İçeriğe geç

Derinlik Arşivcisi

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Derinlik Arşivcisi

Bölüm 1

Derinliklerin Fısıltısı

Aydınlık Şehirler’de gökyüzü hep aynı kusursuz, sentetik tondaydı. Güneşin batmasına, gölgelerin uzamasına ya da herhangi bir şeyin çürümesine asla izin verilmezdi. Altın yaldızlı kuleler, yerçekimine meydan okuyarak bulutların üzerinde süzülürken, her şey öylesine steril ve simetrikti ki, bu mükemmellik bir süre sonra insanın midesini bulandırıyordu. En azından Melinoe’nin midesini.

Geniş, asimetrik kesimli etekleri cilalı mermer zeminleri süpürerek yürürken, etrafındaki ipekler ve pastel tonlar içindeki kalabalığın arasında bir leke gibi duruyordu. Yosun yeşili kadifeler, lacivertin en boğucu tonları ve zift siyahı kumaşlar birbiri ardına katmanlanmıştı. Boynundan aşağı dökülen oksitlenmiş gümüş zincirler, her adımında boğuk bir şıngırtı çıkarıyordu. Aristokratların ona yan gözle, o tanıdık tiksinti ve hastalıklı merakla baktıklarını görebiliyordu. O bir Derinlik Arşivcisi'ydi. Görevi, kilometrelerce aşağıda uğuldayan o lanetli uçuruma inip, kibirli efendilerine geçmişin kalıntılarını getirmekti.

Dalış platformuna inmeden önce rotası mecburen Büyük Kubbe’den geçiyordu. Burası, şehri havada asılı tutan devasa antigravitasyon jeneratörlerinin tam üzerine inşa edilmiş, tabanı şeffaf camdan oluşan devasa bir salondu. İçerisi yine bir kutlama için toplanmış, aşağıda neyin yattığından habersiz asilzadelerle doluydu.

Ancak Melinoe’nin dikkati kadehlerini tokuşturan ahmaklarda değil, salonun merkezindeki küçük sahnedeydi.

Lenore oradaydı.

Üzerindeki o gösterişli, kusursuz kesimli elbiseye rağmen, tenindeki o soluk, yabani tonu saklayamıyordu. Gözlerinin dibinde yatan, bu gökyüzü krallığına ait olmayan derin ve karanlık bir şeyler vardı. Lenore, telleri deniz tuzuyla kavrulmuş gibi duran o tuhaf, paslı arpının başındaydı. Gözleri salonda şöyle bir dolaştı ve kapı eşiğindeki Melinoe ile kesişti. Sadece bir anlık, görünmez bir bağ koptu ve yeniden bağlandı. Hiçbir şey söylenmedi. Lenore bakışlarını usulca tellerine indirdi.

Uzun, ince parmakları tellerin üzerinde gezinmeye başladığında, Melinoe adımlarını durdurdu. Salonun akustiğini usulca değiştiren, hipnotik bir melodi yayıldı. Asilzadeler susup şarap kadehlerini indirirken, Melinoe kaşlarını çattı. Bu, Lenore'un haftalardır üzerinde çalıştığı o garip besteydi. Bir... iki... üç... Her döngüde usulca yükselen, neşeden çok görünmez bir ağırlığı hissettiren, tekrar eden bir yürüyüş.

Kalabalık bu ritme kapılıp kendinden geçerken, Melinoe’nin kalın tabanlı çizmelerinin altından bacaklarına doğru tuhaf bir his süzüldü. Titreşim. Çok hafif, ancak bir dalgıcın hissedebileceği bir anomali. Şehri gökyüzünde tutan devasa motorların tam üzerinden, Lenore'un çaldığı frekansla eşzamanlı bir inilti geliyordu. Lenore'un notaları cam duvarlara çarptıkça, zemindeki o belli belirsiz titreme senkronize oluyordu. Bu bir tesadüf müydü? Melinoe, Lenore’un yüzündeki o donuk, odaklanmış ifadeye son bir kez bakıp karanlık dehlizlere doğru yöneldi. Soruların cevabını yukarıda değil, aşağıda arayacaktı.

Dalış platformundaki hava aniden soğudu. Metalin o paslı ve ıslak kokusu genzini doldurduğunda Melinoe derin bir nefes aldı. Ağır, oksitlenmiş dalış zırhını üzerine geçirip kaskını kilitlediğinde dış dünya tamamen koptu. Sadece kendi nefesi ve vizöründeki soluk yeşil ışıklar vardı.

Kapsül büyük bir sarsıntıyla kilitlerinden kurtuldu. Sahte bulut tabakasını bir mermi gibi delip geçtiler. Kilometrelerce süren serbest düşüşün ardından kapsül, Hiçlik Denizi'nin yüzeyini devasa bir gürültüyle yararak o zifiri karanlık, buz gibi sulara gömüldü. İçerideki tüm ışıklar anında kapandı. Bu derinliklerde mekanik pusulalar veya sonarlar aklını yitirirdi. Melinoe, vizöründe suyun altındaki kozmik hizalanmaları okuyan kadim haritalama sistemini devreye soktu. Akıntıların yönü, görünmez düğümler ve gezegenlerin su tabanındaki soluk yansımaları ona yol gösteriyordu.

Yaklaşık kırk dakikalık bir inişin ardından kapsül, devasa bir çamur bulutu kaldırarak ağır bir iniltiyle zemine oturdu.

Burası eski dünyadan kalma bir enkazdı. Belki kadim bir tapınak, belki de unutulmuş bir gökdelen. Zırhının basınç kilitleri tıslayarak açıldı ve Melinoe, kendini doğrudan okyanusun ezen, yoğun karanlığına bıraktı. Kaskının feneri, sadece birkaç metre ötedeki yosun tutmuş yıkıntıları aydınlatabiliyordu. Burası tekinsiz, ölü ve sessiz bir dünyaydı. Ta ki o ana kadar.

Önce suyu titreten bir frekans hissetti. Kaskının telsizinden değil, doğrudan suyun moleküllerinden süzülüp zihnine işleyen bir titreşim.

Durdu. Eli gayri ihtiyari belindeki zıpkına gitti. Yukarıdaki asilzadelerin çocuklarını korkutmak için anlattığı efsaneleri biliyordu. Sirenler. Erkekleri delirtip parçalayan, aklını çelen o vahşi deniz canavarları. Ancak frekans bir sese dönüştüğünde, beklediği o ilkel çığlık gelmedi.

Bunun yerine, zihninin derinliklerinde hüzünlü, çok sesli bir uğultu yankılandı. Kelimeleri olmayan ama saf bir keder barındıran bir ağıt. Öyle ki, Melinoe bu sesi duyduğunda korkmak yerine dizlerinin üzerine çöküp ağlama isteğiyle dolduğunu fark etti. Bu, bir canavarın avlanma şarkısı değildi. Bu, yüzyıllardır bu karanlığa gömülmüş, saklanmış ve unutulmaya terk edilmiş devasa bir sırrın iniltisiydi. Şarkının tınısında, Lenore'un yukarıda çaldığı o "1-2-3"lük ritmin ters yüz edilmiş, devasa bir kopyasını duyar gibi oldu.

Bir adım geri attı. Kaskının içindeki nefes alışverişi hızlanmıştı. Ona öğretilen tüm tarihin, o kusursuz aydınlık şehirlerin altında yatan asıl şeyin ne olduğuna dair korkunç bir şüphe zihnine tohum gibi düştü. Okyanusun dibindeki karanlık ona doğru uzanırken, Melinoe yalnız olmadığını biliyordu. Ve karanlığın içinde bekleyen şey her neyse, onu parçalamak için değil, ona bir şey anlatmak için oradaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.