Hafta içi okul çıkışında yine her zamanki kafe masamızdaydık. Masada taze çay kokusu ve ders notları uçuşuyordu. Arda ile Yaman bir köşede yaklaşan sınavlar için birbirlerine soru soruyor, gırgır şamata arasında ders çalışmaya çalışıyorlardı. Her şey dışarıdan bakıldığında gayet normal görünüyordu.
Ama benim gözüm Kübra’daydı.
Fotografik hafızam sadece kâğıt üzerindeki yazıları ya da nesneleri kaydetmiyordu; insanların küçük jestlerini de zihnime biriktiriyordu. Kübra son üç gündür tırnak kenarlarını soyuyordu. Masadaki peçeteleri farkında olmadan minik minik parçalara ayırıyor, birisi ona bir şey sorduğunda iki saniye duraksayıp ardından o alışık olduğumuz "her şeye hâkim, güçlü kız" maskesini takıyordu. Dışarıdan bakan biri bunu "dalgınlık" sanabilirdi. Ama ben biliyordum; Kübra’nın kontrolü kaybettiği anlardaki tek savunma mekanizması buydu.
— "Eyşan, şu geometri sorusuna baksana ya," diye seslendi Arda elindeki testi bana doğru kaydırarak. "Kübra’ya sordum ama 'Halledersin Arda' deyip kestirip attı. Senin hafızan sağlamdır, formül neydi?"
Tam cevap verecekken Kübra elindeki çay bardağını tabağına sertçe bıraktı. Bardağın etrafındaki su damlalarını parmağıyla siliyordu ama bakışları tamamen boşluğa kilitlenmişti.
— "Ben bir lavaboya gidip geleceğim," diyerek masadan kalktı. Sesi pürüzsüz durmaya çalışsa da içindeki titremeyi yakalamıştım.
Arda arkasından bakakaldı. "Cevabı alamadık iyi mi... Nereden baksan üç keredir okuyorum, soru bana bakıyor ben soruya bakıyorum."
Ben de cevap vermedim, birkaç dakika bekleyip Kübra'nın arkasından kalktım. Koridorun sonundaki havalandırma penceresinin önüne gitmişti. Sırtını duvara vermiş, kollarını göğsünde birleştirmiş, dışarıdaki yağmuru izliyordu. Yanına gidip sessizce durdum.
— "Kübra..." dedim alçak bir sesle.
İrkildi, hemen toparlanmaya çalıştı. Yüzüne o klasik kendinden emin gülümsemesini oturtmaya çalışarak, "Efendim Eyşan? Bir şey mi oldu masada?" dedi.
— "3 gündür peçeteleri parçalıyorsun," dedim direkt gözlerinin içine bakarak. "Sol elinin işaret parmağının kenarını kanatana kadar yolmuşsun. Çayını hiç bitirmedin, hep soğutup bıraktın. Ve Arda sana soru sorduğunda ilk defa onu geçiştirdin."
Kübra’nın yüzündeki o güçlü ifade bir an için buz kütlesi gibi kırıldı. Dudakları aralandı ama tek bir kelime bile çıkaramadı.
— "Sen herkesin dert ortağısın Kübra," diye devam ettim yumuşak bir tonla. "Yaman’ın krizlerinde mantık sesi oldun. Arda’nın çocukluklarını topladın. Benim geçmişimdeki yaralarda hep arkamda durdun. Ama kimse sana 'Kübra sen nasılsın?' diye sormuyor, değil mi?"
Kübra gözlerini benden kaçırmaya çalıştı ama yutkunamadı. Göz pınarlarından tek bir damla yaş süzüldü. O duruşuyla ilk defa yük altında ezilen bir genç kız gibi görünüyordu.
— "Ben çok yoruldum Eyşan..." dedi sesi kırılarak. "Annemle babamın evdeki tartışmalarında hep 'mantıklı çocuk' olmak zorundayım. Okulda, grupta, her yerde sürekli 'Kübra halleder, Kübra zekidir, Kübra yıkılmaz' algısı var. Ama ben de bazen ne yapacağımı bilmiyorum. Biri de çıkıp bana 'Tamam, bu sefer de ben hallederim, sen sadece dinlen' desin istiyorum. Ama kimseye zayıf görünmeye hakkım yokmuş gibi hissediyorum."
İçim cız etti. Bir adım atıp Kübra’ya sıkıca sarıldım. Kübra başlarda bocaladı, çünkü sarılmaya ya da sığınmaya alışkın değildi. Ama sonra o da kollarını sırtıma doladı ve başını omzuma koydu.
— "Ben varım," dedim kulağına doğru. "Artık her şeyi tek başına analiz etmek, sürekli grubun ayakta kalan direği olmak zorunda değilsin. Zayıf görünmekten korkma. Yaman’a, Arda’ya, en çok da bana içini açabilirsin. Ben senin o dikkatinden kaçan her şeyi hatırlar, senin yerine toplarım."
Kübra geri çekilip gözyaşlarını sildi. Yüzünde ilk defa savunmasız ama inanılmaz hafiflemiş gerçek bir tebessüm vardı.
— "İyi ki varsın Eyşan..." dedi, elimi sıkarak. "Ben kolay kolay kimseye duvarlarımı indirmem. Ama sen o detaycı kafanla duvarın arkasını çoktan görmüşsün zaten."
— "Kızlar dayanışması," dedim gülümseyerek. "Şimdi yürü, o iki şapşal masayı birbirine katmadan geri dönelim."
Masaya döndüğümüzde Kübra’nın üzerindeki o ağır bulut gitmişti. Yan yana sandalyelerimize oturduğumuz an Arda elindeki testi hemen Kübra’nın önüne doğru itti. Yüzünde 'sonunda geldin' der gibi bir ısrar vardı.
— "Hah, geldi bizim akıl küpü! Kübra valla ısrar ediyorum, bakıver şu soruya ya. Kaç sefer okudum diyorum sana, kafam basmadı bir türlü!"
Kübra derin bir nefes alıp gözlerini devirdi, sonra hafifçe gülümseyerek testi eline aldı.
— "Öf Arda, tamam... Hangisini anlamadın tam olarak?"
Arda arkasına yaslanıp ellerini iki yana açtı, gayet ciddi bir yüz ifadesiyle cevap verdi:
— "Hiçbirini."
Yaman masaya vurarak kahkahayı basarken Kübra elindeki kalemle Arda’nın koluna hafifçe vurdu. "Gerçekten inanamıyorum sana Arda! Tamam, geç buraya, baştan anlatıyorum."
O an masadaki herkes kendi içindeki fırtınaları dindirmişti. Dördümüz de birbirimizin eksiklerini tamamlayan, yıkılmaz bir ekip olmuştuk.