Suyun ezici basıncı olmasa, zihnine hücum eden o boğucu kederle çoktan çamura bulanmış dizlerinin üzerine çökmüştü.
Ağıt, kaskının kalın camını ya da üzerindeki paslı metali umursamıyordu. Melinoe'nin kanına ve sinir uçlarına doğrudan temas ediyordu. Birkaç dakika önce sıradan bir keşif dalışı sandığı bu zifiri karanlık, artık bir mezarlık değildi; burası nefes alan, kanayan ve intikamını bekleyen devasa bir açık yaraydı.
Vizöründeki soluk yeşil ışıklar seğirdi. Ekrandaki kozmik düğümler birbirine giriyor, etraftaki antik yıkıntının yaydığı yoğun frekans yön bulmayı imkansız kılıyordu. Melinoe, yosun tutmuş devasa bir sütunun yanından yavaşça süzülerek yapının iç kısımlarına doğru ilerledi. Çizmelerinin altından kalkan çamur bulutları, fenerin cılız ışığında havada asılı kalan kül tanelerini andırıyordu.
Duvarlarda kaba ve öfkeyle kazınmış semboller vardı. Burası bir ibadethane değil, bir tür hapishane ya da sürgün yeriydi.
Geniş, kubbeli bir ana salona girdiğinde durdu. Uğultu öylesine güçlüydü ki, göğüs plakası ince ince titriyordu. Işığını salonun ortasına çevirdiğinde, karanlığın sadece bir renk olmaktan çıkıp fiziksel bir kütleye dönüştüğünü gördü. Duvarların dibindeki koyu gölgeler hareket etmeye başladı. Yosun ve demir filizleri sandığı silüetler usulca yerlerinden koptu.
İnsana benziyorlardı ama insanlığın tüm kırılgan sınırlarını aşmışlardı. Derileri derin deniz canlıları gibi soluk ve yarı saydamdı; damarlarından okyanusun en karanlık noktasından çalınmış fosforlu bir sıvı akıyordu. Saçları suyun içinde yerçekimsiz bir alev gibi dalgalanıyor, gözlerinin yerinde ise dipsiz, simsiyah iki boşluk duruyordu. O kadar güzellerdi ki, onlara bakmak insanın gözünü değil, aklını acıtıyordu.
İçlerinden biri ayrılarak Melinoe'ye doğru süzüldü. Hareketlerinde bir avcının saldırganlığı değil, yas tutan birinin yorgun ama amansız asaleti vardı.
Melinoe belindeki zıpkına uzanmadı. Elleri iki yanında bekledi. Siren, kaskın sadece birkaç santim ötesinde durduğunda o dipsiz boşlukları Melinoe'nin gözlerine dikti. Soluk, ince ve buz gibi parlayan parmakları, ağır metal kaskın dış yüzeyine dokundu.
O an, suyun altındaki dengeler tamamen kırıldı ve Melinoe'nin zihni parçalandı.
Siren konuşmadı; ona sadece hatırlattı. Melinoe'nin zihnine kelimeler değil, binlerce yıllık vahşi hatıralar bir mızrak gibi saplandı:
Gökyüzü krallığının ilk temellerinin atıldığı o karanlık çağ. Şehri havaya kaldıracak devasa motorların metalle değil, "isyankar" ruhların enerjisiyle çalışması gerekiyordu. Melinoe; boyunlarına ağır zincirler vurulmuş, yüzleri dağlanmış binlerce kadının diri diri bu sulara atıldığını gördü. Sisteme boyun eğmeyen, fazla soru soran veya eski bilgeliği koruyan herkes uçuruma fırlatılmıştı. Onlar boğulurken çıkardıkları son çığlıklar, motorların içine hapsedilmiş ve şehri havada tutan o bitmez tükenmez yakıta dönüştürülmüştü.
Vizyon sona erdiğinde Melinoe kaskının içinde nefes nefese kalmıştı. Siren parmaklarını geri çekti ama bakışlarını ondan ayırmadı.
Aralarındaki bağ kurulmuştu. Melinoe içindeki o tuhaf, isyankar öfkenin kaynağını artık biliyordu. O, yukarıdakilerin bir uşağı değildi; bu derinliklerin unutulmuş bir kız kardeşiydi. Zihninin en dip köşesinde, ta yukarıdan süzülen o incecik, tanıdık titreşimi hissetti. Lenore görevini yapıyor, şehrin temellerini milimetre milimetre çürütüyordu. Melinoe gülümsedi. Dudaklarından dökülen yaş, gözlerindeki o keskin siyah boyayı dağıtarak çenesine doğru süzüldü.
Kaskının kalın camının ardından karşısındaki varlığa baktı ve saygıyla başını eğdi. Bu bir teslimiyet değil, yemin töreniydi.
Sağ elini kaskının yan tarafındaki basınç kilitlerine götürdü. Normalde bu derinlikte o kilidi açmak, bedenin saniyeler içinde ezilerek parçalanması demekti. Ama artık camın ardında nefes alan şey sıradan bir insan değildi. Parmakları soğuk metali kavradı ve tereddüt etmeden, yeni dünyasının ilk nefesini almak üzere kilidi çevirdi.