20 EYLÜL
Şok içerisinde kocaman açılmış gözlerle birbirimize baktığımız bir dakika yaşandı. Sapık mıydı? Psikopat mıydı? O ağır, umursamaz duruşuna rağmen, içten içe yılışık mıydı? Yanıma yatarak ne halt ettiğini zannediyordu? Her ne kadar yaşadığım durumdan nefret etmiş olsam da, bu okulda hayatta kalmayı becerebileceğimi düşünerek ömrümün hatasını mı etmiştim?
“Sen ne yaptığını sanıyorsun?!” diye bağırdım, düştüğü yerden doğrulan ama hâlâ yerde oturan oğlana delici bakışlar atarak. “İşte bu yüzden bir kız ve erkek asla aynı odada kalmamalı! Hele de bu denklemdeki erkek bir sapıksa!”
Ses tonum gittikçe daha da yükseliyor, yatağı sallayacak kadar şiddetle debelenip ellerimi sağa sola savuruyordum. “Senin sapığın teki olduğunu bilsem çok önceden müdüre söyleyebilirdim, en azından okuldan atılırdın da oda bana kalırdı!” diye, daha sonra üç gün boyunca sesimin gitmesine sebep olabilecek bir volümde bağırdım.
“Ben sapığın teki değ-” Oğlan dağınık saçlarını iyice karıştırıp konuşmaya çalıştı fakat o rahat suratına bakarken her geçen saniye daha da sinirlenerek sözünü kestim.
“Değil misin? Nasıl sapığın teki değilsin acaba?! Gece yatağıma gelip bana sırnaşmışsın! Sapık değilsin de nesin, uyur gezer mi?!” İyice sesimi yükselttim ve elimi kolumu sallayarak bağırmaya devam ettim. Bir anda oturduğu yerden hızla kalkıp dizlerinin üstünde durdu ve ona doğru salladığım bileğimi sertçe yakaladı.
“Ne yapıy-”
“Benim yatağıma yatmışsın,” derken, gerçekten de geri zekâlıya bir şey anlatır gibi tane tane konuşuyor, gözlerime diktiği sert mavi bakışları ve havaya kalkmış tek kaşıyla, siniri bozulmuş görünüyordu.
“Âşık mısın yatağına karşı tarafa yatamadın mı?!” Sesimi tekrar yükseltmiş, yakınmayı devam ettirmeye çalışıyordum lakin yüzde yüz haklı olmama ihtimalimi fark etmemle beraber sesim sona doğru hafifçe titremişti.
“Duştan çıktıktan sonra bir sürü laf edeceğini düşünerek banyoda giyindim,” dedi sinirleri bozulmuş gibi gülerek. “Işığı da açmadan direkt yattım. Yorgun olduğum için hemen uyumuşum. Yatağımın köşesine kendine yer bulup yattığını fark etseydim, en azından bir sorgulardım, anlıyorsun ya?” Anlayıp anlamadığımdan emin olmaya çalışır gibi konuşmasıyla, beni her saniye daha da yerin dibine sokuyordu.
Bir düşünce kafasında dolanıyormuş gibi göründü bir an, sonra çok komik bir şey olmuşçasına kahkaha atmaya başladı. “Gerçekten, bilerek seninle uyuduğumu mu sandın?” Oğlan hayatının en büyük şakasını duymuş gibi karnını tutup gülerken, sinirlerim bozulmuş, küçük düşmüş ve fazlasıyla aşağılanmıştım.
“Aklı başında birisi bunu neden yapsın ki?” Son dediğinden sonra iyice yüksek sesle gülmeye başlayıp tekrar yere oturmak zorunda kalmıştı. Ne yaptığımın bile farkında olmadan hızla ayağa fırladım. Sağa sola doğru gergin, rastgele adımlar attıktan sonra mavi gözlü oğlana kısık gözlerle baktım.
“Tamam demek ki yanlış anlaşılma olmuş,” dedim ve badi badi banyoya girdiğim gibi kapıyı arkamdan çarptım. Kırmızının en seksi tonuna ulaşmış yanaklarımı soğuk suyla eski rengine döndürmeye çalıştım.
Rezil olmuştum.
Evet, yanıma bilerek yattığını sanmıştım. Kolunu üstüme bilerek attığını sanmıştım. Yine de… Onun kahkahası içeriden gelmeye devam ettikçe, ne kadar çabuk tepki verdiğimi anlayabiliyordum… Her zaman ki gibi enine boyuna düşünmemiş, ağzıma geleni saymış ve başarıyla aşırı tepki verip rezil olmuştum. Ama yerimde kim olsa tepki vermez miydi?
***
“Duydun mu? Poyraz’la Devrim aynı odada kalıyorlarmış ve beraber uyumuşlar.” Sınıfa doğru uykulu uykulu yürürken, konuşan iki çocuğun sesi kulağıma gelmişti.
Ağlamaktan ve uykudan acıyan gözlerimi ovuşturarak sürmeyi başaramadığım eyeliner’ı her yerime bulaştırdım. Silmek içinde herhangi bir çabada da bulunmadım. Güzel olmak istemiyordum, mümkünse elimden geldiğince saydam olup dikkat çekmemek istiyordum. Sınıftakilerin ve okuldakilerin dünkü aşırı ilgisi ile sabahki olaydan sonra, en iyisi bu gibi gelmişti. O yüzden okul gömleğimin üstünden, neredeyse dizime kadar inen bir sweatshirt giymiş, kapüşonunu suratımı kaplayacak şekilde indirmiştim.
Hunharca esneyip, ayaklarımı sürüye sürüye yürümeye devam ettim. Demek şu Poyraz’la Devrim beraber uyumuştu. Sersem bir halde onların kim olduğunu düşündüm.
Ardından 11/A yazısını görüp sınıfa girdim ve herkes yüzüme bakarak kıkırdamaya başlayınca, acı gerçeği anladım. O Devrim bendim. Oda arkadaşım olan çocuğun adı da demek Poyraz’dı. Sınıfa adım attığım gibi, okulun en belalı sınıfı olduğunu dün öğrendiğim 11/A’nın öğrencileri aynı anda ayırt edemeyeceğim kadar çok şey söyleyip bana doğru yürümeye başladı.
Oturduğu sıradan büyük bir hızla fırlayan Mert ise beni kolumdan yakaladığı gibi sınıftan geri çıkartıp uzaklaştırdı. “Konuşalım,” dedi arkadan gelen var mı diye omzunun üstünden bakarak. Merdivenin başına geldiğimizde kolumu bırakıp, beni karşısına alarak konuşmaya başladı.
“Poyraz ile bir şekilde aynı odaya düşmeni hadi anladım da…” dedi Mert okul başlamadan hemen önce ayrılan çocuğu, odamın eski sahibini kast ederek. Bu okula nasıl bir yanlışlıkla geldiğimi bilmesem de o çocuk okuldan ayrıldığı ve yer açıldığı için kendimi burada bulduğumu çözebilmiştim. Keşke ayrılmasaydı da, nasıl bir hatayla geldiysem artık, gelebilmem için boş yer bile olmasaydı.
“Gece beraber uyumak ne oluyor?” dedi Mert tek kaşını kaldırırken. “Burası erkek dolu, başına bir iş gelir diye sana sahip çıkmak istedim ama halinden mutluysan söyle de vaktimi harcamayayım.” Kaslı, yaralı bereli kollarını kavuşturarak karşımda dikilmişti.
“Ya Mert,” dedim ona üzgün üzgün bakarak. İçimde yine bir haykırma isteği baş göstermişti. O beyinsiz yüzünden şu okulda anlaşabileceğime inandığım tek insanın gözünde de kötü bir izlenim mi bırakacaktım? “Ben fark etmeden onun yatağına yatmışım. Çok karanlıktı, o da bilmeden yanıma yatmış. Bilerek olmadı,” dedim dudaklarımı büzerken.
“Anladım,” dedi Mert kafasını iki yana sallayarak. “Bahsettiğimiz kişi Poyraz olduğu için onun böyle bir şeyi bilerek yapacağını düşünmesem de-” diye başlayan Mert’in sözünü parmağımı kaldırarak kestim.
“Neden?” diye sordum tek gözüm merakla pörtlerken. Ben eti kemiği meraktan yapılmış bir şahsiyettim ve oda arkadaşım hakkında dedikodu tam önümde duruyordu.
“Poyraz’ın, nasıl desem, kendi hayran kitlesi var…” diyen Mert’e inanmaz, sorgulayan bir suratla baktım. “Ara sıra başka liselerden kızlar kapıda onu bekliyorlar. Okuldan böyle beğendikleri birkaç erkek daha var ama favorileri Poyraz.”
“Ee?” dedim kaşlarım daha fazlası olmayan şekilde yukarı kalkarken.
“Hiçbirisiyle, en güzelleriyle bile ilgilendiğini görmedim. Kafasını kaldırıp bakmadı bile. Yani, sanmıyorum ilgileneceğini,” dedi Mert bana hakaret etmiş olmaktan çekinir gibi gözükerek. En nihayetinde seninle ilgileneceğini sanmıyorum diyordu. Bense mavi gözlü hakkında öğrendiğim bu yeni özelliği hiçbir şekilde hakaret olarak algılamamış, benimle ilgilenmeyeceği için mutlu olmuştum çünkü ben de onunla hiçbir şekilde ilgilenmiyordum.
Ama o çocuğun gerçekten hayranı olan kızlar mı vardı? İyi de neden?
‘Sana söyledim, çocuk yakışıklı,’ dedi midemde yaşayan minik Devrim. ‘Soğuk, karanlık bir çekiciliğe sahip ve herkeste bulunamayacak kadar derin masmavi gözleri var ama ondan hoşlanmadığın için görmek istemiyorsun.’
“Kes sesini!” dedim yüksek sesle.
Mert bana dehşet dolu bir ifadeyle bakıp elini alınmış şekilde göğsüne koydu. “Pardon?”
“Hayır!” dedim telaşla elimi kolumu havada sallayarak. “Sana demedim. Öylesine dedim. Ben arada rahatlamak için böyle şeyler söylüyorum.”
Saçmalıyor muydum? Elbette saçmalıyordum. Herhalde ona midemde yaşayan ve sürekli yersiz yersiz konuşan minik bir Devrim olduğunu açıklamaya çalışmaktansa saçmalamam daha iyiydi.
Mert bana deli olduğuma kanaat getirmiş bir bakış attıktan sonra, nefesini vererek alnını ovuşturdu. “Demem o ki, Poyraz’ın böyle bir şey yapacağını düşünmesem de erkek erkektir. Bilerek de yapmış olabilir. Bence müdürle konuşup oda arkadaşımla yer değiştirmelisin. Ben mümkün olduğunca başka birisinin odasında kalırım senin için.”
“Teşekkür ederim,” dedim duygulanarak. Hiçbir çıkarı olmamasına karşın, nasıl saf ve iyi niyetli bir kalbe sahipse artık, bana böyle bir şey teklif ediyordu.
“Bak Devrim, bunun şakası yok. Okulda beş yüz erkek var ve bu olay yüzünden senin adın kötü bir şekilde duyuldu. Dedikoduların burada çok hızlı yayıldığını söylemiştim…” Mert sıkılgan bir ifadeyle konuşurken aynanın önündeki merdivenlere oturmuştu. Aynada kendini görünce dikkati dağıldı ve gömleği ile saçını düzeltmeye başladı. Bu sırada bizim sınıfın hemen yanımızdaki açık kapısından tarifsiz bir gürültü gelmeye, koridordan geçen ve beni ilk defa gören oğlanlar şaşkınlıkla bakmaya, kimisi ise Mert’in dediği gibi, yanımdan geçerken dedikoduyu duyduklarını belli edercesine gülümseye devam ediyordu.
Okulda beş yüz erkek vardı ve benim adım kötü mü duyulmuştu? Burada gerçekten hayatta kalmam mümkün müydü yoksa anneme dediğim gibi kurtlara kuzu mu olacaktım? Peki bu nasıl olmuştu? Ben kimseye bir şey anlatmamıştım… Daha sınıfa bile yeni gelmiştim. Yolda birisiyle konuşmamıştım bile. Nasıl olmuştu da bütün okul bu olayı duymuştu?
Ben anlatmadıysam, bunu anlatabilecek tek bir kişi kalıyordu geriye…
Tam o sırada, istenmeyen ot burnunun dibinde biter sözünü ispatlar gibi Poyraz yanımızdan yürüyerek sınıfa yönelmişti. Elleri siyah kapüşonlusunun cebinde, simsiyah kâküllü saçları dağılmış, kulaklıklarını kulağına takmış son ses müzik dinleyerek dünya umurunda değilmiş gibi yürüyordu.
İçimdeki öfke kabarırken ona doğru hızlı hızlı yürümeye başladım. Mert aceleyle arkamdan kalksa da sınıfın kapısından içeri girdiği anda Poyraz’ı kolundan yakalamama engel olamadı.
Oğlanın kulaklarını hızla çekerek çıkartıp beni dinlediğinden emin oldum. “Bir de herkese anlattın mı?!” diye bağırdım. Hadi bir yanlışlık olmuştu ama gidip tüm okula anlatması mı gerekirdi bunu?
Poyraz önce şaşırmış, sonra konuşanın ben olduğumu görünce bariz bir şekilde sinirlenmişti. Hiçbir şey söylemeden, küçümsercesine, dalga geçercesine bana bakıyordu. İkimiz birbirimize gözlerimizden ışınlar fırlatırken, Cem gülerek yanımıza gelip sınıfa doğru bağırdı.
“Oooo kumrular kavga ediyor. Duydunuz mu Devrim beraber uyuduklarını herkese anlattı diye Poyraz’a kızdı,” dedi sinsi bir heyecanla. Bütün sınıf ona katılmış, yine tek bir ağızdan bağırıyor, duymak bile istemediğim bir şeyler söylüyorlardı. “Ben-” diye açıklama yapmaya çalışsam da matematik öğretmeninin sınıfa girmesi ile sözüm ağzıma tıkandı.
Mecburen sırama doğru gittim ve kafamı koluma gömdüm. Her şey çok tuhaftı. Her gün, bana yepyeni bir sürpriz ile geliyordu. Bense, görünüşe göre, bu sürprizleri pek iyi karşılayamıyordum.
26 EYLÜL
Okuldaki birinci haftam, inatla asla odasında bulamadığım müdür yüzünden, her gün yatakhane görevlisine bağırmak ve kapı dışarı edilmekle geçmişti. O uyuma hadisesini gidip herkese anlattığından beri, Poyraz’la tek kelime konuşmamıştım. Neyse ki her gün dersler bittikten sonra ortadan kayboluyordu. Bazen çoğu zaman derse bile gelmiyor, geldiyse de genelde kafasını koyup uyuyordu. Odaya, her zaman erken yatan ben uyuduktan çok sonra gelip ben uyanmadan odadan çıkıp gidiyordu. Bu cumartesi pazar ise, ben hafta sonu iznimle kendimi evci olarak yazdırmış ve gidip kendi evimde kalmıştım, yani onu yine görmemiştim.
Şu ana kadar, onun haricindeki herkesle iyi kötü yolumuzu bulmuştuk. Her ne kadar beni gördükçe gözleri parlıyor, günleri şenleniyor olsa da, sınıf arkadaşlarım heyecanlarını birazcık zapt edebilmişti. Okula başlayıp yatılı kaldıkları için çoğunun dış dünyayla bağlantısı kesilince, iletişim kurabildikleri tek dişi ben olmuştum. Öyle ki öğrenciler gibi, okulda kalan öğretmenler arasında bir tane bile kadın yoktu. Böylece hiçbirisi benimle arasını bozmak istemediğine karar vermiş gibiydi.
Diğer öğrenciler öyle değildi tabii. Beni gören üstüme üşüşüyordu. Zorla verilen telefon numaraları, üstü kapalı çıkma teklifleri, ben geçerken duyduğum yersiz konuşmalar… Şu ana kadar, okul hayatım böyle gitmişti.
Hafta sonumu da babam evde olmadığı için anneme bağırarak geçirmiştim. Pazartesinin ilk dersine giderken ise, telefonda babamla konuşuyordum.
“Hiç mi yolu yokmuş?” diye sordum.
“Yok. O gün nakillerin son günüydü, biliyorsun,” dedi babam benim kadar bu konudan bunalmış bir sesle. Adam bir haftadır sağı solu arıyor, kendi bağlantılarıyla elinden geleni yapmaya çalışıyordu ve görünüşe göre başarılı olamamıştı. Beni okuldan almayı teklif etmişti, ama stajımı da yakmak anlamına gelen bir sene kaybetmeyi göze alamayacağım için bu teklifi ponçikçe ben reddetmiştim.
“Bu nasıl oldu, hiç anlamıyorum…” dedim hâlâ araba olayı yüzünden bana kızgın olan ama erkek lisesine düştüğüm için halime acıyıp iyi davranmaya başlamış olan babama.
Evet, bu lise okul başarısı yüksek olan, İngilizce eğitim veren bir liseydi. Kolej olduğu için her türlü imkâna sahipti. Kulüplerle ilgili duyduğum güzel şeylerin yanı sıra bütün kulüplere uygun alanları vardı. Okuldan biraz uzaklaşınca bulunabilecek havuzlar, basket sahaları, voleybol sahaları… Eğer o küçük pürüz olmasaydı, burası mükemmel bir yer olabilirdi. Okuldaki tek kız olmamla ilgili şu minik pürüz…
“Avukat gıcık bey ne diyor?” dedim babama. Ama babam cevap veriyor olsa da cevabını dinlemem mümkün olmadı. Çünkü gözlerine inanamamak tabirinin son raddesini yaşayarak, 12. sınıfların koridorunda karşımdan gelen oğlana dikilmişti gözlerim. Miyop bir birey olsam dahi, görerek büyüdüğüm bir insanı ve her türlü kalabalıkta seçilebilecek beyaz saçlarını gözden kaçırmam mümkün değildi.
Yok artık… “Doğanay!” diye bağırdım tüm gücümle. Bakıp bakmayacağından emin değildim ama bakmamasını istemiştim. Bunun Doğanay olmamasını. Çoğunlukla Amerika’da olup tedavi gören, okula düzgün devam edemeyen, benden bir yaş büyük olup bu sene 12. sınıfa geçen Doğanay’ın, nasıl devamsızlığını sıkıntı etmeyen bir erkek lisesinde okuduğunu anlatışı kulaklarımda çınlıyordu.
Ve… Koridorun ucundaki oğlan bana bakıp otuz iki diş gülerek, kollarını havada sallamak suretiyle yaptığı deli koşuşuyla aramızdaki mesafeyi bir saniyede kat edip karşıma geldi. Kollarını etrafıma dolayıp bana sıkıca sarılıp çekilirken o, ben kıpırdayamamıştım bile.
“Sen…” dedim. “Nasıl?” Söyleyecek düzgün bir şey bulamıyordum.
“Merhaba,” dedi gözleri kısılırcasına gülümseyip el sallayarak. Kendi etrafında iki defa dönüp birkaç sefer havaya sıçradı.
“Ama …” dedim. “Burada okuyor olamazsın… Yatılı okul, seni hiç görmedim…”
“Sağlık durumum yüzünden burada kalamayacağım için, doktorumun kararıyla benim burada bir odam yok. Zaten Amerika’dan yeni geldim. İki gün sonra geri döneceğim,” dedi Doğanay omuz silkerek. “Bu arada, gözlerin eski sevgilimi içine ittiğim deniz kadar mavi…”
“Ne?” Kafamı iki yana sallarken ona ağzım açık şekilde baktım. “Benim gözlerim yeş- Her neyse…” Her zamanki gibi davranan Doğanay’ı boş verdim, çünkü aklımda küçük bir şüphe filizi kendine yer bulmuş, bir anda tomurcuklanmış, kök salıp büyümüş ve diğer tüm sesleri bağırarak bastırmıştı. Gözlerimi sıkıca kapatıp dudaklarımı birbirine kenetledim. Kıpırdayamadan olduğum yerde durduğum bir dakikanın sonunda, gözlerimi zorlukla açtım ve saf saf bana bakan Doğanay’a döndüm.
“Doğanay…” dedim onun üstüne yürümekten başka bir şey olmayacak bir adım atarken. Korkunç surat ifadem yüzünden, Doğanay kaşlarını çatıp dudaklarını büzerek geriye doğru bir adım atmıştı.
“Doğanay bir şeyi merak ediyorum,” dedim sinirden ellerim titreyerek. Onun üstüne doğru bir adım daha attım ve sırtı duvara çarptığında durdum.
“Benim erkek kolejinde ne işim var, biliyor musun acaba?” dedim cevabını duymaktan korktuğum soruyu sorarak.
“Basit, biliyorum tabii,” dedi Doğanay bir anda tekrar neşelenirken. Onu sıkıştırdığım yerden hızla kaçıp havaya zıplayarak alkışladı. Saçları zıplarken sallanıyordu. Kar beyazı kaşları yay şeklini alarak ne olup bittiğinin farkında olmayan çocuksu neşesiyle havalanmıştı. Yine kaşları gibi bembeyaz olan kirpiklerini hiç durmadan kırpıyordu. “Çünkü hiçbir okul seni almıyordu, sen de bana kutsal bir görev verdin ve ben de dediğin gibi babamın ofisine gizlice girip her şeyi ayarladım.”
“Hayır…” dedim hayal meyal. “Ben onu kast etmemiştim.”