19 EYLÜL
“Nasıl oldu bilmiyorum,” dedim önümdeki sırada oturan insan irisi varlığa bakarken neredeyse bağırarak. Tepkilerimi kontrol edebilecek sakinlikte ne yazık ki değildim. “Nakil olmam gerekiyordu. Herhalde bir yanlışlık oldu ya da sistemde bir hata.” Son zamanlarda favori aktivitem olan kafamı sıraya vurarak var olan beyin hücrelerimi de öldürme isteğine iradeyle karşı koydum.
“Başka bir okula nakil yaptıramıyor muyum cidden?” dedim hocaya yavru köpek gözleriyle acınası bir halde bakarak. Bir anda sınıftaki, bana bakarken haddinden fazla neşeli ve heyecanlı görünen otuz erkekten “Hayır!” ve “Gitme!” nidaları yükseldi. Hazırlıkla beraber yaklaşık dört senedir onlarla olan fizik öğretmeni sınıfa bağırdıktan sonra elini sertçe sıraya vurarak herkesi susturdu.
“Nakiller kapandı,” dedi içten bir şekilde sesi üzgün çıkan hoca. “Ne yapabileceğimize bir bakarız ama sanırım bu sene böyle idare etmen gerekiyor.”
‘Bir de yatılı okul,’ dedi midemdeki minik Devrim tatsız bir sesle.
İçimdeki isteğe daha fazla karşı koyamayıp kafamı sıraya bırakırken, öğretmenin güçlü sesini duydum. “Yanlış davranan birisini görürsem, yemin ediyorum size okuldan ben attırırım! Bir kadına gerektiği gibi nazik davranacaksınız.” Sonra sınıftan yükselen mırıltılara karşın masaya elini sertçe vurup fizik dersine direkt dalış yaptı.
Aşırı derecede canım sıkılmıştı. Gözyaşlarımla savaşıyor, içeride biriken tuzlu suyu göz pınarlarımdan sızdırmamak için kendimi zor tutuyordum. Kırk beş dakikalık ders boyunca, her kafamı kaldırışımda mutlaka arkasını dönmüş bana bakan birisiyle göz göze geliyordum, özellikle de şu sürekli mırıldanan gözlüklü ikizlerle.
Şu ana kadar bana bakarken yakalamadığım dört insan: sağ önümde oturan adının Selim olduğunu duyduğum çocuk; sol pencere kenarında sadece siyah, uzun ve dağınık saçlarını gördüğüm çocuk; hoca; bir de hemen önümde oturan ve sağ olsun devasa cüssesiyle milletin radarına yakalanmamı büyük ölçüde engelleyen, okula girdiğim ilk andan beri dramıma şahit olan zebella oğlandı.
Onların bakışları altında ezilip büzülür, 1,75 boyumla olduğu kadar ufalıp yok olmaya çalışırken, ömrümün en uzun kırk beş dakikasını yaşamıştım. Teneffüs zili kuvvetle çaldığında ve bana güven veren idealist, üstelik muhtemelen feminist öğretmen sınıftan çıktığında her şey daha da kötüleşmişti.
En arkadaki sıramda oturmuş, yokmuşum gibi davranmaya çalışıyordum. Bir an için gerçekten saydam olmayı başardığımı düşünmüştüm ama görünüşe göre koca okuldaki tek ama tek kızın sınıflarında olması ile kıvanç duyan erkekler saydamın bile ötesini görebiliyordu. Çok geçmeden, dört taraftan sandalyeler büyük sınıfta, en arkadaki turuncu sandalyesinde büzüşmüş benim etrafıma çekilmişti.
Sandalyesinde ters oturmuş, sık sık spor yapıyora benzeyen kaslı, aşırı bakımlı, saçlarını belli ki büyük bir uğraşla havalandırmış çocuk, yılışık yılışık sırıtıp suratımdan büyük olan elini uzattı. “N’aber?” diye sordu ve ben elini sıkarken ilgiyle eline bakarak, “Ben Esen. Umarım çabuk alışırsın,” deyip tatlı tatlı gülümsedi.
“İsmim Aydın Zeki,” dedi gözlüklü, ergenlikten çıkamamış gibi görünen aşırı sivilceli ikizlerden birisi heyecanlı heyecanlı karşımda dururken. Adının Aydın olduğunu söyleyen ikiz, suratı kendisinin tamamıyla aynısı olan ikizini gösterdi. “Bu da kardeşim, geri zekâlı.”
Şu an için ismi geri zekâlı olan ikiz Aydın’ı ittirerek bağırırken, elimde olmadan gerginliğime rağmen gülmüştüm. Sonra geri zekâlı, kardeşini def ederek karşımda hevesle gülümsedi. “Ben Ayhan, geri zekâlı değil,” dedi.
Tam bir şey söylemek için ağzımı açmıştım ki, “Sevgilin var mı?” diyerek engelledi beni Ayhan. Etrafımda toplanan erkek kalabalığı onu yuhalayarak itekleyip arkalara gönderdi.
“Ben de Cem.” Belli ki tam bir fırlama olan ve diğerlerini ite ite yanıma ulaşan oğlandı bu. Sınıfça sevilmediği bariz ortadaydı. Nedenini merak etmiştim. “Tanıştığımıza çok sevindim hanımefendi.” Sevilmemesine anlam veremememi sağlayacak bir kibarlıkla elimi tutup zarifçe kaldırmıştı. “Sana her konuda yardımcı olurum. Bir şeye ihtiyacın olursa-”
“Gelip bana söyler.” Cem’in lafını birisi bölmüştü. Bu önümde oturan insan irisi çocuktu. Özellikle geneli tıraş olup gelmiş oğlanların arasında upuzun siyah sakalları, kolunu kaldırsa tavana dokunabileceğine inandığım, herkesten uzun boyu, enine kasları ve genişliği ile fazlasıyla korkutucu duruyordu.
“Devrim’in sorumluluğunu ben alacağım,” dedi bana kenardan göz kırparken. İşte bu hareketin tek sebebi, bahçede çimlerin üstüne çöküp anneme ağlarken, “Beş yüz tane erkek beni yerler burada anne, tek kızını kurtlara yem etme anne!” diye bağırmamı gülümsemesini zor tutarak izlemiş olmasıydı. Herhalde içinde bir yerlerde bana karşı sempati ve acıma duygusu baş göstermişti.
“O minik beyinlerinizde hemen ona yaklaşmak gibi bir düşünce oluştuysa önce benimle konuşmayı deneyin,” dedi hepsine ağabeyleriymiş gibi bakarak. İşin tuhafı, herkes de ona ağabeylerine bakarmış gibi bakıyordu. Bu çocuk yüzde beş bin herkesten yaşça büyüktü.
İri çocuk bana doğru eğilip zor duyulan bir fısıltıyla. “Benim iki tane kız kardeşim, üç tane ablam, on üç tane kız kuzenim var. Sen rahat ol,” dedi.
Herhalde bunca kızın arasında ailenin tek erkeği olup da bu kadar, şey, erkeksi kalmayı becerebilmiş oğlana doğru güvenli bir rahatlık hissederek oturduğum yerde kaykıldım. Bazı insanlara ilk saniyeden kanınız kaynardı.
“Niye sen alıyormuşsun acaba Mert?” dedi Cem sıralardan birisine atlayıp gerçek yüzünü gösterirken. Alaycı, ukala suratına bakınca neden sevilmediğini net bir şekilde anlayabilmiştim. “Hiç kız arkadaşın mı oldu, bir kızla nasıl ilgileneceğini nasıl bileceksin acaba?” deyip gözlerini kısarak baktı Mert’e.
Belli ki aralarında süregelen bir soruna bahane olmuştum.
Mert bariz bir şekilde sinirlenip, “Senin gibi her gün başka kıza yürüyüp takılacağıma böyle olsun!” diye bağırdı Cem’e. Belli ki normalde de çok olaylı olan sınıf, şaşkın bakışlarım arasında birbirine girerken bir anda herkes bağırmaya başlamış, birileri Cem’i tutmuş, birileri de Mert’i daha çok tutma çabasına girmişti ama tek başına üç-beş kişiyi devirebileceğinden emindim.
“Kessenize sesinizi!” Derin ve tok bir ses sınıfta çınlamıştı. Sol pencere kenarında oturan, ders boyu kulaklıklarından duyduğum kadarıyla sadece rock müzik dinleyerek camdan dışarıyı izlemiş olan çocuktu bu. O kalabalığa doğru yürürken sınıftakiler hafifçe kenara kaçışmış, herkes irkilmişti.
Yaydığı elektrik bugüne kadar görmediğim, bambaşka bir olaydı. Sinirle kasılmış kemikli çenesi, uca doğru inceliyordu.
Simsiyah dağınık saçları, etrafına yaydığı yoğun karanlık auranın yanında hiçbir şeydi. Gözlerinin önüne düşmüş, kesmeye bile üşeniyormuş gibi göründüğü uzun dağınık saçları bir gözünü kapatmış, diğerini açıkta bırakmıştı. O buz mavisi göz ise, oradaki herkesi yok edebilecekmiş gibi bakıyordu.
“Hiç mi kız görmediniz zekâ yoksunları?” diye sordu sert bir sesle, ortamdaki herkesle buz mavisi gözlerini kırpmadan göz teması kurarak. Karşısındakini öldürebilecekmiş gibi göründüğünü düşündüğüm bakışlarının yanı sıra, gerçekten de herkesi öldürebileceğini ve bundan büyük zevk alacağını hissetmiştim. “Sıradan bir kız erkek lisesinde sınıfınıza düştü diye ne bu kargaşa? O da ömründe görmediği ilgiyi görüyordur herhalde.”
Oğlanlar birbirleriyle bakışıp bir adım gerilerken, bu çocuğun sınıfın üstünde nasıl bir etkisi olduğunu fark etmiştim. İnsanlar ondan korkuyordu. Bense şu anda ondan nefret ediyordum. Sıradan bir kız? Ömründe görmediği ilgi? Sanırsınız bile isteye, elimi kolumu sallaya sallaya erkek lisesine gelmiş bu ilgiyi aranıyordum. Hayır! Bu okula isteyerek gelmemiştim. Burada kendi isteğimle bulunmuyordum. Üstüne üstlük, şimdi bana yönelmiş olan buz mavisi gözlerden çıkan buz gibi bakışları hak edecek hiç ama hiçbir şey yapmamıştım.
Oğlan, “Dağılın!” diye sertçe çıkışıp birilerine omuz atarak aralarından geçti ve ben daha ona cevap veremeden sınıftan çıkıp gitti. Sonra, kocaman bir şakanın ortasına düşmüşüm gibi, herkes gerçekten de onun isteği üzerine dağıldı. Ardından ders zili çaldı ve oğlan sınıfa tekrar teşrif etmezken, bütün dersi sinirden gelen ağlamamı engellemek için önümdeki sırada oturan Mert’le sohbet ederek geçirdim.
***
Mert, herhalde, ömrümde en hızlı ısındığım insan evladı olma statüsünü elinde tutuyordu. Bana verdiği saçma sapan öğütleri dinlerken, ona karşı tarifsiz bir sempati hissetmiştim.
“Kimseyle muhatap olma,” diyordu ciddi ciddi. Başka birisine korkunç gelecek suratı nedense bana inanılmaz sevilesi gelmişti. “Sana sahip çıkacağımı söyledim, ciddiyim ben. Küçük kardeşime aşırı benziyorsun. Bak kimseye kendini kullandırtma.” O suratına bakıp çizgi filmlerdeki şirin devlerden birisine benzediğini düşündüğümden habersiz anlatıyordu. “Dikkat et, adın kimseyle anılmasın. Bizim okulda dedikodular ışık hızında yayılıyor. Bir duyan olursa üstüne üşüşür. Yıllardır doğru düzgün kız yüzü görmüyorlar, kaç yılın birikimi var buradakilerde.”
“Tamam, tamam,” demiştim gülmemek için kendimi zor tutarak. Herhalde kız kardeşlerine sahip çıkıp kötülüklerden korumaya çalışmakta master yapmıştı, çünkü gün sonuna kadar bana türlü türlü, kimi çok mantıklı kimi dünya saçması şeyler anlatıp, erkeklerin nasıl dikkat edilmesi gereken varlıklar olduğunu söyleyip durmuştu. Güçlü duruşunun altında şapşal ve oyuncu bir kişilik yattığını anlamam ise bir saatten fazla zamanımı almamıştı.
Bütün hocalarla ve sınıf arkadaşlarımla tanışmış, teneffüslerde kendimi çok geçmeden keşfettiğim, iki derslik arasında kalan koridorda gizlemiş ve beni gören her oğlanın göstermekte olduğu aşırı ilgiden ustaca kaçarak geçirmiştim. Şimdi, okulun binasına geçişi bulunduğunu öğrendiğim yatakhaneye doğru yürürken ise kafamda tek bir düşünce vardı.
O dersten sonra bir daha görmediğim buz çocuk.
Kafamda ona söyleyecek bin bir türlü cümle kurmuştum. Her ders başlayışında sınıfa girsin de onu bir güzel iğneleyeyim diye beklemiş, gelmeyince en sonunda vazgeçmiştim. O yüzden onun yerine kendi kendime söyleniyordum.
“Geri zekâlı,” diye söylenerek yürüdüm koridorda. “Ömrümde görmediğim ilgiymiş.” Sinirli sinirli attığım adımlarım her iki metrede bir lamba yerleştirilmiş, yan yana odalarla dolu yatakhane binasının koridorunda yankılanıyordu. “Yok bu tipleymiş, çok yakışıklı sanki beyinsiz.”
‘Fena değildi yalnız,’ dedi midemdeki minik Devrim, elini prenses bir şekilde öne uzatıp tırnaklarına bakarken. Midemi yumruklarken bir kere daha minik Devrim’den nefret ettiğimi düşündüm.
“Doğduğuna pişman ederim onu,” dedim 405 numaralı odanın kapısına gelince. Oda numaraları 300’den başlayıp bu şekilde devam ediyordu. Benim odamsa görünüşe göre ikinci kattaydı. Beynimde bin bir türlü hakaret ve aşağılama dönerken, odaya doğru düzgün bakmadan içeri daldım ve yataklardan birisine kendimi fırlattım. “O mavi gözlü çocuğu bir yalnız yakalarsam-”
“Ne yaparsın?” dedi birisi ve olduğum yerde korkudan hıçkırarak tavana kadar sıçradım. Banyodan çıkmış, elinde diş fırçası ve eşofmanla duvara yaslanmış dikilen bu kişi, saatlerdir sinirden kudurmama sebep olan kişiydi. Ani şok yüzünden yüreğim küt küt atarken ona şaşkın şaşkın baktım. “Ben, şey, yani…” dedim kanımda dolanan adrenalin yüzünden konuşmayı beceremeyerek.
“Evet, her neyse, yatağımdan kalkarsan oturacağım...” dedi aşırı rahat, umursamaz bir tavırla. Daha ne yaptığımı bile fark etmeden, cam kenarındaki yataktan kalkıp otomatik bir şekilde duvar kenarındaki yatağa yürüdüm.
Oğlan kendini gayet evinde hisseden bir rahatlıkla karşımdaki yatağa oturup ikimizin de konuşmadığı bir dakika boyunca dikkatle beni izledi. “Beni yalnız yakaladın, buyur ne yapıyorsan,” deyip pis pis güldü, mavi gözleri alayla kısıldı.
Tek gözüm seğirecek kadar sinirlenirken, ona hayatımda gördüğüm en iğrenç şeymiş gibi baktım. Beni sinirlendirebilmek için yaptığının farkında olduğum alaycı yorumunu cevapsız bırakarak, ona istediğini vermemek için bütün irademi kullandıktan sonra konuyu değiştirdim.
“Yanlış odaya gelmişsin bu arada, yolu bulabilecek kadar bile beynin yok mu?” dedim sertçe. “Burası benim odam, rica etsem...” Saçlarımı omzundan geriye atıp ona git tarzı bir işaretle kapıyı gösterirken, bir yandan da kazanmış bir tebessüm yolluyordum.
“Senin odan mı?” dedi dik dik. Tek kaşını kaldırıp bana ters bir şekilde baktı. Komodinin üstünde duran anahtarı alıp üzerindeki 405 yazısını gösterdi. “Kimin beyni olmadığı net değil mi? Üç yıldır falan benim odam çünkü,” dedi, sanki ne dediğini anlayabilecek zihinsel kapasitesi olmayan birisiyle konuşur gibi her kelimeyi tane tane söyleyerek. Daha sonra ben orada bile değilmişim gibi bir gevşeklikle gerindi ve sırtüstü yatağına yatıp telefonuyla oynamaya başladı. Belli ki gitmemi bekliyordu.
Böbreklerim adrenalin salgılar, hücrelerim içerde birbirleriyle kavga eder, kanımda sinir dolaşır, beynim kablolarını çözüp fişini çekerken, titreyen ellerimle anahtarımı havaya kaldırdım. Acaba sinirden yanlış odaya mı gelmiştim? Öyleydi her halde, değil mi? Devrim’dim ben. Böyle küçük şakalar yapardım ara sıra. Değil mi?
Oysa elimde tuttuğum anahtarın yazı yazan bölümünü çevirince gördüğüm görüntü hiç de öyle söylemiyordu. Boğazımı temizleyip oğlanın yan yan bana bakmasına sebep oldum. Anahtarımı kaldırıp üstünde yazan 405 yazısını gösterdim ona. Bitmeyecek gibi gelen bir dakika boyunca süren ama bende yarattığı yankı ile en az 30 dakika vereceğim sessizlik sonucu, sesimi zar zor bularak konuştum. “Yani aynı odada mı kalacağız?”
Oğlan bana bakarak, şimdiden en gıcık kaptığım hareketi ilan ettiğim şeyi yapıp dudaklarının tek tarafıyla gülümsedi. “Çok mu hoşuna gitti?” Beni geçtim, yaşadığım şaşkınlık onun çok hoşuna gitmiş gibi görünüyordu.
Yüzümü buruşturup, oturduğum yerden ayağa fırladım. “Hayır!” diye bağırdım çocuğa kükreyerek. Hoşuma falan gitmemişti! Böyle bir şey nasıl hoşuma gidebilirdi acaba?! Çıldırma noktasına geldiğimi ona belli etmemek için çırpınsam da yine bağırarak, “Gidip müdürle konuşacağım!” dedim ve hışımla arkamı dönüp yeri kırarcasına yürümeye başladım.
Ben kapıyı çarpıp çıkmadan bir saniye önce kahkaha atıp, “İyi şanslar o zaman,” dediğini duydum.
***
Müdürün okulda olmayışı, yetkili birisini arayarak okulda dolanışım, gördüğüm birkaç kişiye bağırışım, en sonunda kendimi yatakhanelerle ilgilenen yetkili kişinin odasında bulmamla sonuçlanmıştı. Sadece gidip uyumak istiyormuş gibi görünen adam, koltuğunda oturup bana defolup gitmem için yalvaran gözleriyle baktı.
“Ben…” dedim son on dakikadır açıklamaya çalıştığım şeyi anlamıyor oluşu yüzünden sesim titreyerek. Eminim ki suratım şu anda taze ve tatlı bir domates rengindeydi. “Bir erkekle…” Devam etmeden önce sakinleşmeye yaraması gereken ama bir halta etki etmeyen bir nefes aldım. “Aynı odada kalamam beyefendi.”
“Ama-” diye başlayan, yine söylediğim her cümleye verdiği aynı cevabı verecek olan miskin adama zihinsel çöküş yaşayarak çıkıştım.
“Anlıyorum tamam ama küçücük çocuklar değiliz ki biz! 17 yaşındaki bir kızla erkek nasıl aynı odada kalır, nasıl?!” diye cırladım sandalyelerden birisine kendimi bırakarak. Sanırım tansiyonum düşmüştü ya da sonunda acıyla, yavaşça can veriyordum.
“Oda arkadaşın 18 yaşında sanırım,” dedi adam bana sanki önemli olan şey buymuş gibi.
“Bu-” dedim kulaklarıma inanamayarak. “Ya siz-”
“Bak,” dedi altıncı kez aynı açıklamayı yapmaya başlayarak. Kendimi tamamen bıraktım ve ipleri kesilmiş bir kukla gibi sandalyeye yığıldım.
“Söylediğim gibi, son anda kayıt yaptırdın. 405 numaralı odadaki çocuk da okuldan kaydını aldırdı. Bir tane boş yer var, anlıyor musun?” Balığa benzeyen suratında taşıdığı tek duygu benimkinden bile yoğun olan bıkkınlıktı. “Bir tane boş yer var, sen de son anda geldiğin için mecburen oraya yerleştiriliyorsun. Burada bir sıkıntı mı var? Anlatamıyor muyum?”
“Ben-” dedim güçsüzce konuşmaya çabalayarak ama bana fırsat vermeden sözümü kesti.
“Söz veriyorum senin için bir şeyler ayarlarım, tamam mı?” Sandalyesinden kalkıp yanıma geldi ve beni itekleyerek kapıya yollamaya başladı.
“Ama-” diye başlayan direnişim kapıya doğru inatla itilmemle bölünüyordu.
“Bir-iki hafta idare et. Ne bileyim, buluruz bir yer. Odaya dönebilecek yer var mı diye kulüp odalarına bir bakarım,” dedi tamamen samimiyetsiz gelen ve hiçbir şekilde inanmadığım sözleri sarf ederek beni odasından yollamaya çalışırken. Adamın çabasına inatla direnmeye çalışarak çırpındım ama sonuç nafileydi.
En sonunda, titreyen dudaklarımla kapısının önünde dikildim. “405 numaralı odadaki çocuk neden ayrıldı?” diye sordum bari onu söylesin diye umarak. Bunu neden sorduğumu bile bilmiyordum. Herhalde, hiçbir şey
yapamadığım ve hiçbir şey bilmediğim şu durumda, en küçük bilgi kırıntısı bile kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacaktı.
Adam bana içi geçiyormuş gibi gelerek nefesini verdikten sonra, elini soluna atıp kütüphaneden bir öğrencinin muhtemelen burada özel tutulan dosyasını çıkardı. Sayfalarını biraz karıştırıp, kapıyı yüzüme kapatmadan önce konuştu.
“İstediği oda değişimini bir türlü yapmıyormuşuz ve oda arkadaşına daha fazla dayanamıyormuş.”
***
Artık gözyaşlarımı tutamıyordum. O salağı sınıfta çekeceğim yetmezmiş gibi bir de aynı odada mı kalacaktım? Evet defalarca Doğanaylar’da kalmıştım, o da sayısız kere bizim pijama partilerimize katılıp bizimle yatıp kalkmıştı ama çocukluk arkadaşım olan birisiyle, doğduğundan beri ailesinin elinde olduğum birisiyle, hiç tanımadığım bir yabancıyla yaşamak arasında dağlar kadar fark vardı. Hele de bu kadar dayanılmaz, delirtici bir kişilikle…
405 numaralı odadan kaçan çocuğu düşündüm ağlarken. Herhalde o da şu lanet yatakhane görevlisine derdini anlatmaya çalışıp kendini dışarı fırlatılırken bulmuştu… Burnumu çeke çeke kapının önünde durdum. Benim sonum da bu oğlan yüzünden eğitim hayatımı bırakıp cidden inşaatta çalışmak mı olacaktı acaba?
‘Sarı baret seni şişko gösterir,’ diyen minik Devrim ile beraber gözyaşlarım sel olup akmaya başladı. Ağlamaktan yüzüm gözüm şişmiş, gözlerim kıpkırmızı olmuş acıyor ve sümüğüm akıyordu.
Ayaklarımı pat pat vurarak odaya giriş yaptım. Bütün ışıklar kapalıydı. Odadaki büyük pencerenin önündeki tül perdeden giren az ışık hariç, içerisi kapkaranlıktı. Üstümü bile değiştirmeden el yordamıyla bavulumu buldum. Annem acımı hafifletme adına eşyalarımı önceden getirip yerleştirmişti. Hiçbir yardımı olmamıştı gerçi.
Bavuldan tokamı bulduktan sonra uzun kumral saçlarımı tepemde toplayıp, kendimi yatağa bıraktım ve karanlıkta hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Hayatımın en uzun günlerinden birisi olmuştu. Beni neyin beklediğini, bu cehenneme nasıl düştüğümü bilmiyordum. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilmiyordum. Her zaman çokbilmiş olan ben, şu an hiçbir şey bilmiyordum.
Karanlığın rahatlatıcı etkisi gündüz insanı olan beni bile içine çekerken, beynimin içerisinde küçük çaplı bir kasırga yaşanıyordu. En sonunda karanlığın ve vücudumdaki su oranını %70’ten %50’ye indirmemi sağlayan ağlama seansımın sonucunda, mayışıp yatağın bir köşesinde uykunun güvenli kollarına daldım.
Sabah, gözlerimi uyan dercesine zorlayan güneş ışığıyla yeni güne merhaba dedim. Yüzüme vuran güneş o kadar sıcaktı ki, sanki pencere kenarındaki yatakta yatıyordum. Esneyip yanağımı kaşırken uyuşuk uyuşuk gözlerimi açtım. Gerçekten de pencere kenarındaki yatakta ben yatıyordum ve belimin hemen üstüne gelişi güzel atılmış kocaman, ağır bir kol vardı.
Gözlerim saç diplerime kadar açılırken robotik hareketlerle doğrulup sağ tarafıma baktım. Kuzgun karası saçlı çocuk, saçları yastığının üstüne dağılmış, güneş beyaz teninden yansırken, güzel güzel, huzurla uyuyordu. Bu anı gerçekten yaşadığımdan emin olamayarak baktığım bir saniye sonunda, camları kırabilecek kuvvette bir çığlık atarak onu tüm gücümle yataktan aşağı yuvarladım.
En aşağı 1,85 üstü olabilecek boyu ve yapılı vücuduyla yere düştüğü gibi devasa bir gürültü çıkartıp uyandı. Bir anlığına uykuluyken bir saniye sonra ayılarak şaşkın şaşkın bir bana bir yatağa baktı. Sonra aynı anda konuştuk.
“Yanımda ne işin var!”