İçeriğe geç

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 1 · 14 dk okuma

Devrim (Erkek Lisesinde Tek Kız)

Bölüm 1

1

19 EYLÜL

Devrim Altun. Bu benim. Devrim ismini hakkıyla taşıyorum, çünkü ‘devrim’ sayılabilecek işlere imza attığım söylenebilir. Mesela, ben yatılı bir erkek kolejindeki tek kızım.

∞

Kader denen kavramın benimle yıldızı hiçbir zaman barışmamıştı. Bir ay boyunca gece gündüz hazırlandığım voleybol turnuvası, bir gece önce iptal edilirdi. Giymeden önce son güne kadar dolapta sakladığım beyaz elbiseyi giydiğim gibi üstüne vişneli meyve suyu dökülürdü. Eninde sonunda birisinden hoşlanmayı becerebilirsem, en yakın arkadaşıma âşık olurdu.

Tüm hayatım, genel olarak böyle geçmişti.

Şimdi de, hareketsizce dikildiğim noktada, esen hafif meltem kumral saçlarımı uçuştururken, ne yapacağımdan veya nasıl bir tepki vereceğimden emin olamayarak etrafıma bakınıyordum. İçimde tarifsiz bir boşluk hissi, benliğimde fırtına öncesi sessizliği andıran saçma bir durgunluk vardı. Okulun şu an bana sinir bozucu gözüken mavi duvarları benimle dalga geçiyor, güneşin oluşturduğu ışık huzmeleri gözlerimi kamaştırıyor ve kapanan gözlerimi bir daha da açmak istemiyordum.

Huzurun havaya kanatlarını gerdiği, gökyüzünün en anlamlı tonlarla damla damla masmaviye boyandığı, bahçeden düzensiz ama güzel bir melodiyi andıran kuş cıvıltılarının, etrafta dolanan kedilerin neşeli seslerinin duyulduğu, yemyeşil ağaçların rüzgârla dans ettiği müthiş bir gündü bugün.

Böyle güneş ile parıl parıl, böyle güzel bir günde benim ruhumdan kulaklarıma kadar gelen üzücü bir şarkı çalıyordu oysa. Belki de bu şarkının sözleri talihsizliğin kitabını yazmış bir şahıs olan benimle ilgiliydi. Talih kuşu yüzüme hiç gülmemiş, olsa olsa dalga geçmek için üstüme sıçmıştı.

“Anne,” dedim sesimi vücudumda bir süre arayıp, zar zor bulduktan sonra.

Okulun bahçesinde çeşit çeşit, kimi sakallı kimi köse, uzunlu kısalı, kilolu zayıflı, geneli beyaz gömlekli, kravatlı, bazıları ise sivil oğlanlar dolanıyordu. Kalabalık bahçedeki sayısız insan birbirine çarpmadan ilerleyen karıncaları andırıyordu. Aileleriyle bir köşede oturan ve ilk gün heyecanı yaşayan yeniler vardı, arkadaş gruplarını yaz tatilinden sonra ilk defa gören, sevinçle kahkaha atan oğlan grupları da. Acaba ben neden, sevince yakın bir duygu bile hissedemiyordum? Sevinci geçtim, sevinç kelimesindeki S harfi kadar bile neşeli değildim.

“Anne, burada neden hiç kız yok?” diye sordum bozguna uğramış bir şekilde şaşkın şaşkın etrafıma bakınarak. Şu anda kameraya alınsaydım, surat ifademle internette izlenme rekorları kırabilirdim. Ayrıca hiçbir şekilde kıpırdamadığım için devrim.jpg olarak da başarılı olacağımdan emindim.

“Şey Devrim…” dedi annem sıkılgan bir tavırla derin bir nefes alırken.

Annemin mimikleri hakkında sözlük hazırlayabilecek kadar bilgiye sahip bir insan olarak, şu anki vaziyeti boğazıma bir yumrunun oturmasına sebep olmuştu. Ani tepkilerimle bilindiğimden benden bir adım uzaklaşan annem, aynı duyguyu tekrar başarıyla vererek konuşmaya devam etti.

“Nakillerde… Nasıl oldu bilmiyorum ama bir hata olmuş. Erkek lisesiymiş kızım burası.”

“Ne?” diye sordum hayal meyal.

“Erkek lisesi. Yıldız Erkek Koleji,” dedi annem temkinli bir şekilde benden bir adım daha uzaklaşırken.

“Ne?” diye sordum tekrar, lakin bu sefer, sonrasında operacıların bile zorlanacağı kadar kuvvetli, sekizinci oktavdan bir çığlık da atmıştım.

Neyse ki kötü kararlar anlatılmaya değer iyi hikâyeler yaratırdı.

***

“Taner Canbaş!”

“Burada!”

“Poyraz Çağan!”

“Burada!”

“Esen Demir!”

“Burada!”

“Devrim Altun!”

“Burada!”

Duvarları da okulun dışı gibi maviye boyalı, ben bir erkek lisesiyim diye haykıran bir sınıftı içinde bulunduğum. Turuncu sandalyeler ve krem rengi sıralar, beyaz bir tahta, önünde öğretmenin akçaağaç rengindeki masası. Duvarlara kazınmış saçma sapan espriler, kopyalar, üstleri defalarca boyansa da hiçbir şeyi saklayamıyor gibi görünen duvarlar. Tavanda ayak izleri, arka tarafta öğretmenlerin fark etmediği ama belli ki sigara saklama yeri oluşturmak için kırılmış beton, sağ köşedeki dolap ile gizlenmeye çalışılmış zemindeki yanık izleri.

İşte bu kadar hareketli bir sınıfta, iğne atsam yere düşmesi duyulacak kadar mükemmel bir sessizlik olmuştu.

Otuz tane kafadan, her nasıl oluyorsa tek bir çıt bile çıkmıyor, kimse bana şaşkın ama meraklı bir ifadeyle baktığı yerde kıpırdamıyordu bile. Şu kareyi fotoğraf karesinden ayıran tek şey, her şeyin yaşanıyor olmasıydı. Bu mükemmel bir oyunculuk ya da şaka değildi, karşımdaki şaşkın suratlar ciddiydi. Çünkü sınıflarında konuşan, en incesinden bir kız sesiydi.

Sınıfa geldiğimden beri ayrılmadığım yerimden, üstümdeki kapüşonluyu burnuma kadar çekip kafamı koluma yasladığım yerden yavaş yavaş acıyla kalktım. Sanki kocaman bir öküz gelip ‘ağırlığımın birazını buraya bırakayım’ diyerek omuzlarımı seçmiş gibi, gömüldüğüm yerden doğrulmak bana dünyanın en zor işi gibi görünmüştü. “Burada,” dedim ses tellerimde güçlü çıkabilecek bir ses bulmaya çalışarak konuşurken.

11/A’nın listesini son bir kere doğrulamak için inceleyen öğretmen, “Eee…” dedi bütün mukavemeti bozguna uğramış bir şekilde bana bakarken. Siyah, büyük gözleri boş bir bakışla üstümde dolanıyor, öğretmen kelimelerin bittiği o hayali dünyaya ulaşmış gibi görünüyordu. Ağzı yuvarlak şeklini almış halde, düşüncelerini netleştirebilmek için vakit kazanmak ister gibi sağı solu inceledi. Sonunda masasına tek kolunu dayayıp kaşlarını şaşkınlıkla çatarak bana odaklandı. “Bir yanlışlık oldu herhalde. Kızım burası şey-” dedi hoca cümlesini bitiremeyerek.

“Evet, biliyorum, erkek koleji,” dedikten sonra öne düşen omuzlarımı kaldırıp, üç yaşındaki bir çocuğunki gibi büzülmeye çalışan dudaklarımı engelledim.

“Ben…” dedim ağlamak istiyor gibi hissederek. “Ben-”

“Sen nasıl geldin buraya?” diye sordu, saçmalamak suretiyle başladığım konuşmamı neyse ki bölen, önümde oturan zebella gibi çocuk. Hayatımda gördüğüm en iri yarı insanlardan birisi olmalıydı. Yara bere içerisindeki kolları dövmeli, sakalları birbirine karışmış, en iyi ihtimalle bile benden iki üç yaş büyük olan bir oğlandı. Dışarıda anneme erkek okulunda nasıl senenin sonunu getireceğim, bunun kamera şakası olup olmadığı, çünkü öyleyse hiç komik bulmadığım ile ilgili yorumumu, ayrıca olduğum yere oturup çığlık atmam ve somurtmamla sonuçlanan bağırtımı büyük bir sakinlikle bizden iki metre ötede sigara içerek dinlemiş oğlandı bu.

“Ben…” dedim tekrar, cümlemin sonunu bir türlü getiremiyordum.

Ben buraya nasıl mı gelmiştim?

16 EYLÜL

“Kim tutar seni, bas gaza,” diye şarkı söylerken, kamyoncu gibi kolumu dışarı çıkarttığım arabamda keyifle sallandım. Daha doğrusu, bu olaydan hiçbir haberi bulunmayan sevgili babamın arabasıyla. Parmaklarımın altındaki direksiyon bana canlı olduğumu hissettiriyor, beyaz ayakkabılarımın hemen tabanında duran pedal, sanki gaza basmamı istiyormuş gibi ayağımı gıdıklıyordu. Eğer arka koltukta bir bacağını arabanın arkasına, diğerini de fiziksel olarak mümkünlüğünü sorguladığım bir yere atmayı becerebilmiş arkadaşım Nilay, beşinci uykusunda olmasaydı şu anda gazı köklemiştim bile.

“Yollar senin, hiç durma,” dedim rezalet sesimle. Keyfime diyecek yoktu. Güneş gözlüklü havalı ya da en azından havalı sandığım görüntüme dikiz aynasında bakıp sırıttım. Saçlarımı bir diva edasıyla omzumdan geriye attım. “Devrim Altun fenasın kız.” Direksiyonu sola kırıp okulumun olduğu yola dönerken aynada kendime göz kırptım, tabii ki güneş gözlüklerim yüzünden bir halt görememiştim.

Hâlâ dikiz aynasına bakarak arabayı Nilay için beşik mahiyetinde bir yavaşlıkla sürerken, gözüm aynadan hemen arkamdaki yarış arabasına takıldı. Sanki beni bir yarışa davet eder gibi zikzaklar çiziyordu. Hızla yanımdan geçerek beni solladıktan sonra, tekrar yavaşlayıp arabasını benimkinin yanında aynı hızla sürmeye başladı.

“Sabır,” diye mırıldandım arabaya kaşlarımı çatarak bakarken. Nilay’ı uyandırmama isteğiyle yavaş bir şekilde sürmeye devam ettim. Ama tabii ki sabrımı zorlamaya yukarıdan emir almış insanlar silsilesine bir tanesini daha ekleyerek, hemen yanımda süren arabadaki oğlan arabasının camını indirip bağırdı.

“Korktun mu prenses?”

“Babandır prenses!” diye bağırdım çabuk zıplayan sinirime engel olamayarak. Güneş gözlüklerimi yukarı kaldırıp saçlarımın arasına sokarak oğlana arabasını delebilecek kuvvette sert bakışlar fırlattım.

“Babam mı?” dedi gıdaklar gibi bir kahkaha atıp tahrik edici şekilde arabama yaklaşırken.

“Zaten seni büyüterek ömrünün en ağır hakaretini yaşamış kadına bir de ben laf söylemeyeyim,” diye bağırdım direksiyona zar zor tutunup ona layığıyla laf atabilmek için neredeyse camdan aşağı sarkarak. Ne yazık ki, aşırı dobralık, hazır cevaplık ve ağzıma gelen lafı katiyen tutamamak gibi majör sorunlarım vardı.

Çocuk bana bozulduğunu suratının her çizgisinden okuyabildiğim bir bakış atıp, arabasını sağa kırarak üstüme sürdü. Camdan sarktığım için zar zor içeri çekilsem de neredeyse kolumu kırıyordu.

Az daha kolumdan olmanın şokunu atlattıktan sonra, “Sorunlu musun?!” diye ciyakladım olduğum yerde tepinerek.

“Annendir sorunlu.” Dünyada olabilecek en pis gülüşe eşlik eden gıdaklayışlarını ortaya saçarak yanıtladı beni. “Basit bir yarışa bile cesareti olmayan bir kız yetiştirmiş.” Derken, arabasını gürültüyle hızlandırıp bir anda aramıza büyük bir mesafe koymuştu.

‘Devrim, yakışmıyor böyle, cesaretsiz diyor falan,’ dedi midemde yaşayan minik Devrim.

Ara sıra, hatta çoğu zaman bana yorumlar yapan, çoğu zaman da beni aşağılayan, midemde yaşattığım küçük bir Devrim vardı. Her ne kadar onu öldürmeyi istemiş olsam da yemek yemeyi asla kesmeyen bir obur olduğum için gün geçtikçe güçlenerek midemde hayatını sürdürmeye devam ediyordu. Neyse ki, Pınar’ın pek çok kez benden nefret etmesine sebep olan bir şeye, hızlı bir metabolizmaya sahiptim de minik Devrim’i öldürmeyi beceremesem de zayıf kalmayı becerebiliyordum.

Sinirlerimin beynimde hoplayarak dans ettiğini hissettim. “Ya, sen misin bana korkak diyen..,” diye mırıldandım kendi kendime ve vitesi atıp gazı sonuna kadar kökledim.

Bütün lise hayatım evimin ve okulumun da bulunduğu Kadıköy civarındaki arka sokaklarda, kimin arabasını bulduysam onunla yarışmakla geçmişti. Bu zekâ küpü başlatmaya çalıştığı yarıştan kaçacak korkak birisini beklediyse, ne yazık ki o kişi ben değildim.

Oldukça ağır uyuyan, top patlasa uyanmayacak olan Nilay arka koltukta minicik bir homurtu çıkartırken, onu hiç umursamayarak arabamı beyaz arabalı beyinsizin yanına yaklaştırdım. Onunla dalga geçer gibi arabanın motorundan ses çıkarttırdıktan sonra, gazı kökledim ve pis oynayıp sağ taraftan önüne geçtim. Sinirlendiğini sürüşünden bile anlayabildiğim oğlan ise tıpkı benim gibi gazı kökleyerek yanımdan ışık hızında geçti.

İçimden sinirli nidalar atarak ben de gazı kökledim ve sağa dönen büyük bir viraj gördüğümüzde, oğlan arabasını drift yapmak için hazırlayıp döndü. Panikle elim ayağım birbirine dolanırken drift yapma çabam, arabanın tuhaf sesler çıkararak savrulması ve arka koltukta uyuyan Nilay’ın arabanın şiddetli yalpalaması ile uyanıp her zaman yaptığı şeyi yaparak, dudaklarını titrettikten sonra çığlık atması ile sonuçlandı.

Fakat o kadar gergin bir anımdaydım ki, Nilay’ın çığlığı beynimde en tatlı uykunda çalmaya başlayan alarmın etkisi yaratmış ve iyice saçmalamama sebep olmuştu. Nilay’ın bağırtısına benimkisi de katılırken, kendimi arabanın kontrolünü kaybedip tellere son hız yönelirken buldum. Okuduğum çok saygın, çok elit, biricik okulumun tellerine.

İkimizin gürültüsü de birbirine karışırken freni köklesem de güvenlik kabinine çarparak bir kısmını havaya uçurmuş, yola koydukları süsleri yerle bir etmiş ve en kötüsü ise, oryantasyon için okula erkenden gelen dokuzuncu sınıf bir kızın direkt üstüne sürmüştüm. Arabanın içerisinde savrulurken tüm gücümle frene bassam da araba korkudan gözleri fal taşı gibi açılmış, olduğu yerde hareketsiz kalmış kıza bir nokta niteliğinde hafifçe vurmuştu.

Kız o kadar korkmuştu ki, bir anda arabanın önünde yere yığılmış ve etraftaki diğer öğrenciler ile müdürün bahçeye koşturmasına sebep oldu.

Nefes nefese kalmış, saçım başım birbirine dolanmış halde hâlâ direksiyonu bir daha bırakamayacakmış gibi sıkı sıkı tutarak önümdeki kargaşayı izlerken, arkadan Nilay’ın sesi geldi.

“Galiba eğitim hayatımız bitti.”

***

“Ne yapmalıyım?” diye sordum masayı kollarımla kaplayarak uzanıp, neredeyse kendimden geçecek kadar uzun süre nutuk dinlediğimden dolayı baygınlık geçirirken. Üç saattir bana söylenen tüm sözleri dinliyormuş gibi görünmeye çalışırken ahşap masadaki çizgileri saymış, güneşin odaya hangi açılardan girdiğini hesaplamış, dört bardak soda içmiş, üç defa tuvalete gitmiş, sekiz defa da sandalyeden düşüp sıkıntıdan yere yapışma tehlikesi geçirmiştim.

“Bence inşaatta çalışmalısın, olay öyle bir siciline işlendi ki başka bir okulun seni alacağını düşünmüyorum,” dedi, dirseklerini masaya dayamış, suratını da ellerinin arasına koymuş, önündeki belgelere nefretle baktıktan sonra bana sinir bozmak amaçlı sevimlice gülümseyen aile avukatımız.

“Bu adamı özellikle mi arayıp buldun?” dedim anneme, elimle avukatı göstererek. Beynim içeride artık jöle kıvamına dönmüş, halay çekiyordu.

“Alanında en iyilerinden olan ve başını şimdikinden bile daha büyük bir belaya girmekten kurtaran avukattan mı bahsediyorsun kızım? Gerçekten, nereden buldum acaba…” dedi annem bana ters bir bakış atarak. Ona somurtup burun kıvırdım.

Bizim evin mutfağında oturmuş, aile toplantısı yapıyorduk. Her zaman yurtdışında çalışan babam tabii ki yoktu. Bir tanecik annem ise, çoğunlukla dalgın ve şaşkın bir bireyken, şu anda nadiren gördüğüm yüzünü göstermiş, gerçekten sinirlenmişti.

“Bak anne, babamın arabasıyla okulun arka bahçesine dalmış olmam benim suçum değ-” diye başladığım sözümü aile avukatımız Caner Engin alaycı bir tavırla kesti. “Arabanın mı suçu hayatım?”

Tek gözümü kısarak adama ölümcül bakışlar fırlatırken, aklımdan geçen tek şey o ukala suratına küçük çaplı bir uçan tekme atmaktı.

“Seni alabilecek bir okul yok,” dedi Caner ‘Bey’ önündeki kâğıtları karıştırıp sonra bir kenara fırlatırken. Benim kadar o da bıkmış görünüyordu.

Parmaklarıyla sakallarını kaşıdıktan sonra, yüzü ciddi bir ifadeye büründü.

“Şu ana kadar eğitimini İngilizce alıp üstüne bir sene hazırlık okuduğun için, sabıkası olanları alan okullarda da sana uygun kontenjan yok. Normal lisede okusaydın, belki…

“Bu seneyi bitirip yazın Amerika’da katılmayı planladığın staj programına da, eğer okulu bir sene aksatırsan katılamayacağını hatırlatırım,” dedi, benim olayım yüzünden Türkiye’ye dönmekte olan babam annemin yaptığı aramanın hoparlörlerinden.

“Ben en iyisi kendi köşemde öleyim,” diye mırıldandım kafamı bugün on sekizinci kez önümdeki masaya vururken. Beni alacak okul yoktu, staj yoktu, araba falan da yoktu artık…

“Ya da babanın ismiyle Dağ kolejinde sana bir yer bulmaya çalışabiliriz,” dedi Caner Bey. “Hem liseye geçiş sınavından aldığın iyi puanın boşa gitmemesini sağlayacak yeterli kalitede, hem de İngilizce eğitim verdiği için liseye devam edebileceksin.”

“Evet!” dedim gözlerimde parıltılarla doğrulurken. “Hadi öyle yapalım.”

“Okulundan kaydını aldırmaya birazdan gideceğim. Sonra naklini istetiriz. Bakalım, işe yarar belki,” derken Caner Bey, ben çoktan oturduğum yerden kalkıp ceketimi elime almış kaçmaya hazırlanıyordum. “Eğer işler yolunda giderse,” diye başlayan adamın sözü kapıya koşturmam ile bölündü.

“İşler,” dedim dalgın dalgın. “Yol, kesinlikle, evet. Çok süper.” Kendimi annemin arkamdan bağırtısını dinleyerek evin kapısını çarparken buldum. Sokağa çıktığım gibi derin bir nefes aldım ve yaşadığım hayattan en iyi kaçtığım yere doğru koşturmaya başladım.

Ayaklarım fantastik filmlerdeki gibi zemini ikiye ayırıp devasa bir çukur açabilecek bir güçle yere vurarak koşarken, tek istediğim biraz uzaklaşmaktı. Yaşadığım mahalleyle hiçbir alakası olmayan, bilmem kaç yıllık parkın önüne ulaştığımda ellerimi dizlerime koyarak soluklandım. İçeri doğru atıp arkadaki çardağa yönelttiğim her adımda biraz daha rahatlıyordum.

Paslanmış spor aletlerinin, çocukken kaçıp kaçıp gelerek oynadığım eski sarı kaydırağın, sağa sola dağılmış yeşilin en güzel tonundaki ağaçların, çay satan büfenin önünden geçip ömrümün yarısını harcadığım emektar çardağa geldim. Nilay, Pınar ve Doğanay içeride oturmuş, yeni giriş yapmış bana üzgün bakışlarla bakıyordu. Üçü de oturdukları yerden ayağa fırlayıp beni ortada ekmek arası pastırma yaparak sıkı sıkı sarıldılar.

“Nefes… Alamıyorum,” dedim boğulurcasına. Nilay ve Pınar hızla geri çekilirken, çocukluğumuzdan beri bana kör kütük âşık olan Doğanay ise fırsattan istifade beni bırakmamıştı. En sonunda Nilay oğlanı beyaz saçlarından tutarak çekti ve sertçe yerine oturttu. Nefes almayı başardıktan sonra, bu sefer derince bir nefes alıp çardakta favori köşeme oturdum.

“Kahramanım,” dedi Nilay gözlerindeki yaşları silerek. Kızarmış burnunu çekip yanındaki Pınar’a döndü. “Devrim hiçbir alakam olmadığını müdüre defalarca söylediği için olay büyüyüp babama gitmedi.” Nilay’ın babası o kadar sert ve anlaşılmaz bir adamdı ki, böyle bir hadise duyulsa kızı en iyi ihtimalle iki ay eve hapsederdi. Ben de bu yüzden tüm suçu üstüme alarak, Nilay’ın bütün o süreçte arka koltukta uyumakta olduğuna müdürü ikna etmiştim.

“Evet, bugün ellinci söyleyişin,” dedi Pınar saçlarını arkaya atarak. Nilay’a tip tip baktıktan sonra sempatiyle bana döndü kumral, incecik arkadaşım. “Ama Devrim okuldan atıldı.”

“Bir şey olmaz,” dedim ciğerlerimi temiz havayla doldurup bırakırken. Kendimi arkaya doğru bırakıp Nilay’ın dizine yattığımda suçlu suçlu saçlarımı okşamaya başladı.

“Devrim,” diye ciddi bir sesle konuşan Doğanay’a tek gözümü açarak baktım. “Sana bayılıyorum. Acaba sen Google mısın? Aradığım her şeye sahipsin de.”

Üçümüzün Doğanay’a öldürecek gibi bakışımız, “Sırası mı şimdi?!” diye tek bir ağızdan söylenmemizle desteklendi. Ona hiçbir anlam veremediğimiz suratlarımızdan açıkça okunabiliyordu. Doğanay kollarını birleştirip dizlerini kendine çekti ve üzgün üzgün oturduğu yerde sallandı.

Şu an geçici olarak Milli Eğitim Bakanı görevinde olan Yusuf Aksoy’un oğlu Doğanay, bembeyaz saçlı, bembeyaz tenli bir çocuktu. Albinoydu. Aynı zamanda sürekli Amerika’da tedavi olup ara sıra ülkeye uğramasına sebep olarak, şeker hastasıydı. Bir de bunlar yetmezmiş gibi, Doğanay tescilli, kâğıt üstünde belgeli bir deliydi. Fakat bizimkinin iki sokak karşısında oturan Doğanay ile çocukluğumuzdan beri beraber olduğumuz ve tüm vaktimizi birlikte geçirdiğimiz için, bizden başka kimseyle iletişimi olmayan oğlanı saçma sapan yorumlarına, alakasız anlarda bana yılışmalarına, hiper-aktivitesine ve çılgınlığına karşın çok severdik.

“Ne olacak şimdi?” dedi Pınar bana üzülmeye devam ederek oturduğu yerden kalkıp bacaklarımı kendi kucağına alarak tekrar otururken. Bir saniye sonra Doğanay kendini dışlanmış hissetmiş ve homurdanmama sebep olarak, karnımın üstüne oturmuştu. İki saniye sonra ise Nilay ile Pınar’ın ittirmesi sonucu popo üstü yere düşmüş, kalkmaya da niyetlenmemiş halde yerden bize bakıyordu.

“Bilmiyorum,” dedim havada uçuşan alacalı bir kelebeği beğeniyle izlerken. Nedense kelebekleri hep çok sevmiş, bir günlük hayatları bana her zaman bir günlük heveslerimi, bir günlük umutlarımı, bir günlük mutluluklarımı ve üzüntülerimi hatırlatmıştı. Yapı gereği, uzun süre kin tutamıyor, bir konuya fazla takılamıyor, bir şeyle de fazla ilgilenemiyordum. O yüzdendir ki pek çok konuya eğilimim vardı. Voleybol oynamıştım, basketbol oynamıştım, tiyatro etkinliklerine okul ile bol bol katılmıştım, pek çok yere başvurup 11. sınıftan sonrası için yurtdışında bir staj hakkı kazanmıştım, ama yarış hariç hiçbir şeye istekle devam edememiştim.

Nilay’ın kolunu kaldırıp suratımı koluyla kapatırken mırıldandım. “Hiçbir okul sabıkam var diye beni almıyor. Bugün nakillerin son günü, eğer bir okula kaydolamazsam senem boşa gidecek, üstelik yurt dışında kabul aldığım stajı da kaybedecekmişim.”

Aynı anda hepimiz, Doğanay bile üzgün bir ses çıkarttı. “Hepsi benim yüzünden,” diyerek gözyaşlarını suratıma damlatarak ağlamaya başladı Nilay.

“Senle ne alakası var beyinsiz?” dedim yüzüne bakarak bugün ilk kez gülerken.

“Sana yardımcı olmak için ne yapabiliriz?” diye sordu Pınar ağlayan aşırı hassas arkadaşımı görmezden gelerek düşünceli bir şekilde. Pınar, hayatı duygularıyla yaşayan Nilay’a göre mantık yönü fazlasıyla ağır basan, köy ağası kıvamında oturaklı bir kızdı. Ondandır ki hayata farklı bakış açıları yüzünden ikisi sık sık kavga ederdi.

Doğanay’a yavaşça döndüm ve bıkmış bir şekilde iç geçirdim. “Babana söyle de beni İngilizce hazırlık görmüş birisine uygun iyi bir koleje aldırsın.”

Doğanay sanki ona dünyanın en önemli görevini vermişim gibi ciddiyetle ayağa fırladı, sonra da elini alnına götürüp asker selamı verdi. “Emret komutanım!” diye hepimizi korkutarak bağırdıktan sonra, arkasını dönüp son hız uçarcasına koşturdu. Olduğum yerden hızla doğrulup, kendine has tuhaf koşuşuyla uzaklaşan çocuğun beyaz saçlarını izledim.

“Doğanay işte,” diye mırıldandı Pınar. Bu tarz davranışlara alışmış bir şekilde omuz silkmişti. “Peki bundan sonra ne olacak?”

“Bundan sonra ne olacak bilmiyorum ama boku çıkmasa iyi olur,” dedim. Beynim başka âlemlerde tango yapıyordu. İçimde ise ya halay çekiliyor ya da cenaze yapılıyor veya ikisi de aynı anda gerçekleşiyordu, çünkü o duygudan bu duyguya müthiş bir atletizmle atlıyordum.

İçimi çekip gürültüyle bıraktım. Nilay ile Pınar bana destek olmak istercesine bir kere daha sıkıca sarıldı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.