29 EYLÜL
Kendimi odama kapatıp, depresyon modunda takıldığım, devamsızlığımı feda atiğim birkaç gün geçmişti. Gece karanlıkta içeri girip direkt uyuyan, gündüz olduğunda da yok olan Poyraz’dan, ara sıra arayıp arka bahçedeki ağaçların altındaki bankta milletten saklana saklana vakit geçirdiğim Mert’ten başka kimseyi görmemiştim. Şey, bir de her gün Nilay’ı arayıp üç-beş saat ağlamış, kızı hayattan bıktırmıştım tabii ki.
Şu dedikodu mevzusunun üstüne bir de Doğanay yüzünden bu okula düştüğümü fark etmek… Ama benim hatamdı değil mi? Söylediğim her sözü inanılmaz ciddiye alan Doğanay’a neden babasını kullanarak bana iyi bir yer ayarlamasını söylerdim ki? O sözü söylememiş olsaydım…
Onun itirafından sonra bütün parçalar yerine oturmuştu. Doğanay’ın anlattığına göre, hazır babası Amerika’dayken, okulu onun ağzından arayıp bilgisayarından gerekli işlemleri halledip kaydımın alınmasını ‘emretmişti’. Milli eğitim bakanı isteyince ise… İstediğiniz erkek lisesinin müdürü olun, görünüşe göre Devrim adlı bir kızı okula kaydedebiliyordunuz.
Avukatım Caner Bey’e durumu anlattığımda adam beklediğim gibi üzülmek yerine gülme krizine girmişti. Üstelik çok da rahatlamıştı, çünkü Dağ kolejine naklimi istemişken, kendimi burada bulmamı en çok o kafasına takıyordu. Babam Caner’i hukuk kolejinde okurken burslu okutmuştu, o yüzden ailemize derin bir saygıyla bağlıydı. Ben hariç geriye kalan ailemize.
Bir de Doğanay’ın babasına yaptığını söylememem için dizlerime kapanıp küçük bir çocuk gibi ağlaması vardı ki, bununla ilgili ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Şu an için gidip babasına ispiyonlasam bile nakil dönemi kapandıktan, sicilim yüzünden yazılabileceğim okullar bir elin parmağını geçmedikten, üstelik tüm okullardaki kontenjanlar dolu olduktan sonra yapabileceği bir şey mi vardı sanki… Bir de, her ne kadar ona karşı sinirimden köpürüyor olsam da çocukluk arkadaşım Doğanay’ı nasıl ispiyonlayacaktım?
Sonunda tekrar sınıfıma giden koridora girdiğimde, kafamda işte bunlar vardı. Koridordaki aynada kendimle göz göze geldim. Herhalde mosmor olmuş gözlerim, birbirine girmiş saçım ve dağınık kıyafetlerime karşın güzel bulunabileceğim tek okulda okuyordum. Çünkü, şey, karşılaştırılabileceğim birisi yoktu…
“Teşrif etti!” diye bağırdı ikizlerden Ayhan sınıfa girdiğim anda. Oğlanların hepsi bir ağızdan, “Ooo!” deyip sıralarına vurarak beni karşılarken tiplerine bakıp gülmeden edemedim. Bir anda sınıftaki koku burnuma gelince, kaşlarımı çatarak sırama doğru yürüdüm. Ağzım açık kalarak sırama oturdum.
“Selim…” dedim huşu içerisinde bir sesle, yan masaya şok içerisinde bakarak. “Ne yapıyorsun?”
Selim ağzından tost ekmeği sarkarak bana baktı. Hemen yanında oturan Tuğrul ise ellerini bir yere bastırmakla meşguldü. Tost makinesine? Sınıfın içi kaşar, tereyağı ve yanmış ekmek gibi kokarken, bana saf saf bakan Selim ve Tuğrul’a ne diyeceğimi bilememiştim.
Önce vücudumda bir yerlerde kahkahamın hazırlandığını hissettim, daha sonra ise elimi sırama koyup saçlarım önüme düşecek şekilde eğilip gülmeye başladım. Benim tiz kahkahamla beraber sınıf da arkasını döndü ve bir anda, bütün sınıf Selim’le Tuğrul’un masasının etrafına toplandı.
“Abi bırak ekmeğimi, açım ya!” diye bağırdı Selim ekmeğini yemeye çalışan birisine. Kalabalıktan onları göremiyordum bile.
“Bana bir kaşarlı.”
“Bana bir sucuklu.”
“Kaşarlı istiyorum ama kaşar kalmadıysa Tuğrul’u da koyabilirsiniz,” diye bağırdı Mert. Sonra önünde duran oğlanı, o demiş gibi Tuğrul’un önüne itti.
Tuğrul, “Lan!” diye bağırıp bunu dediğini sandığı kişinin üstüne atladı ve ikisi birden yere devrildi. Şimdi yerde yuvarlanarak boğuşuyorlardı ve kalabalık ile tezahürat onlara dönmüştü. Selim ise ekmeklerinin olduğu poşeti bir tarafından tutmuş, diğer taraftan tutarak çeken kişiyle hâlâ ağzından ekmek sarkarak kapışıyordu.
Bense sıramda onlara bakarak gülüyordum. O sırada, “Devrim,” dedi önümde oturan Mert arkasını dönüp sırasına ters oturarak. “Bir şey diyeceğim. Şu beraber uyuma mevzusu var ya… Hani Poyraz’ın gidip millete anlattığı?” dedi cevap vermemi bekleyerek.
Devam etmesi için kafamı sallayıp, “Evet?” dedim.
“Az önce öğrendim. Onu Poyraz kimseye anlatmamış,” dedi. “Yan odanızdaki Can senin bağırdığını duymuş. Gidip herkese o anlatmış.”
Kafamdan aşağı aşağı kaynar sular dökülerek Mert’e baktım. Ani bir şok vücuduma hücum etmişti. Herhalde suratım acınası bir hal almıştı ki Mert temkinle bana baktı. “İyi misin?”
“İyiyim,” dedim kendimi rezalet hissederek. İyi falan değildim tabii ki. Arkamdaki oğlanların bağırtısına, sınıftaki kalabalığa ve sese rağmen, ayak seslerini tanıyor gibi, Poyraz’ın içeri girdiğini hissetmiş ve ona bakmıştım.
Kulaklıkları kulağında, elleri cebindeydi yine. Kendini sol köşemdeki sırasına bırakıp direkt uyumaya geçiş yaptı.
Mert gözleriyle onun oturduğu tarafı gösterdi ve omuz silkti. “Özür dilesen iyi olur,” diye mırıldandı.
Poyraz’ın pencereye dönmüş uyurken görebildiğim tek yeri olan geniş sırtına baktım. Onu iki defa yapmadığı şeylerle suçlamıştım; sapık olmakla, dedikoducu olmakla. Ondan özür dilemem gerekiyordu… Ama ondan özür dilersem, benimle nasıl dalga geçerdi kim bilir?
5 EKİM
Bahçede, törenlerde kullandığımız yere sabitli sandalyelerden birine yayılmış, cips yiyerek oturuyordum. Hava soğuk sayılsa da üstümde ince, yumuşak bir ceket vardı. Bahçeyi gölgelerle dans eden çeşit çeşit ışık huzmesine boğan güneş yüzünden gözlerimi kısıp, ona merhaba dercesine göğe gülümsedim. Temiz hava bahçeye dizilmiş çiçeklerin rahatlatıcı kokusuyla içimi açıyor, nefes almama müsaade ediyordu. Gizlice anons odasına girip müziği açmış birisi sayesinde, görevlilerden birisi fark edene kadar kalacak neşeli bir şarkı bahçede yankılanıyordu. Bu olay şu ana kadar 5-10 defa farklı günlerde tekrarlanmıştı.
Bense bahçede spor yapanları izliyordum. Tabii, cips yiyerek… Sanırım bir yerde bir hata vardı. Ya da hata direkt benim DNA dizilimdeydi.
9. sınıflar öğretmenleriyle badminton antrenmanı yapıyor, voleybol takımı okulun rengi olan mavi-lacivert üniformaları ile çember kurmuş birbirlerine pas atıyordu. Elimi bir kere daha daldırıp cips paketini öldürmek istiyor gibi salladım ve bir avuç cipsi ağzıma tıktım.
“Sekiz yüz kilo olacaksın,” dedi Mert yanıma otururken. Kendi iri cüssesiyle herhalde iki sandalye birden kaplayabilirdi. Parmağıyla dolu yanaklarımdan birisini içeri ittirip kendi yarattığı görüntüye güldü.
O sırada yanımızda biten ikizlerden Aydın, “Devrim ince ve nadide bir
hanımefendi Mert,” dedi ayakta dikilerek.
Arkasından gelen Selim onu ayağıyla tepikledi ve yanıma oturdu. “Ben ne kadar beyefendiysem Devrim de o kadar hanımefendidir,” dedi parmağıyla beni göstererek.
Omuz silkip Aydın’a baktım. “Haklı.” Ortamda Selim’e hak veren küçük bir uğultu oldu. Sonra üç oğlan onu boş verip önümdeki cips paketine saldırdı. Ben de onların savaşmasına müsaade ederek, çekilip basket maçını izlemeye devam ettim. Poyraz, okulda yakın olduğunu gördüğüm tek kişi olan, 11/D’den Metin ve beraber takıldıkları basket takımından birkaç çocuk çekişmeli bir maç içerisindeydi.
Metin, Poyraz’dan kısaydı fakat enine daha genişti. Metin’in koyu kahve, kıvırcık saçları, esmer bir teni vardı. Koyu renkli gözleri, odaklandığında hiçbir şekilde dikkatini dağıtamayacağınız türden bir insan olduğunu gösterircesine sahayı izliyordu. Oyun boyunca kurtarılmaz denilen durumları kurtarmış, asla hile yapmamasına rağmen mümkün olmayan pozisyonlardan dönüp sayı yapmak için takım arkadaşlarına fırsat sağlamıştı. Mükemmel bir destek oyuncusuydu.
Sahadaki en uzun iki insan basket takımının kaptanı ve Poyraz’dı. Poyraz diğer oğlana göre bariz şekilde kilolu, çok daha kaslıydı. Onların boyunda insanlar için zayıf olmamak oldukça zordu. İki sırık çocuk nasıl bir haksızlıksa aynı takıma düşmüşlerdi. Basket takımının kaptanı topu potadan geçirirken Poyraz güneşin yüzüne vurduğu suratında, onun için parlak sayılabilecek bir ifadeyle gülümseyip çocukla beşlik çaktı.
O sırada önümden geçen birkaç kişi bana bakıp gülümsedi. 9. sınıflardan bir tanesi utangaçça el salladı. “Hoşt!” diye bağırıp öne doğru eğilen Mert’in kalın sesiyle elleri ayakları birbirine dolaştı ve koşarak uzaklaştılar.
Potanın oradan yüksek bir gürültü duyunca tekrar o tarafa döndüm. Top sahanın en arkasındaki Poyraz’ın eline gelmişti. Merakla onları izledim.
Poyraz takdir edilecek bir atletizm ve hız ile herkesin arasından uçarak geçti. Onu bloke eden Metin’le biraz çekiştiler. Birbirlerinin hareketlerini çok iyi tanıyor gibiydiler. Sanki birisinin kası kasılsa diğerinin haberi olacaktı. Belki de takım sporlarında birlikte çok bulunmuşlardı.
En sonunda Poyraz, küçük bir akıl oyunu yapıp aldatmacayla Metin’i kandırdı. Aldatmacalarda oldukça iyiydi, oyun boyunca çoğu sayıyı zekâsını kullandığı hareketlerle atmıştı. İstemeden kabul etsem de etkileyiciydi…
Önüne çıkan başka bir çocuğu böcek gibi ezdikten sonra potanın önünde zıpladı ve topu fırlattı. Topun girip girmediğini bile kontrol etmeden arkasını dönüp takım arkadaşlarına, dudaklarının tek tarafına yayılan gülümsemesiyle baktı. Bir saniye sonra ise maç sayısını attığı için, herkes etrafını sarıp onu havaya kaldırmaya çalışsa da o izin vermedi.
Bu arada, Poyraz hâlâ suratıma bakmıyordu. İki defa onunla konuşmayı denemiş ve ne dediğimi bile dinlemeden çekip gitmesi yüzünden başarısız olmuştum. Sonra da ben sinirlenmiş ve vazgeçmiştim. Ama hâlâ, bu oğlandan özür dilemem gerekiyordu.
10 EKİM
“Galiba…” dedim acı çekerek. Tırnaklarımla önümdeki sırayı kazıdım. Zaten sıranın üstüne saçlarımı fırlatarak yatmış pozisyondaydım. “Ölüyorum... Sıkıntıdan…”
Ömrümde geçirdiğim en, en, en bayıcı ders anlatım şekli karşımdaydı. Hoca sandalyesinde oturmuş, paso önündeki kitaptan İngilizce olarak okurken o cümleleri, sınıftakiler olarak içimiz geçmişti. Okulun en belalı, en yaramaz sınıfında kimseden çıt çıkmıyordu. Çünkü herkes sıralarının üstüne devrilmiş, yine de bir umut ders dinlemeye çalışıyorlardı. En nihayetinde, belalı oldukları kadar, iyi puanlarla bu okula gelmiş, üstelik oldukça zor olan İngilizce eğitime devam edebilen insanlardı bunlar.
Biyoloji öğretmenimiz, sınıfın tüm çabasına rağmen dersi dinlenemeyen, en iyi ihtimalle ölmeyi unutmuş diyebileceğim bir adamdı. Tepesinde saç değil, küçük, beyaz bir kuş ibiği vardı. Herhalde 100 yaşını geçip en uzun yaşayan insanlardan birisi olmaya doğru adım adım gidiyordu. Ses tonu en kaliteli ninnilerden daha başarılı, oturduğu yerden asla kıpırdamayışı Michelangelo’nun heykelleriyle kapışacak kadar kusursuzdu.
“Öğretmen öldürmekten kaç yıl yatarım?” dedi çenesini sırasına dayamış, dersi dinlemek için kendini yırtan Selim ağzı sırasının üstünde olduğu için boğuk çıkan bir sesle.
“
Normal birisi 20-30 alır da sana bir şey olmaz,” dedi Mert hemen önümden.
Zaten sığmadığı sırada yattığı yerden doğrulmuştu.
“Niye lan?” dedi Selim yüzünün sağ tarafını masaya koyup tek gözüyle Mert’e bakarak.
“Aklın da yarım olduğu için biraz uğraşırsak deli raporu çıkar sana.” Kıs kıs gülerken sakallarıyla oynayan Mert’e, Selim sırasından ona doğru sarkarak uçlu kaleminin ucunu bacağına batırarak karşılık verdi.
“Ne oluyor orada?” diyen biyolojicinin sesiyle sınıf tekrar sessizleşti. Başka öğretmenin dersi olsaydı, ikisi arasında şimdiye olay çıkmıştı. Ama bu adam, bir başlayınca öyle bir nutuk atıyordu ki zaten sıkıntıdan can veren bu insanlar onu kaldırabilecek halde değildi.
Kendimi tekrar sıranın üstüne bıraktım. “Sahiden… Ölüyorum.”
***
Sıkıntıdan ölüşümü de, Poyraz’dan özür dilemem gerektiğini de, şu beraber uyuma mevzusu yüzünden bana bakıp bakıp gülen oğlanları da bir anlığına unutmamı sağlayan şey rehberlik dersinde olmuştu. Elindeki kâğıtları sallayarak giren öğretmen “Kulüp seçimi!” dedi.
Yerimden ok gibi fırladım. Bir anda kalbim hızla atmaya başlamıştı. Olduğum yerde heyecanla ellerimi çırptım. Okulun çok başarılı bulduğum kulüp aktivitelerinden birine katılabilmek için geldiğimden beri bekliyordum. Acaba dans kulübü var mıydı? Ya resim? Tiyatro?
Rehber öğretmen sırayla kulüpleri okumaya başladı.
“Güreş, hentbol, futbol, basketbol, kayıkçılık...”
Bir kere daha buranın tescilli bir erkek okulu oluşu yüzüme çarpmıştı. Dans kulübü hayallerim suya düşmüştü. Ayaklarımı sürüyerek herkesin ismini bir kulübe yazdığı kâğıda doğru yürüdüm ve Mert’in adını gördüğüm yere direkt adımı yazıp sıkıntıdan bayılmaya devam ederek sırama döndüm.
15 EKİM
“Devrim gel kulüp toplantısı var, gidelim.” Mert çantasını topladıktan sonra bana seslenmişti. Sınıfta sadece ikimiz kalmıştık. Kafamı salladıktan sonra peşinden yürürken elimi montumun cebine attım ama telefonumu hissedemeyince durdum.
“Sen git, ben telefonumu bulup geliyorum,” dedim Mert’e. Kafasını sallayıp sınıftan çıktı.
Çantamı ve cüzdanımı karıştırıp sıramın altına da baktıktan sonra telefonumun odamda kaldığına karar verdim. Zaten tüm gün kullanmamıştım, en son ise odamda kullandığımı hatırlıyordum.
Sınıftan çıktıktan sonra, okul binasını yatakhaneye bağlayan koridordan geçip odama doğru yürümeye başladım. Elektrikte galiba bir sıkıntı vardı ki, koridordaki çok sayıdaki ışığın büyük kısmı yanmıyordu. Hızlı adımlarla odama doğru sekerken, arkamda bir tıkırtı duydum.
Bakmak için arkamı döndüğüm anda kesildi ses. Ben baktığımda sesin kesilmesi yüzünden bir şüphe içime dolmuş, kalbimin küt küt atmasına sebep olmuştu. Geri arkama dönüp koşmaya başladığımda ve o hafif tıkırtı yine duyulduğunda ise ellerim titremeye başlamıştı bile. Odama doğru uçarcasına giderken kötü bir şey olmaması için içimden dua ediyordum. Tam anahtarı odamın kapısına takıp kapıyı açmıştım ki birisi beni kolumdan yakalayıp ben çığlık bile atamadan elini ağzıma kapattı.
Debelenip kurtulmaya, arkaya doğru tekme atmaya çalışsam da beni tutan kişi çok güçlüydü ve ona karşı koyamıyordum. Attığım çığlıklar ağzımı sıkıca kapatan elinin içinde boğuluyordu. Bu arada kaybettiğim telefonumu beni tutan kişinin cebinde görebiliyordum. Odama döneyim diye yapmıştı bunu. Tüm gücümle çırpınmam hiçbir sonuç vermezken, beni sürükleyerek odamın içerisine sokmuştu bile.
Bir anda kendimi sırtım duvara sertçe çarpmış halde buldum. Artık karşımda duran Cem’in yeşil gözlerini açık açık seçebiliyor, inanılmaz bir şok yaşıyordum. Hareket bile edemez halde bunu sindirmeye çalıştım. Cem? Ne yaptığını zannediyordu?
Elinin içinde boğulan çığlıklarım arasından “Ne yapıyorsun?!” cümlesi çıkmış olacaktı ki, kısaca güldükten sonra bana baktı. Hareketlerindeki aşırı tuhaflık, bana bir şeyin etkisi altında olduğunu hissettiriyordu.
“Sadece Poyraz’a mı çalışıyorsun, biraz da biz eğlenelim,” deyip güldü. Karşılık vererek tepinmem, vücudunu iyice benimkine bastırarak hareket etmemi engellemesiyle sonuçlandı.
“Korkma biraz eğleneceğiz, çok kısa sürecek,” dedi ve hâlâ elini zorla ağzıma bastırarak eğilip boynumu öptü. Hissettiğim iğrentiyle neredeyse kusacaktım. Cem’in bir eli ağzımdayken bir eli gömleğimi pantolonumun içinden çıkarmış, pantolonumun düğmesine doğru hareket ediyordu.
Gözyaşlarım gözlerimden aşağı sel gibi süzülürken iyice çırpınıp bir çığlık daha attım. Yüreğim korkudan ağzımda atıyordu.
O anda Poyraz, “Odanın kapısı niye açık?” diyerek içeri girdi. Cem anında önümden çekilip hızla arkaya doğru kaçsa da Poyraz bir olduğu yere çöküp ağlayan bana, bir de saçı başı boğuşmam yüzünden dağılmış Cem’e bakarak olayı saniyeler içerisinde çakmıştı.
“Köpeğin teki olduğunu biliyordum da…” dedi Cem’i gömleğini buruşturarak yakaladıktan sonra. Yumruğunu gerip midesine sağlam bir şekilde indirdi. Cem öğürüp Poyraz’ın kolunda devrilince, Poyraz onu tekrar kaldırdı. “Bu kadarını bilmiyordum!” dedi bariz şekilde sinirlenmiş olsa da ayağının rahat bir hamlesiyle Cem’in bacağını çatırdatacak bir tekme atarken.
Ellerimi ağzıma kapatmış hıçkıra hıçkıra ağlarken yaslandığım duvardan kıpırdayamamış, sadece çömelip yere çökmüştüm. Poyraz oğlana gelişi güzel yumruklar sallarken, artık kendi elleri bile kızarmıştı. Hareketleri o kadar rahattı ki, adrenalinini mi müthiş kontrol ettiğinden kavgalara mı çok karıştığından bilmem, hiçbir şekilde yorulmuyormuş gibi duruyordu.
En sonunda Poyraz bayılmak üzere gibi görünen, dudağı ile kaşı kanayan kumral çocuğu çekip kapının önüne doğru fırlattı. Cem yere düşerken birkaç şey devirip yüksek bir şangırtı da çıkarmıştı. Poyraz onu dışarı doğru tekmeledikten sonra, bana doğru koşturup önümde durdu. Bana uzattığı eline bakarken önce geri çekildiğimi görünce, ne yapacağını bilemeden bir süre dikildi.
Bir dakika boyunca sakinleşmem için hiçbir şey yapmadan önümde durdu. “Devrim,” dedi sonra yumuşak sayılabilecek bir sesle. “Gel hadi,” dedi önümde eğilirken. Mavi gözlerini benimkilere dikmiş, kaşlarını çatmıştı. “Bir şey yok.” Elini bana uzatan oğlana bakarken, anlam veremediğim bir güven duygusu benliğimi sardı ve elimi ona uzattım. Poyraz beni elimden tutarak ayağa kaldırdı.
“İyi misin?” dedi beni hafifçe sarsarken. Titriyor, konuşamıyor olduğum için hiçbir şey diyemedim. Gelmemiş olsa neler olacağını düşünmeden edemiyordum. Anın getirdiği korku ve beni kurtardığı için yaşadığım rahatlamayla ona doğru bir adım atıp başımı göğsüne koyarak görüşümü engelledim.
Hiçbir şey görmek istemiyordum. “Tamam, bitti,” dedi Poyraz sırtıma hafif hafif vururken. Gözyaşlarım gömleğini sırılsıklam etmişti. Kollarından birini hafifçe etrafıma sardığını fark ettim. Sürekli bana sakinleşmemi söylüyordu. En sonunda nefes alıp verişim düzene girip sakinleştiğimde, Poyraz omuzlarımdan baskı uygulayarak beni oturttu ve yanıma oturdu.
Cem çoktan kaçıp gitmişti. Poyraz ise çatık kaşlarla, kollarını bacaklarına dayamış duruyordu. “Onun yanına bırakmam. Emin olabilirsin,” dedi. Çenesi kasılmıştı ve mavi gözleri sinirle parlıyordu. Bir gözüne doğru düşen siyah perçemi ile dağınık saçları onu korkunç gösteriyordu. Bu sinirin altında geçmişten bir şeyler daha yattığını mı hissediyordum? Ablası, kız kardeşi tacize mi uğramıştı? O zaman onu kurtaramamış mıydı? Neydi bu?
“Yerinde olsam, kimseye bahsetmezdim,” dedi Poyraz kafasını yana çevirip gözlerimin içine bakarak. Burnumu çektikten sonra ben de ona baktım. Hemen yanımda, yine de aramıza belli bir mesafe koymuş oturan çocuğun baharatlı parfümü burnuma doluyor, bir şekilde bende rahatlatıcı bir etki yaratıyordu. “Birisi ceza alsa bile, diğeri ceza almadan da başarabileceğini düşünür. Sen farkında olmadan işler iddiaya dönüşür. Ayrıca Cem’in babası, okulun en büyük bağışçılarından birisi. Olay duyulursa ve babası yüzünden ceza almazsa, bu sefer her önüne gelenin denemesi an meselesi olur. Sen Cem’le ilgilenmeyi bana bırak,” dedi. Ses tonu gür ve kendinden emindi.
Ona karşı çok minnettar hissediyordum. Fısıltıyla teşekkür ettiğimde, sadece kafasını sallamakla yetindi. Bir dakika daha öyle oturduktan sonra, banyoya gittim. Suyu açıp yere oturdum ve iyice sakinleşmek için birkaç dakika bekledikten sonra, kalkıp yüzümü yıkadım. Gözlerimin ağlamaktan çok fazla kıpkırmızı olmuş yerlerine kapatıcı sürüp, derin bir nefes aldım.
Banyodan çıktığım gibi, şaşırarak, Mert’i mavi gözlü oğlanın başında gardiyan gibi dikilmiş beklerken buldum. Geciktiğim için beni merak edip gelmişti. Bayağı bir yol yürüdüğünden dolayı nefes nefeseydi.
“Hadi, ne oyalanıyorsun şu montunu al çabuk gidelim,” dedi ve o beni kolumdan tutup tüm karşı çıkmalarıma karşı sürüklerken, askılıktaki montumu zar zor alabildim. Bizim kulüp buluşma yerine çoktan gitmişti, geç kaldığımız için sadece üçümüz yürüyorduk. Görünüşe göre Poyraz da bizim kulüpteydi ve o anda odaya gelmesine sebep olarak, montunu almak için dönmüştü.
On-on beş dakikalık yürüyüş boyunca ne yaptığımın farkında bile değildim. Artık titremiyor ya da büyük bir korku hissetmiyor olsam da üstüme ağır bir durgunluk çökmüş, kendimi bu zamana ve mekâna ait değilmişim gibi hissetmeme sebep olmuştu. Üçümüz okul binasından görevliye haber verip çıkmış, okulun biraz uzağındaki başka bir mekâna doğru adım adım yürüyorduk. Hava kararmıştı, sokak ışıkları sokağı aydınlatıyordu.
Olayın şokunu hâlâ üstümde taşımama rağmen, bir yılanın zarif vücudunu andıran kıvrımlı devasa piste, uzun, ince arabalara ve karanlıkta sahayı ışıldatan spot lambalarının tam altına geldiğimizde, ağzım açık bakarken buldum kendimi.
Kendini bu kadar kötü hissederken isteyebileceğim başka bir şey olup olmadığını sorsalardı, olmadığını söylerdim. Yarışan iki araba önümüzden hızla geçip geride esen rüzgârlarını ve kalabalığın alkışları ile tezahüratlarını bıraktı. Görünüşe göre, Yıldız Koleji’nin yarış kulübüne yazılmıştım ve tek kelimeyle şahane bir seçimdi.