İçeriğe geç

Derinlik Arşivcisi

Bölüm 5 · 2 dk okuma

Derinlik Arşivcisi

Bölüm 5

Hiçlik Kanunu

Melinoe'nin sudan çıkışı, bir tanrıçanın değil, okyanusun ete kemiğe bürünmüş öfkesinin tezahürü gibiydi. Oksitlenmiş ağır dalış zırhı parçalanmış, yerine teniyle kaynaşan, deniz kabukları, paslı metaller ve derin okyanus mavisinden oluşan organik bir savaş kabuğu geçmişti. Bastığı enkaz parçasının etrafında sular saygıyla dalgalanırken, Lenore usulca süzülerek onun sağ tarafındaki yerini aldı. İki kadın, yanan bir krallığın kalıntılarında, sislerin arasında yan yana duruyordu.

Sessizliği, enkazlardan birine tutunan eski Baş Yargıç'ın titreyen, çatallı sesi bozdu. Adam öksürerek suyu tükürdü, kanamış yüzüyle Melinoe'ye doğru bağırdı. Eski alışkanlıkları ölmemişti.

"Bizi... kurtar!" diye tısladı adam. Üzerindeki yırtık sırmalı ceketine rağmen sesinde o tiksindirici emir kipi vardı. "Sen... sen yukarıya aitsin! Bizi karaya çıkarırsan sana ne istersen veririm. Altın, yetki, arşivlerin anahtarları! İki katını... hayır, on katını veririm!"

Melinoe başını usulca yana eğdi. Gözlerindeki o dipsiz karanlık, adamın ruhunun içini oyuyordu. Lenore ise elinde kalan son tellerle paslı arpını kaldırdı. Melinoe tek bir kelime etmeden elini yavaşça havaya kaldırdı ve parmağını usulca aşağı doğru indirdi.

Lenore'un arpından o karakteristik, tırmanan ritim—bir, iki, üç—bu kez buz gibi bir ölüm fermanı olarak suya yayıldı. Notanın yankısı suya çarptığı an, Baş Yargıç'ın etrafındaki iki siren hiç acele etmeden, tamamen sessiz bir zarafetle adamın kollarına yapıştı. Adamın çığlık atmasına bile fırsat kalmadan, onu tek bir sarsıntıyla okyanusun zifiri karanlığına çektiler. Su üzerinde sadece birkaç saniye köpük kaldı, ardından yine o mutlak, korkunç sessizlik çöktü.

Diğer asilzadeler dehşet içinde enkazlara daha sıkı yapıştı. Artık servetlerinin, soy isimlerinin ya da rüşvetlerinin burada, bu karanlık sularda hiçbir geçerliliği olmadığını en acı şekilde anlamışlardı.

Melinoe bakışlarını titreyen kalabalığın üzerinde gezdirdi. Konuştuğunda, sesi artık eski hayatındaki o filtreli tınıda değil, doğrudan derinlerden, binlerce boğulmuş kadının gırtlağından kopup gelen çok sesli, görkemli bir gürlemeydi:

"Bugüne kadar bizim kemiklerimizin üzerinde yürüdünüz. Bizim nefesimizle şehirlerinizi havada tuttunuz. Şimdi ise..." dedi, eliyle o uçsuz bucaksız, enkaz dolu karanlık okyanusu işaret ederek. "...Evimize hoş geldiniz."

Melinoe'nin sesi sisli denizde yankılanırken, kelimelerinin ağırlığı asilzadelerin omuzlarına fiziksel bir yük gibi bindi.

"Burada unvan yok. Arşivler, saraylar ya da kasalar yok. Kim ki," diye devam etti her bir hecenin üzerine basarak, "tek bir damla suyu, tek bir yudum havayı veya bir başkasının hakkını kendi tekeline alıp, kendini üstün görmeye yeltenirse... Kim ki zihninin köşesinde bile yeni bir sınıf, yeni bir efendilik kurma hayali kurarsa..."

Lenore’un parmakları arpın tellerinde tehlikeli bir şekilde dolaştı. Melinoe cümlenin sonunu, gözlerini kısarak bitirdi:

"...Bu denizin en karanlık çukurunda, bir daha dönmemek üzere susturulacaktır."

Gökyüzü artık tamamen boştu; o sahte, bitmek bilmeyen güneş sonsuza dek sönmüştü. Sadece engin, tavizsiz ve sınıf ayrımlarının paslı sularla temizlendiği bu yeni dünya kalmıştı. Melinoe ve Lenore, devasa bir girdabın merkezinde, etraflarındaki binlerce kız kardeşiyle birlikte, kendi karanlık krallıklarının ilk nöbetini tutmaya başladılar. Adalet sağlanmış, Hiçlik Denizi kendine ait olanı geri almıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.