YAMACIN YUKARISI: KAMPA ULAŞIŞ
Arda, dik yamacın ıslak toprağına basarken dizlerinin titrediğini hissediyordu. Kaşındaki kesikten gözünün kenarına akan kan kurumuş, yüzünü çamurla kaplamıştı. Üzerinde sadece ince bir hırka vardı ve dondurucu dağ rüzgârı kemiklerini sızlatıyordu. Ama sırtındaki Kübra’yı tek bir an bile bırakmadı.
— "Arda... Geldik galiba, ışıklar görünüyor!" dedi Kübra, onun boynuna sımsıkı sarılmış halde, ağlamaktan kısılan sesiyle.
Sis tabakasının arasından kamp alanının sarı fener ışıkları belirdi. Arda son bir gayretle adımlarını hızlandırdı ve kampın girişine ulaştığı an gücü tükenerek Kübra ile birlikte çimlerin üzerine çöktü.
— "HAKAN HOCA! YARDIM EDİN!" diye bağırdı Arda, ciğerleri patlayacak gibi olarak.
Çadırlardan çıkan nöbetçi öğrenciler ve Hakan Hoca koşarak yanlarına geldi. Hakan Hoca şok içinde Arda’yı omzundan yakaladı. "Arda! Kübra! Neredeydiniz siz, bu haliniz ne?!"
— "Hoca... zaman yok," dedi Arda nefes nefese, kaşındaki kanı umursamadan. "Eyşan ile Yaman aşağıda! Heyelan oldu, yamaçtan düştüler. Yaman yaralı! Hemen arama ekibi çıkarın!"
Hakan Hoca anında jandarma ve arama kurtarma ekiplerine haber verdi. Ekipler hızlıca hazırlanıp fenerleri yaktı. Arda, görevlilerin "Sen kampta kal, yaralısın" ısrarlarında bulunmasına rağmen hemen öne atıldı: "Beni burada tutamazsınız! Yerlerini ben biliyorum, önünüze düşüp göstereceğim!"
YAMACIN DİBİ: KULÜBEDEKİ SAVAŞ
Aşağıda, kulübenin içinde ise durum kontrol altına girmeye başlamıştı ama Yaman’ın bünyesi soğuktan ve yaradan dolayı reaksiyon vermeye başlamıştı. Sobadan yayılan tatlı sıcaklık kulübenin içini ısıtmıştı ancak Yaman başını duvara yaslamış, gözlerini kapatmıştı.
Yanakları aniden kızarmış, nefesi daha sıcak gelmeye başlamıştı. Elini sobaya doğru uzatırken hafifçe titrediğini gördüm.
— "Yaman?" dedim, yanına yaklaşıp elimi alnına koyarak.
Dokunduğum an avucum alev gibi yandı. Elimi hızla geri çektim. Ateşi bir anda yükselmişti.
— "Eyşan... Sobaya odun mu attın, içerisi niye Adana sıcağı gibi oldu?" dedi Yaman, pürüzlü bir sesle gülümsemeye çalışarak.
— "Ne Adana’sı Yaman! Alev alev yanıyorsun!" dedim, bir anda panik dalgasına kapılarak. "Ateşin çıkmış senin! Ya sırtındaki yara mikrop kaptıysa? Ya havale geçirirsen? Allah'ım, ne yapacağım ben şimdi?!"
Kulübenin içinde çaresizce bir sağa bir sola koşturmaya başladım. Fotografik hafızam hemen tıp kitaplarındaki ateş düşürme yöntemlerini sıralamaya başladı: Soğuk kompres, bol sıvı, kıyafetleri hafifletme... Ama kulübede ne buz vardı ne temiz bir bez!
Yaman panik halime bakıp hafif bir kahkaha atmaya çalıştı ama sırtı acıyınca yüzünü ekşitti.
— "Sakin ol güzelim, alt tarafı biraz ateşim çıktı. Donmaktan iyidir, en azından ısındık işte," dedi alaycı bir tonla.
— "Dalga geçme Yaman!" dedim hışımla yanına çöküp. "Adam Araf'ta pişiyor, hâlâ espri peşinde! Dur, şu sweatshirt’ü çıkaracağız."
— "Eyşan dur, mont gibi kat kat giydirdin zaten, soba da yanıyor..."
— "Laf dinle!"
Sweatshirt’ün kollarından tutup kafasından çıkarmasına yardım ettim. Tişörtüyle kalınca, kenarda duran temiz çuval bezini alıp dışarıdaki kardan biraz kazıdım. Bezi onun alnına ve boynuna koydum. Yaman soğuk bezi hissedince hafifçe irkildi.
— "Cevizli helva gibi dondurdun beni..." diye mırıldandı gözlerini devirerek.
— "Sussana sen!" dedim, bir yandan elini tutup bir yandan alnındaki bezi bastırarak. "Ateşin düşene kadar tek kelime etmek yok!"
Yaman, gözlerini aralayıp bana baktı. Dudaklarında o her zamanki güven veren gülümseme belirdi. "Panik yapma Eyşan... Bak buradayım. Yanındayım."
Onun o rahat tavrı ve elimi sıkan sıcak parmakları, içimdeki panik dalgasını yavaşça yatıştırdı. Başımı omzuna koydum, alnındaki soğuk bezi düzeltip ateşinin düşmesini bekledim.
Çok geçmeden, dışarıdan sisin içinden gelen ayak sesleri ve o tanıdık bağırtı kulübenin duvarlarında yankılandı:
— "YAMAN! EYŞAN! İÇERİDE MİSİNİZ ULAN?!"
Arda’nın sesiydi bu. Yaman’la göz göze geldik. Yaman hafifçe sırıtıp alnındaki bezi indirdi:
— "Bak, ekibi toplayıp gelmiş bizimki."