Yer yarıldı, gök çöktü; binlerce can o soğuk betonların altında son nefesini verirken, "toplum" dediğimiz o kutsal bağın ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördük. Rousseau ne diyordu? "Yasalar sustuğu an, orman kanunları başlar." İşte o gece, sadece binalar değil, insanlık da enkaz altında kaldı.
Düşünün ey vicdan sahipleri! Bir yanda enkazın altından gelen bir "Sesimi duyan var mı?" çığlığı, diğer yanda o çığlığın yankılandığı karanlıkta, mağazaların camlarını indirip üç kuruşluk dünya malı için hırsızlığa soyunan mahluklar... Bu, sadece bir hırsızlık değildir; bu, bir milletin acısına saplanmış en paslı hançerdir. Bir tarafta tırnağıyla betonu kazıyan babalar, diğer tarafta o babaların cebindeki telefona, evindeki bir parça ziynete göz diken sırtlanlar!
Hangi yasa, hangi "sözleşme" bu namussuzluğu tarif edebilir? Bir devletin asli görevi, vatandaşının canını ve malını korumaktır. Ama o kargaşada gördük ki; ahlak, kolluk kuvvetinden önce insanın kalbinde bitmişse, o toplum artık bir yığın cesetten farksızdır. Bir depremzedenin battaniyesine, bir bebeğin mamasına, bir esnafın kasasına el uzatan o eller; aslında bu vatanın birliğine, bu halkın birbirine olan son güven kırıntısına el uzatmıştır.
Sokaklarda "yağmacı" diye bağırarak koşanların yarattığı o kaos, aslında bir devletin otoritesinin nasıl sarsıldığının kanıtıydı. Rousseau haklıydı; adaletin olmadığı yerde herkes kendi adaletini aramaya başlar. Kendi vatanında yabancılaşmanın, kendi toprağında güvende hissetmemenin o en acı zirvesiydi o yağma görüntüleri. Bir yanda yardım tırlarının önünü kesenler, diğer yanda enkaz başında soğuktan donarken battaniyesi çalınanlar...
Biz bu sahneleri unutacak mıyız? Hayır! Bu kitabın her bir kelimesi, o karanlık gecede birilerinin acısından beslenenlerin utancını tarihe not düşecek. Çünkü sessiz kalmak, o yağan karın altında üşüyen mazlumun hakkını, o yağmacının kirli eline teslim etmektir.