İçeriğe geç

DEPO 4

Bölüm 23 · 6 dk okuma

DEPO 4

Bölüm 23

Yıkıntılar ve Sessizlik

Malzeme odasından çıktıktan sonra koridorun o soğuk ve kasvetli havası yüzüme çarptı. Yanağımdan süzülen o tek damla gözyaşını elimin tersiyle çabucak sildim. Kalbimdeki kırgınlık o kadar ağırdı ki, her adımımda içimden bir şeylerin eksildiğini hissediyordum. Kübra yanımda sessizce yürüyordu; beni teselli etmek için söyleyeceği her sözün şu an yetersiz kalacağını bilecek kadar iyi tanıyordu beni.

— "Eyşan..." dedi Kübra, okul kapısından çıkarken sesini alçaltarak. — "Yaman’ın o anki yüz halini gördün mü? Pişmanlıktan yerin dibine girdi resmen. Ama hak etti. İki süslü lafa, iki damla gözyaşına seni satmanın bedelini ödeyecek."

Gözlerimi okul bahçesindeki o büyük çınar ağacına diktim. Günün başında altında oturduğumuz, güldüğümüz, planlar yaptığımız masaya... Şimdi oradan geçmek bile canımı yakıyordu.

— "Pişman olması hiçbir şeyi değiştirmez Kübra," dedim, sesimdeki titreşimi bastırmaya çalışarak. — "Olay sadece Melis’e inanması değil. O benim hafızamı, gözümle gördüğüm gerçeği hiçe saydı. Ben ona güvendim ama o bir yabancının yalanlarını benim doğruma tercih etti. Güven bir kere çatladı mı, eskisi gibi durmuyor."

Okul çıkışında doğrudan emniyetin yolunu tuttuk. Elimdeki telefon kaydını ilgili polis memuruna teslim ederken, Melis’in Ceylin’e yaptığı tehditleri ve Depo 4 olayındaki itiraflarını bir bir anlattık. Polisler kaydı dinledikçe olayın ciddiyetini anladılar. Ceylin de zaten yaşadığı korkuyla ifade vermeye gelmiş, Melis’in üzerindeki baskısını gözyaşları içinde doğrulamıştı. İşler Melis için tamamen kontrolden çıkmıştı; artık idari soruşturmanın yanında adli bir süreç de onu bekliyordu.

Emniyetten çıktıktan sonra zaman kaybetmeden doğrudan Erva’nın okuluna geçtim. Okul kapısında çantasını sırtlamış beni bekleyen Erva’yı görünce yüzüme zoraki bir tebessüm yerleştirdim. Elini sımsıkı tuttum ve birlikte eve doğru yürüdük. Eve varır varmaz çantamı bir kenara fırlatıp odama kapandım. Ders kitaplarımı açtım ama sayfadaki kelimeler birbirine karışıyordu. Ne zaman gözlerimi kapatsam Yaman’ın bileğimden tuttuğu o an, parmaklarındaki o çaresiz titreme zihnime geri geliyordu.

Telefonum masanın üzerinde ardı ardına titremeye başladı.

Ekrana baktım. Yaman arıyor...

Telefonu elime almadım bile. Ekranın ışığı yanıp sönerken sadece izledim. Ardından mesajlar yağmaya başladı:

"Eyşan lütfen telefonumu aç. Biliyorum, yüzüme bakmak bile istemiyorsun ama dinlemek zorundasın." *

"Özür dilerim. Yemin ederim çok pişmanım. Melis’in o haline kanıp Ceylin’i sıkıştırmaktı tek amacım, senin canını yakacağını hiç düşünmedim." *

"Bileğimi bırakıp gittiğin o an içimden bir şey koptu Eyşan. Lütfen bir şans ver, konuşalım." *

Mesajları okudukça gözlerim yeniden doldu. Parmağımı ekranın üzerinde gezdirip mesaj panosunu kapattım. Telefonu sessize alıp masanın üzerine yüzüstü bıraktım. Bazı hataların telafisi tek bir "özür dilerim" cümlesine sığmıyordu.

Ertesi sabah okula gittiğimde atmosfer tamamen değişmişti. Melis’in polis tarafından ifadeye çağrıldığı ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldığı haberi koridorlarda bir fırtına gibi esiyordu. Herkes o masum görünen kızın arkasından çevirdiği oyunları konuşuyordu. Ceylin ise üzerindeki o ağır yük kalktığı için rahat bir nefes almış, kütüphanede yanıma gelip gözleri yaşlı bir şekilde bana teşekkür etmişti.

Ancak bizim gruptaki o devasa kırılma tam ortamızda duruyordu.

Sınıfa girdiğimde Yaman ve Arda sıralarında oturuyordu. Yaman’ın gözlerinin altı morarmıştı; bütün gece uyumadığı her halinden belliydi. Kapıdan içeri girdiğim an bakışlarımız kesişti. Ayağa kalkıp bana doğru bir adım attı ama yüzümdeki o buz gibi ifadeyi görünce duraksadı.

Sırama geçip oturdum. Kübra da yanıma yerleşti. Arda, Kübra’ya bakıp mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Yaman ise ders boyunca bir kez olsun önünde açık duran deftere bir şey yazamadı. Bakışlarını tek bir an bile benden ayırmıyordu.

İkinci dersin bitiminde uzun zil çaldığında, sınıftakiler yavaş yavaş dışarı çıkmaya başladı. Kübra kantine bir şeyler almaya gittiğinde sınıfta yalnız kaldık. Yaman daha fazla dayanamayarak sırasından kalktı ve benim sıramın önüne gelip dikildi.

— "Eyşan..." dedi, sesi pürüzlü ve kısıktı. — "Beni tamamen sildin mi gerçekten? Tek bir kelime etmeme bile izin vermeyecek misin?"

Bakışlarımı pencereden dışarıya, bahçedeki rüzgârda savrulan yapraklara çevirdim. Yüzüne bakmamak için kendimi zor tutuyordum.

— "Konuşacak bir şeyimiz kalmadı Yaman," dedim soğuk bir sesle. — "Sen seçimini o gün bahçedeki taş masada yaptın. Benim hafızamı, benim doğrularımı çöpe attın."

— "Ben sadece Melis’in dediği isim üzerinden gitmek istedim!" diye savundu kendini, sesi çaresizce yükselerek. — "Sana inanmadığımdan değil, olayı bir an önce çözmek istediğimden... Yanıldım, kabul ediyorum! Ama beni tek bir hatamla yargılayıp hayatından söküp atamazsın!"

Nihayet başımı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım. Bakışlarımdaki kırgınlık onu olduğu yere çiviledi.

— "Mesele yanılman değil Yaman," dedim tane tane, her bir kelimeyi kalbine batırır gibi. — "Mesele, aramızdaki güvenin o kadar kırılgan olmasıymış ki, tanımadığın bir kızın iki gözyaşıyla darmadağın oldu. Ben sana kendimi, hafızamı emanet etmiştim. Sen ise beni yalan söylemekle, uydurmakla itham edenlerin yanında durdun."

Yaman’ın gözleri doldu. Yutkunmaya çalıştı ama boğazındaki düğüm izin vermedi.

— "Beni affetmeyecek misin?" diye fısıldadı.

— "Seni affedebilirim Yaman," dedim çantamı omuzuma takıp ayağa kalkarken. — "Ama sana bir daha eskisi gibi güvenebilir miyim... İşte ondan hiç emin değilim."

Yanından geçip sınıftan çıktım. Yaman arkamda, o tozlu ve sessiz sınıfın ortasında, kendi eliyle yıktığı güvenin enkazı altında tek başına kaldı.

Koridora çıktığımda Arda’yı Kübra’nın yanında gördüm. Arda bir duvara yaslanmış, mahcup bir tavırla Kübra’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Yaklaştığımda Arda’nın gözlerindeki o samimi pişmanlığı ve Kübra’nın o sert tavrının ardındaki yumuşamayı fark ettim. Arda’nın hatasını kabul edip tamamen teslim olmasıyla Kübra daha fazla dayanamadı ve ona sarıldı. En azından onların arasındaki o çatlak kapanmıştı, fakat Yaman ile benim aramdaki mesafe her geçen gün daha karanlık bir hal alıyordu.

Olaydan üç gün sonra, hava kararmak üzereyken okulun arka tarafındaki eski spor kompleksinin yanından geçiyordum. Kapalı antrenman sahasının kırık havalandırmasından gelen metal çatışmaları ve yıkım sesleriyle olduğum yerde çakılı kaldım.

İçeride kelimeler yoktu; sadece gözü dönmüş bir öfke ve kontrolsüz bir hırs vardı.

Paslı metal kapının aralığından içeri baktığımda kanım dondu. Yaman tam anlamıyla bir krizin ortasındaydı. Göğsü körük gibi kalkıp inerken gözlerinden süzülen yaşlarla etrafındaki her şeyi yıkıyordu. Kenardaki ağır döküm demir ağırlıkları hırsla beton zemine fırlatıyor, ardından duvara sabitlenmiş o çelik boks standına korumasız, bandajsız elleriyle gırtlağından gelen boğuk hırıltılarla yumruklar savuruyordu. Her darbede kemik sesleri duyuluyor, demir gövdeye kan bulaşıyordu ama Yaman durmuyordu. Acı hissetmiyordu bile.

Gözü hiçbir şey görmüyordu. Kendini cezalandırma hırsıyla kontrolden çıkan Yaman, köşede duran demir çerçeveli, içi ağır döküm dambıllar ve kırık camlarla dolu devasa malzeme dolabına yöneldi. İki eliyle dolabı kavrayıp bütün gücüyle sarsmaya başladı. Amacı dolabı devirmekti ama ağır metal dolabın dengesi bir anda bozuldu ve Yaman’ın üzerine doğru büyük bir gürültüyle devrilmeye başladı!

O an, boğazı yırtılırcasına ilk ve tek cümlesini haykırdı:

— "Ben senin o kırılan güvenini hak etmedim Eyşan!"

— "Yaman!"

Hiç düşünmeden kapıyı itip içeri fırladım. Dolap Yaman’ın üzerine devrilip onu altında ezmek üzereyken, kendimi öne atıp Yaman’ı belinden tuttuğum gibi geriye doğru var gücümle çektim.

Devasa dolap büyük bir gürültüyle yanımıza devrildi. Patlayan cam parçaları, etrafa saçılan demir ağırlıklar ve bükülen metal gövde yeri sarstı. Yaman dolabın altında kalmaktan son anda kurtulmıştı ama devrilen camların ve metal kenarların sıyırmasıyla kolları, elleri ve bilekleri derin kesiklerle dolmuştu.

Yaman düştüğü beton zeminde, şakır şakır kanayan ellerine bakarak nefes nefese kalmıştı. Başka tek bir kelime bile edemiyordu; boğazından sadece hıçkırıkla karışık boğuk sesler çıkıyordu. Yaşadığı o krizin, kendine çektirdiği o fiziki acının ardından tamamen tükenmişti. Yüzündeki tek ifade, derin bir utanç ve mahvolmuşluktu.

Akan kanları görünce başım döndü ama bir an bile tereddüt etmedim. Hemen yanına diz çöktüm. Yaman kanlı ellerini benden saklamak istercesine geriye çekmeye çalıştı ama izin vermedim.

İki elimle onun titreyen, yaralı omuzlarından tutup kendime doğru çektim ve dizlerimin üzerinde ona sımsıkı sarıldım. Başımı onun kanlı, nefes nefese kalan omzuna sımsıkı yasladım. Yaman aldığı o darbelere ve şoka rağmen kımıldayamadı, tamamen teslim olmuş bir halde öylece kaldı.

— "Yapma..." diye fısıldadım hıçkırıklarımın arasından, gözyaşlarım onun kıyafetine karışırken. "Yeter... Yapma bunu kendine."

Hastaneye gitmek, oradan çıkmak umurumuzda değildi. O soğuk betonun üzerinde, devrilmiş dolabın ve etrafa saçılan kırık camların arasında, ikimiz de dizlerimizin üstünde öylece sarılı kaldık.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.