat mahzenlerinde tüketilmeye devam ederse; bizler, Atamızın o devrimci ruhunu kuşanmaktan bir an bile tereddüt etmeyiz! O sahte imamların, o vicdan tüccarlarının ördüğü karanlık duvarları, aklın ve bilimin ışığıyla başlarına yıkarız. Bizim için asıl olan vatanın selameti, halkın hürriyeti ve Atamızın mirasıdır. Bu yolda yürümekten, bu karanlık odakları tarihin çöplüğüne süpürmekten asla gocunmayız! Aydınlık yarınlar, bu sahte kutsalların yıkılmasıyla; gerçek inanç ise bu tüccarların elinden kurtarılmasıyla gelecektir. Bilesiniz ki, Türk genci uyumuyor; dikenli beşiğinde dursa da, o beşikten bir dev olarak doğmayı bekliyor!