Yerimde çok oyalanmadan ılık bir duşa girmiştim.
Bir yandan Tuğkan'dan aşkın kanunu çalıyordu bir yandan saçlarımı kuruluyordum. Odam sokağın başına bakıyordu, camımın önünde bir sedirim vardı, bir duvarım da baştan başa kitaplığımla kıyafetlerimi kaplayan bir dolap bulunuyordu. Evimiz 2+1'di biz bize yetiyordu o zamanlar. Şimdi bomboş geliyor her zemin. Apartman dairesinin ortak kullanılan iki yeri bulunuyordu biri bodrum biri de çatı katıydı, dedem bu evi alırken bodrumdaki alan sizin olsun çatı katı bizim olsun diye anlaşmıştı. Bu evi alırken çok istemiştim çatı katında odam olsun diye ama maalesef orda kalmama izin vermemişlerdi.
Yukarı da fazlalık eşyalarımız bulunuyordu, kışlık yiyeceklerimiz yazdan nenemle yaptığımız salçalar tarhanalar ama yemek nasip olmamıştı. Bende onlardan sonra onları mutfak dolaplarına yerleştirmiştim evdeki kullanmadığım eşyaları ihtiyaç sahiplerine vermiştim. Onlar geri gelmeyecekti, boşuna durmasına gerek yoktu eskimekten ve yer kaplamaktan başka işe yaramıyorlardı. Evin düzenini de değiştirmeye başlamıştım, onlardan birer hatıra bırakıp anılarla mutlu olmalıydım, üzülmemin anlamı olmayacağını biliyordum.
Nenemden sonra yatamaz olmuştu dedem yataklarında, 'gözlerimi kapattığımda yanı başımda gibi hissediyorum ve hiç gitmesin istiyorum' diyordu. Gerçekten de öyleydi hayalleriyle yaşamak güzeldi sevdiğin bir insanı ama kaybettiğini anlayınca çok zordu, bu gerçeği kabullenmek zorunda olduğunu bile bile.
Dedemin antikacı bir arkadaşı vardı odalarındaki malzemeleri ona vermiştim çok bi para yapmasa da, beni bir süre idare etmişti. Zorunda olduğum için vermemiştim, birikim yapmıştı dedem biliyordu bugünlerin geleceğini.
Kısacası küçük bir mutfağım, geniş bir odam ve bana yetecek bir salonum var.
Bu eve taşınalı hemen hemen on yıl olmuştu. Alışmıştım, burda büyümüştüm, benimsemiştim. Evim de memleketimde şu dört duvar olmuştu. Kimi kimsem yoktu bir ben vardım birde bu yazdıklarımı okuyan sen. Gerçekten sende benimle arkadaş olur musun? Lisedeyken çok arkadaşım vardı, tabi lise arkadaşlıkları bir yere kadar. Herkes menfaati uğruna başka yerlere dağılmıştı. Ya üniversiteye başlamışlardı ya da dost dediğin kötü günde belli olur misali. Benim en yakın arkadaşım kendi yüreğim oldu, ailemden sonra.
Aynamın karşısında gözlerimi inceliyordum; göz altlarım yorgunluktan kızarmış, kendime bayık bayık bakıyordum. Şu ayna da gördüğüm yüzü pek sevememiştim. Burnumun üstündeki benekler bana çok yabancılardı sanki. Üst dudağımın kenarında çıkan sivilcem 'yine ben geldim insan bi hoşgeldin' der gibi iriniyle gülümsüyordu sanki. 18 yaşı benimseyememiştim, bu yaş bana özgürlükten çok acıyı tattırmıştı. Artık acı ne demekti yeni yeni anlıyordum. Acı, bir tarafının yaralanıp canının yanması falan değilmiş. Acı dedikleri, alıştığımız insanların yokluğunu kabullenmekmiş. Evet kabullenmiştim, bu kaçıncı kabullenişimdi bilmiyordum ama bu günlerin güzel günleri olacağından emindim. O an telefonuma gelen bir bildirim sesiyle irkildim. Saçlarımı gelişi güzel bir topuz yaptıktan sonra yatağın üstündeki telefonuma baktım. Üç yerden ayrı ayrı bildirimdi, Instagramdaki takipçi falandır diye umursamamıştım herkese açık bir sayfam vardı kişisel blog gibi kullandığım, ikinci bildirime yukarıdan göz atmıştım o da telegram üzerindendi merak edip tıklamıştım bilmediğim bir isimden mesaj gelmişti;
-"Tebrik ederim başvurunuz kabul edilmiştir, kurtlar sofrasına hoşgeldiniz." yazıyordu.
Bu mesaj ne demekti? Nereye başvurmuştum? Kurtlar Sofrası neresiydi?
•Sizde de biraz da olsa merak uyandırmıyor mu?
