Sırların ortaya çıkışı, herkesin rahatlaması ve günlerin yeniden normale dönüşü ile yine bir okul çıkışında deniz kenarına doğru yürürken gruptaki havanın yumuşadığını hissetmek güzeldi. Ama bir şey garipti. Arda, her zamanki gibi fıkralar anlatmıyor, her lafa zıplamıyor, sessizce arkamızdan geliyordu. Telefonuna gelen mesajlara bakıp bakıp kaşlarını çatıyor, sonra hemen cebine atıyordu.
— "Arda, hayırdır kanka? Dilini mi yuttun bugün?" dedi Kübra omzunu dürterek.
Arda zoraki bir tebessüm kondurdu yüzüne. "Yok ya, dün akşam biraz az uyudum da. Kafam sarsılıyor hafiften. Siz geçin kafeye, ben bi sahil tarafına yürüyüp hava alıp geleceğim."
Yaman’la göz göze geldik. Arda’nın bir şeyleri gizlemeye çalıştığı anlardaki o göz kaçırma huyunu ikimiz de iyi biliyorduk.
— "Siz gidin Eyşan," dedi Yaman yavaşça. "Ben bi Arda’ya bakayım. İki dakika erkek erkeğe takılalım."
Yaman, Arda’nın peşinden limanın eski teknelerin çekildiği kuytu tarafına doğru ilerledi.
Arda, limandaki paslı bir konteynerin arkasında mahalleden ortaokul öğrencisi olan Can’la konuşuyordu. Can’ın gözleri dolmuştu, Arda ise çocuğun omuzlarını tutmuş, sakinleştirmeye çalışıyordu.
— "Bak Can," diyordu Arda, sesi hiç duymadığımız kadar ciddi ve korumacıydı. "O lisedeki çocuklara bir daha tek bir kuruş bile vermeyeceksin. Senin harçlığını elinden almalarına izin vermem. Ben halledeceğim dedim sana, bana güven."
Can korkuyla başını salladı. "Arda ağabey, adamlar çok kalabalık... Sana bir şey yaparlar."
— "Bana hiçbir şey yapamazlar," dedi Arda kararlılıkla. "Şimdi eve git sen."
Çocuk uzaklaştıktan hemen sonra Yaman gölgelerin arasından çıktı. Elleri cebinde, Arda’ya bakıyordu.
— "Demek sahil havası, ha?" dedi Yaman sakince.
Arda irkildi, sonra gözlerini devirdi. "Yaman... Senin ne işin var burada oğlum? Takılsanıza kızlarla."
— "Kimi kimden koruyorsun Arda?" diye sordu Yaman, bir adım yaklaşarak. "Biz senin arkadaşınız. Günlerdir dertlisin, kafan başka yerde. Niye tek başına iş çeviriyorsun?"
Arda derin bir nefes aldı. İçindeki o neşeli çocuk birden kayboldu; yerine yorgun bir genç geldi. Bir tahta kasanın üzerine oturdu, ellerini dizlerine dayadı.
— "Yaman..." dedi sesi kısalarak. "Ben hep aranızda en işe yaramaz olanım gibi hissediyorum kanka. Eyşan’ın fotografik hafızası var, Kübra her şeyi saniyede analiz ediyor, sen desen dertlerin en ağırını taşıyorsun ama yine de dimdik duruyorsun. Ben neyim? Sadece arada espri yapan, ortamın havasını yumuşatmaya çalışan şapşal çocuk."
Yaman kaşlarını çattı. "Saçmalama Arda—"
— "Saçmalamıyorum!" diye kesti Arda. "Can benim mahalleden komşumun yetim çocuğu. Lisedeki itler çocuğun harçlığına, telefonuna çökmüş. Bir kere de... Bir kere de ben birilerinin arkasını toplayayım istedim. Bir sorunu gırgıra vurmadan, tek başıma, sizden yardım istemeden çözeyim istedim. Her zaman o çocuksu, korumaya muhtaç adam olmak istemiyorum."
Yaman bir süre Arda’ya baktı. Sonra gidip yanına oturdu, sargılı elini Arda’nın omzuna koydu.
— "Sen ne saçmalıyorsun kanka?" dedi Yaman, sesinde derin bir dostlukla. "Sen bu grubun çimentosusun oğlum. Biz Eyşan’la o karanlık krizlere girdiğimizde bizi o çukurdan çeken kimdi sanıyorsun? Senin o 'ciddiyetsiz' dediğin esprilerin olmasa biz çoktan birbirimizi yemiştik. Sen olmasan biz eksik kalırız."
Arda kafasını kaldırıp Yaman’a baktı.
— "Ayrıca," dedi Yaman hafifçe gülümseyerek. "Kardeşler birbirinin arkasını tek başına toplamaz. Sırt sırta verir, birlikte toplar. O veletlerin mekânı neresi? Yürü gidip konuşalım."
Arda’nın yüzünde ilk defa o içten, gerçek gülümsemesi belirdi. Yavaşça ayağa kalktı, Yaman’a sarıldı. İki dost o paslı konteynerlerin arasında, rüzgârın sesine karşı birbirlerine sarıldılar.
— "İyi ki varsın ulan," dedi Arda.
— "Sen de kanka. Şimdi yürü, kızlar meraktan patlamıştır."
Arda ve Yaman sahil tarafından dönene kadar kafede Kübra ile baş başaydık. Kübra çayından bir yudum alıp dışarıyı izliyordu ama tavrında normal olmayan bir durgunluk vardı. Her zamanki gibi etrafı süzüyor, zihninde analizler yapıyordu ama gözlerinde tanımlayamadığım bir yorgunluk geziniyordu.
Son zamanlarda hepimiz kendi fırtınalarımıza o kadar gömülmüştük ki, grubun en dik duran, en sarsılmaz üyesi olan Kübra’nın ne hissettiğini sormak hiçbirimizin aklına gelmemişti.
— "Kübra?" dedim yumuşak bir sesle.
Bakışlarını camdan çekip bana döndü. Yüzüne hemen o alışık olduğumuz güçlü, kontrolü elinde tutan tebessümünü yerleştirmeye çalıştı.
— "Efendim Eyşan? Bir şey mi oldu?"
— "Asıl sana bir şey olmuş gibi," dedim masanın üzerindeki eline hafifçe dokunarak. "Günlerdir herkesin dertlerini dinliyorsun, Arda’yı topluyorsun, Yaman’la beni sakinleştiriyorsun... Ama sen nasılsın? Hiç anlatmıyorsun."
Kübra bir an duraksadı. O güçlü maskesi ilk defa hafifçe çatladı. Bakışlarını elindeki çay bardağına indirdi, derin bir iç çekti.
— "İyiyim ben," dedi sesi hafifçe kısılarak. "Sadece... Herkesin bir şeylerle boğuştuğunu görünce kendi ufak tefek dertlerimi araya sıkıştırmak istemediyorum. Biri güçlü kalmalı ki bu grup dağılmasın, değil mi?"
— "Saçmalama," dedim içtenlikle. "Sen bu grubun ayakta duran direği olmak zorunda değilsin Kübra. Biz sadece kriz anlarında sığınabileceğin bir liman değiliz, senin yükünü de taşırız. Kendini bu kadar yalnızlaştırma."
Kübra’nın gözleri hafifçe buğulandı ama çabucak toparlandı. Bana bakıp hafifçe gülümsedi. O an, ikimizin arasında lafa dökülmeyen ama içten içe perçinlenen sıcacık bir kız kıza dostluk bağı kuruldu.
Tam o sırada kafenin kapısındaki zil çaldı. Arda ile Yaman içeri girdi. Arda’nın yüzündeki o neşeli, haylaz ifade geri gelmişti; Yaman ise omzundaki yükün bir kısmını sahile bırakmış gibi daha rahat görünüyordu.
— "Selam kızlar!" dedi Arda, sandalyeyi çekip gürültüyle otururken. "Kafedeki bütün poğaçaları bitirmediyseniz biz de geldik."
Kübra gözlerini devirip gülümsedi. "Hayırdır Arda, sahil havası sana yaramış. Çene motorun yine açılmış."
— "Kardeşimle iki lafın belini kırdık, kendime geldim," dedi Arda, Yaman’ın omzuna pat pat vurarak.
Yaman masaya yaklaşıp gözlerimin içine baktı. Bakışlarındaki o mahcubiyet ve derin güven hissi içimi ısıttı. Yanımdaki sandalyeye oturduğunda artık hiçbirimizin arasında gizli saklı bir gölgenin kalmadığını biliyordum.
Dördümüz birden o küçük kafe masasının etrafında toplandığımızda, dışarıdaki Karadeniz rüzgârına rağmen içerisi sıcacıktı.