İçeriğe geç

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 22 · 2 dk okuma

Dikenlerin Sessiz Beşiği

Bölüm 22

İhanete Uğrayan Merhamet ve Gasp Edilen Gelecek

Rousseau, Toplum Sözleşmesi’nde devletin temelini "karşılıklı rıza ve güvenlik" üzerine kurar. Peki, bir ulus kendi güvenliğini, kendi çocuklarının geleceğini ve kendi kadınlarının onurunu hiçe sayarak kapılarını ardına kadar açtığında ne olur? O zaman ortaya çıkan şey bir "sözleşme" değil, bir "teslimiyet" belgesidir.

Biz bu topraklarda, komşusu açken tok yatanı kendinden saymayan bir gelenekten geliyoruz. Savaşın alevleri komşumuzu sardığında, merhametimizle kapılarımızı açtık. Onlara ekmeğimizi böldük, sığınacak bir dam verdik. Ama Rousseau’nun bizi uyardığı o acı gerçeği unuttuk: "Minnet, her kalpte aynı şekilde kök salmaz; bazıları iyiliği zayıflık, merhameti ise fırsat görür."

1. Güvenliğin İhlali: Sokaklardaki Gölge

Sokaklarımız artık birer "dikenli beşik." Bir Türk kadını, kendi sokağında, kendi mahallesinde yürürken arkasına bakma ihtiyacı duyuyorsa, o toplumun omurgası kırılmıştır. Bizim iyilik yapıp bağrımıza bastıklarımızın içinden çıkan bir güruh; bu ülkenin çocuklarına, kadınlarına el uzatacak cüreti nereden buluyor? İstismar haberleri birer istatistik değil, bizim "Toplum Sözleşmemizin" kanayan yaralarıdır. Bir çocuğun masumiyetine göz diken, bir kadının özgürlüğünü tacizle kısıtlayan bu anlayış; bizim kültürel dokumuza saplanmış zehirli bir oktur. Rousseau der ki; "Bir insanın güvenliği, diğerinin keyfiyetine bırakılmışsa orada hukuk bitmiştir." Bugün Türk kadınının huzuru, kontrolsüzce içeri sızmış binlerce belirsiz figürün keyfiyetine terk edilmiştir.

2. Adaletsiz Terazi: Dirsek Çürüten Gençler vs. Sınavsız Geçenler

Bakın şu adaletsizliğe! Bir yanda Türk genci; TYT, AYT denemeleri arasında ömrünü tüketiyor. Gecesini gündüzüne katıyor, test kitaplarının başında uykusuz kalıyor, ailesinin boğazından kesip ona aldığı ders kitaplarıyla istikbalini kazanmaya çalışıyor. 400.000 Afgan ve diğerleri... Sınırlardan adeta bir festival havasında geçip gelenler, bizim gençlerimizin on yıllardır kafa patlattığı sıralara, hiçbir bedel ödemeden, hiçbir sınavın o sert süzgecinden geçmeden oturtuluyor.

Bu, sadece bir "haksızlık" değildir; bu, bir kuşağın emeğine vurulmuş en büyük darbedir! Kendi evladını üvey evlat yerine koyan, başkasının çocuğunu ise sınavsız, şartsız başköşeye oturtan bir düzen, kendi geleceğine ihanet etmektedir. Rousseau, eğitimin bir milletin karakterini belirlediğini söylerdi. Biz bugün kendi karakterimizi, bu ülkeye hiçbir aidiyet hissetmeyen, dilimizi bilmeyen, değerlerimize yabancı kitlelerle mi inşa edeceğiz?

3. Bilinmeyen Tehlike: Demografik İşgal

Senin bilmediğin ya da gözden kaçan en büyük tehlike şu : Bu sadece bir "misafirlik" meselesi değil. Rousseau’nun "Egemenlik" kavramı, halkın o topraklardaki mutlak gücüdür. Ancak kontrolsüz göçle birlikte, bu egemenlik yavaş yavaş el değiştiriyor. Gelenlerin sadece fiziksel varlığı değil, beraberinde getirdikleri orta çağ zihniyeti, kadını aşağı gören hukuk dışı anlayışları ve kendi gettolarını kurma hırsları; yarın bu ülkenin sokaklarında "kendi yasalarını" dayatmaya başlayacaklarının habercisidir. Birçok Avrupa ülkesinde "girilemeyen bölgeler" (no-go zones) oluştu bile. Bizim mahallelerimizin de yarın birer "küçük Kabil" veya "küçük Şam" olmayacağının garantisi nedir?

Şehitlerimizin çocukları bu vatanın gerçek sahipleriyken, babalarının kanıyla suladığı topraklarda ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmeleri, Rousseau’nun mezarında ters dönmesine sebep olurdu. Şehit babasının mezarı başında ağlayan o yetimin hakkı, sınırda "selfie" çekerek girenlerin konforuna feda edilemez!

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.