Gökyüzü adeta kusuyordu. Asırlardır tepelerinde bir kibir anıtı gibi duran Aydınlık Şehirler, yerçekimine yenik düşen devasa bir meteor yağmuru gibi denize çakılıyordu. Altın varaklı kubbeler, pürüzsüz mermer sütunlar ve o "yenilmez" antigravitasyon motorları suyu şiddetle yardığında, Hiçlik Denizi öylesine korkunç bir gürültüyle şahlandı ki, dalgalar göğü bile boğacak kadar yükseldi. Ateş ve dondurucu suyun çarpışmasından doğan yakıcı, yoğun bir buhar tabakası, karanlık okyanusun üzerini ölümcül bir sis gibi kapladı.
Lenore, parçalanan camlar, eriyen metaller ve alev almış ipek perdelerle birlikte serbest düşüşteydi. Saçları rüzgarda vahşice savruluyor, yüzünde korkudan ziyade bir esaretin bitişini kutlayan o ürpertici tebessüm duruyordu. Suya çarpma anı normal bir bedeni kağıt gibi ezerdi. Ancak okyanusun karanlık yüzeyi etine temas ettiği saniye, yıllardır bir kostüm gibi katlandığı o kırılgan, soluk aristokrat silüeti yırtılıp döküldü. Su onu parçalamadı, kucakladı. Suyu bir bıçak gibi yararak derinlere süzülürken gözleri o eski, dipsiz zifiri karanlığına kavuştu. Lenore evine dönmüştü.
Suyun yüzeyi ise tam bir can pazarıydı. Okyanus tabanından yüzeye vuran şok dalgası durulduğunda, sisin ortasında dehşet verici bir hayatta kalma mücadelesi başladı. Enkaz parçalarına tutunmuş, sırılsıklam, kan ve is içinde kalmış asilzadeler ölüm korkusuyla feryat ediyordu. Düne kadar birbirlerine üstten bakan, servetleriyle övünen elitler, şimdi yanmış tahta parçaları için birbirlerini suya itiyor, boğmamak için çırpınıyordu.
En büyük ironi ise üzerlerindeki servetti. Gösterişli, mücevher işlemeli katmanlı elbiseleri, ağır altın kolyeleri ve elmas broşları suyu emdikçe onları hızla dibe çeken birer çapaya dönüşüyordu. Kurtulmak için boyunlarındaki zümrütleri koparıyor, parmaklarındaki pırlantaları söküp nefes nefese okyanusa fırlatıyorlardı. Hayatları boyunca tapındıkları, uğruna aşağıdakileri ezdikleri her şey, şimdi onların etine batan şahsi hapishaneleriydi. Altınlar ve elmaslar, tıpkı sahiplerinin kibri gibi okyanusun karanlık dibine batıyordu.
Sonra, feryatların ortasında su aniden duruldu.
Çırpınan dalgalar doğal olmayan bir şekilde yatıştı. Sisin içinden usulca yüzeye çıkan silüetler belirdi. Efsanelerde korkuyla fısıldadıkları o yaratıklar, sirenler, asilzadelerin etrafını devasa ve sessiz bir çember içine alarak yükseldi. Hiçbiri saldırmıyor, dişlerini göstermiyor ya da çığlık atmıyordu. Sadece o dipsiz, simsiyah gözleriyle enkazlara tutunmuş eski efendilerine bakıyorlardı. Bu sessizlik, binlerce çığlıktan çok daha korkunçtu. Asilzadelerin kan donduran feryatları, bu sessiz, asil ve vahşi yargıçların bakışları altında bıçak gibi kesildi.
Su yüzeyinin ortasındaki devasa bir enkaz—Büyük Kubbe'nin yanan çatısı—usulca yarıldı ve Melinoe, yepyeni formuyla karanlık sulardan yükseldi.