Kulübenin ağır tahta kapısı gürültüyle ardına kadar açıldığında, dışarıdaki gri sis ve arama kurtarma ekibinin parlak sarı fener ışıkları içeriye doldu. Eşikte duran Arda’nın üstü başı hâlâ çamur içindeydi, kaşındaki yara bandı yamuk duruyordu ama yüzündeki o rahatlamış tebessüm kulübenin tüm karanlığını silip süpürmeye yetti.
— "Vay arkadaş!" dedi Arda, ellerini beline koyarak içeri adım atarken. "Biz yukarıda ecel terleri dökelim, siz burada sobaya kar basıp soğuk kompres fantezisi yapın! İnsan bir sıcak çay demler misafirine!"
Yaman, alnındaki nemli bezi yavaşça kenara bırakıp hafifçe kıkırdadı. "Sen çorbanı içmediğin sürece buraya gelemezsin sanıyordum Arda."
— "Lafa bak ya! Sırtında Kübra’yla dağı tırmanan benim, kahraman benim ama lafı yine ben yiyorum," dedi Arda takılarak. Ama gözlerindeki o içten rahatlama ve sevgi saklanamayacak kadar netti. Yaman’ın yanına gelip omzuna dikkatlice, hafifçe dokundu. "İyisin değil mi oğlum?"
— "İyiyim kardeşim... Sayenizde," dedi Yaman, sesi pürüzlü ama güçlü çıkarak.
Arama kurtarma görevlileri ve sağlık ekipleri hızla içeri girdi. İlk yardım görevlisi kadın hemen Yaman’ın yanına çöküp nabzını ve ateşini kontrol etti.
— "Ateşi biraz yüksek ama dondurucu soğukta vücut reaksiyon vermiş. Sırtındaki darbe için acilen kampa, oradan da ambulansa geçmemiz lazım. Kırık veya çatlak riski var," dedi görevli.
Bana dönüp kalın, kuru bir battaniyeyi omuzlarıma örttüler. "Sen nasılsın kızım? Bir yerinde yara var mı?"
— "Ben iyiyim... Gerçekten iyiyim, sadece Yaman’a bakın," dedim, bakışlarımı Yaman’ın üzerinden bir saniye bile ayırmayarak.
Sağlık ekipleri Yaman’a geçici bir sırt sedyesi takıp doğrulttular. Dışarı çıktığımızda, fırtınanın tamamen dindiğini ve sisin dağın eteklerine doğru çekilmeye başladığını gördük. Güneş, gri bulutların arasından ilk kez cılız da olsa altın rengi ışıklarını vadiye salıyordu.
Kulübeden kamp alanına doğru yapılan o kırk dakikalık dönüş yürüyüşü, hayatımın en uzun ama en huzurlu yürüyüşüydü. Solumda Arda her zamanki gibi çenesi durmadan başımızdan geçenleri abartarak anlatıyor, sağımda ise görevlilerin desteğiyle yürüyen Yaman arada bir dönüp bana bakıyordu. Her göz göze gelişimizde, o fırtınalı gecenin, kulübedeki o ateşin ve aramızda kurulan o sarsılmaz bağın sessiz onayını veriyorduk birbirimize.
KAMP ALANI VE İLK MÜDAHALE
Kamp alanına vardığımızda tüm okul, Hakan Hoca ve diğer öğrenciler bizi alkışlar ve endişeli bağırışlarla karşıladı. Kampın ortasına kurulan sahra çadırında Kübra, bileği sarılmış bir şekilde sedyede oturuyordu. Beni görünce gözleri doldu ve hızla kollarını açtı.
— "Eyşan!" diye bağırdı Kübra.
Hemen yanına sarıldım. İkimiz de fırtınanın, korkunun ve kaybolmanın getirdiği o devasa yükü sarılarak üzerimizden attık.
— "Bileğin nasıl?" diye sordum, yüzünü süzerek.
— "İyiyim, sadece burkulmuş," dedi Kübra, gözyaşlarını silerek. Sonra yanında gururla duran Arda’ya baktı. "Arda beni fırtınanın ortasında sırtında taşıdı... O olmasaydı ben..."
— "Şımarma Kübra, alt tarafı bir seksen boyunda birini dağdan indirdik," dedi Arda sırıtarak. Ama göğsünün gururla kabardığı her halinden belliydi.
O sırada sağlık ekipleri Yaman’ı ambulansın arkasına yerleştirdi. Hakan Hoca yanımıza gelip derin bir nefes aldı. "Çocuklar, hepinize büyük geçmiş olsun. Bu kamp gezisini hemen sonlandırıyoruz. Otobüsler hazır, hastanede detaylı kontrolleriniz yapılacak."
AMBULANS VE YENİ BİR BAŞLANGIÇ
Yaman’ın durduğu ambulansın kapısına doğru yürüdüm. Yaman sedyede doğrultulmuş, üzerine serilen battaniyenin altında bana bakıyordu. Sırtına yapılan ilk müdahale ve uygulanan ağrı kesici sayesinde ateşi düşmüş, yüzüne o bildiğim canlı renk geri gelmişti.
— "Yanına gelebilir miyim?" diye sordum sağlık görevlisine.
Görevli gülümsedi. "Gelebilirsin ama hastaneye kadar ona bekçilik yapacaksın."
Ambulansın içine girip Yaman’ın hemen yanındaki katlanır koltuğa oturdum. Araç hareket edip yayla yolundan aşağıya doğru süzülmeye başladığında, kulübedeki o zifiri karanlık gece çok uzak bir geçmiş gibi geliyordu.
Yaman titreyen ama sıcacık elini uzatıp benim eliti tuttu. Parmaklarımızı birbirine kenetledi.
— "Fotografik hafızan..." dedi Yaman fısıltıyla, gözlerimin içine bakarak. "Şimdi o geceden neleri kopyaladı zihnine?"
Gülümsedim. İçimdeki panik ataktan, geçmişin o karanlık deposuna dair korkulardan eser kalmamıştı. Zihnimdeki o devasa arşiv, o fırtınalı geceden sadece tek bir şeyi öne çıkarıyordu.
— "Korkuyu değil Yaman," dedim, elini daha da sıkarak. "Sobadan sızan o turuncu ışığı, sırtın acımasına rağmen beni koruyuşunu... Ve karanlık çöktüğünde bana 'Ben senin ışığın olurum' deyişini kopyaladım."
Yaman’ın dudaklarında derin, huzurlu bir tebessüm açtı. "Güzel... Çünkü bundan sonra o hafızanı sadece güzel anılarla dolduracağız. Söz veriyorum."
Ambulans dağın virajlı yollarından aşağıya, şehre doğru ilerlerken dışarıda güneş sisleri tamamen dağıtmıştı. Dağdaki o korkunç fırtına bitmiş, yerini birbirine kenetlenen dört arkadaşın ve hiç kopmayacak yepyeni bir başlangıcın doğuşuna bırakmıştı...