Sabahın ilk ışıkları Karadeniz’in üzerindeki sis bulutlarını yırtarken evde her zamanki o tatlı tatlaşma ve koşuşturmaca yaşanıyordu. Okul formamı üzerime geçirip saçlarımı çabucak topladıktan sonra çantamı sırtlandım. Erva çoktan mutfakta kahvaltısını bitirmiş, hırkasının önünü iliklemeye çalışıyordu.
— "Abla çantamı sen alırsın değil mi? Yine çok ağır," dedi Erva masum masum yüzüme bakarak.
Gülümseyip çantasını elinden aldım. — "Tamam tamam, yürü bakalım. Derse geç kalmayalım."
Evden birlikte çıkıp Erva’yı kendi okulunun kapısına kadar bıraktım. Onu bahçe kapısından içeri uğurlayıp salladığı eline karşılık verdikten sonra hızlı adımlarla kendi okuluma doğru yürüdüm. Güney ve Songül’ün polise teslim edilip cezaevine gönderilmesinin üzerinden günler geçmişti. Olayın sıcaklığı tamamen soğumuş, hayat yavaş yavaş normal seyrine dönmüştü. Depo 4’te kilitli kalmamız, çıkan yangınlar ve emniyetteki sorgular derken yaşanan o büyük kaos geride kalmıştı. Ben de zihnimi bu tehlikeli meselelerle yormayı bırakmış, kendimi tamamen okulun günlük akışına bırakmıştım.
Okul kapısından içeri girdiğimde ilk ders çoktan başlamak üzereydi. Sınıfa geçtiğimde Yaman, Arda ve Kübra yerlerini almıştı. Ders boyunca hocanın anlattıklarını not alırken bir yandan da aramızda küçük kağıtlar dolaştırıp durduk. İkinci dersin sonunda çalan uzun zil sesiyle birlikte hepimiz derin bir nefes aldık.
— "Karnım zil çalıyor, hemen kantine inip bir şeyler yemezsek açlıktan bayılacağım," dedi Kübra sırasından fırlayarak.
Hep birlikte kantine indik. Tostlarımızı ve çaylarımızı alıp kantindeki ahşap masalardan birine kurulduk. Aramızdaki sohbet oldukça neşeliydi. Güney belasından kurtulduğumuz için herkesin üzerinde belirgin bir rahatlama vardı. Gelecek hafta yapacağımız projelerden, hafta sonu planlarımızdan konuşup gülüşüyorduk. Kafamız tamamen rahattı.
Kantin kalabalıklaşmaya başlayınca çaylarımızı tazeleyip bahçedeki ulu çınar ağacının altındaki taş masaya geçtik. Trabzon’un o nemli ve rüzgârlı havası ağacın sararmış yapraklarını üzerimize savuruyordu.
Tam o sırada, bahçenin girişinden adımlarını bize doğru yönelten birini fark ettik. Gelen kişi, bizim dönemden Melis’ti. Üzerinde hafif bol bir hırka, gözlerinde ise masum bir korku ve çaresizlik ifadesi vardı. Yanımıza yaklaşırken adımları oldukça çekingendi. Elinde tuttuğu iki karton kahve bardağıyla doğrudan Yaman ve Arda’nın durduğu tarafa yöneldi.
— "Şey... Rahatsız etmek istemedim," dedi Melis, sesi adeta titreşiyordu. Kahveleri masaya, Yaman ile Arda’nın önüne bıraktı. — "Kantin çok kalabalıktı, çaylarınızın bittiğini görünce belki kahve iyi gelir diye düşündüm."
Kübra gözlerini devirerek arkasına yaslandı. Melis’in bu aşırı düşünceli ve şirin tavırları Kübra’nın radarına anında takılmıştı.
Yaman kahveye bakıp Melis’e döndü. — "Sağ ol Melis ama bir sorun mu var? Kötü görünüyorsun."
Melis sanki bu soruyu bekliyormuş gibi gözlerini kırpıştırdı, alt dudağını ısırdı ve gözlerinden tek bir damla yaş yanağına süzüldü. O anki oyunculuğu o kadar pürüzsüzdü ki, Arda bile oturduğu yerde doğruldu.
— "Ben... Ben çok korkuyorum Yaman," dedi Melis, sesini iyice kısarak. — "Depo 4 olayından sonra geceleri uyuyamıyorum. O gün... Siz depoda kilitli kalmadan birkaç dakika önce ben o koridordaydım."
Kafamdan tamamen silip attığım o karanlık gün bir anda zihnime geri hücum etti. Masadaki bütün neşe bir anda buz kesti. Yaman ayağa kalktı. — "Ne demek koridordaydım? Ne gördün Melis?"
Melis ellerini birleştirip titreyen nefesler aldı. — "Güney’in adamlarından korktuğum için bugüne kadar susmak zorunda kaldım. Ama vicdanım elvermiyor. O gün koridorun sonundaki panonun arkasında saklanıyordum. Depo 4’ün kapısına yaklaşan birini gördüm. Elinde depo anahtarı vardı. Kapıyı üzerinize kilitledi ve hızla uzaklaştı."
Arda heyecanla öne atıldı. — "Kimdi Melis? Kimi gördün?"
Melis derin bir nefes aldı, gözlerini Yaman’ın gözlerine dikerek masum masum baktı. — "Ceylin’di. 11-B’deki Ceylin. Elinde anahtarla depodan çıktığını kendi gözlerimle gördüm."
Melis "Depo 4’ün kapısını kilitledi" dediği an, zihnimde tozlu raflara kaldırdığım o günün görüntüleri aniden canlandı. Ceylin mi? Okulun kendi halinde, derslerinden başını kaldırmayan, pısırık ve burslu okuyan o kızı mı? Bu iddia bana inanılmaz derecede temelsiz ve saçma geldi.
Ama asıl kırılma birkaç saniye sonra yaşandı.
Melis, cebinden mendil çıkarmak için elini çantasına attığında, çantasının açık kalan gözünden mor renkli, üzerinde metalik parıltıları olan o özel saç tokası kayıp masanın üzerine düştü. Melis panikle tokayı kapıp tekrar çantasına tıktı.
İşte o an, hafızamın derinliklerinden unutulmuş bir detay şimşek gibi çaktı. Kapı üzerimize kilitlendiğinde, panikle eğilip kapının altındaki açıklıktan dışarıya bakmış, bir detay aramıştım. O an koridorun soğuk beton zemininde tam da bu toka duruyordu. Melis konuşana kadar bunu tamamen unutmuştum ama tokayı gördüğüm an her şey yerine oturdu.
O toka, Depo 4’ün kapısı kilitlendiği an koridorda gördüğüm tokanın birebir aynısıydı.
— "O toka..." dedim ayağa kalkarak. — "O toka Depo 4’ün kapısı kilitlendiği an dışarıdaki koridor zeminindeydi Melis!"
Melis bir anda duraksadı, yüzündeki o mağdur ifade yerini anlık bir paniğe bıraktı ama çabuk toplarladı. — "Ne alakası var Eyşan? Bu toka her yerde satılıyor, sıradan bir şey."
— "Sıradan değil," dedim sesimi yükselterek. — "Ceylin’i suçluyorsun ama kapıyı kilitleyen de, o tokası koridorda kalan da sensin!"
Ortam bir anda alev aldı. Ama beklediğim desteği Yaman’dan alamadım.
Arda araya girdi. — "Eyşan bir dakika saçmalama! Kız buraya korkarak gelmiş, bize yardım etmeye çalışıyor. Sırf bir toka benziyor diye kızı nasıl suçlarsın?"
Kübra sinirle ayağa fırladı. — "Arda sen kör müsün? Kız iki damla timsah gözyaşı döktü diye hemen kucağına atladınız! Eyşan’ın hafızası hiç yanılmadı bilmiyor musun?"
Yaman araya girerek ellerini kaldırdı. Bana baktı ama gözlerinde o koşulsuz güven yoktu; aksine bir tereddüt ve mantık arayışı vardı. — "Eyşan, sakin ol lütfen. Melis korkmuş durumda. Ceylin hakkında bir isim verdi. Sırf bir aksesuar yüzünden kızın tanıklığını çöpe atamayız."
— "Ne demek çöpe atamayız Yaman?" dedim öfkeyle öne doğru bir adım atarak. — "Sana gözümle gördüğüm şeyi söylüyorum! O gün o koridorda bu toka vardı derken uydurmuyorum ben!"
— "Biz de uyduruyorsun demiyoruz Eyşan!" dedi Arda sesini yükselterek. — "Ama aynı tokadan yüzlerce kişide olabilir. Kız gelmiş burada görgü tanıklığı yapıyor, sen tutmuşsun toka diyorsun. Belki Ceylin kilitlerken düşürdü, Melis de yerden topladı? Olamaz mı?"
Kübra alayla kahkaha attı. — "Mantığa bak ya! Senaryoyu kafanızda yazmışsınız bile. Kız iki tatlı söz söyledi, kahve getirdi diye Ceylin’i infaz etmeye yer arıyorsunuz!"
Yaman bana yaklaşmaya çalıştı. — "Eyşan, bak olaya duygusal yaklaşma. Ceylin’i sorgulamadan Melis’i suçlayamayız. Eğer Melis yalan söylüyorsa zaten ortaya çıkar. Ama şu an elimizdeki tek somut isim Ceylin."
Yaman’ın bu sözleri kalbime bir bıçak gibi saplandı. Melis’in o sahte sevecenliğine, iki tatlı sözüne ve masum rolüne kanıp benim fotografik hafızamı sorgulamıştı. Tartışma masada uzadıkça uzadı, iki taraf da geri adım atmıyordu. Arda, Melis’in arkasında duruyor; Yaman ise ortayı bulmaya çalışıyor gibi görünse de Melis’in anlattıklarına inanıyordu.
Yüzümdeki derin kırgınlığı gizlemeye çalışarak bir adım geri çekildim.
— "Anlaşıldı," dedim sesimdeki titreşimi bastırmaya çalışarak. — "Sana hafızamı, gördüklerimi sundum Yaman. Sen ise dün tanıdığın bir kızın gözyaşlarını ve uydurma hikayesini seçtin. Mantıklı olanın bu olduğunu düşünüyorsan, gidip Melis’inizle Ceylin’in peşine düşün."
— "Eyşan, olayı kişisel bir gurur meselesine çevirme!" dedi Arda arkamdan.
Kübra benim yanıma geçip koluma girdi, Yaman ile Arda’ya nefret dolu bir bakış fırlattı. — "Siz kişisel gurur ne demek bilmiyorsunuz bile. İki güzel söze, iki süslü harekete satmayacağınız şey yokmuş. İnanılmazsınız gerçekten. Yazıklar olsun size."
Melis ise Yaman’ın arkasına biraz daha sığınarak mağdur rolüne devam ediyordu. Yaman bana doğru adım attı. — "Eyşan, dinle bir dakika, uzaklaşma..."
— "Konuşacak bir şey kalmadı Yaman," dedim soğuk bir sesle. — "Gidin Ceylin’inizi sorgulayın."
Kübra kolumdan tuttu. — "Yürü Eyşan. Bunların gözleri kör olmuş. Erkek aklı işte, iki gözyaşı görünce beyinleri duruyor. Biz kendi başımıza halledeceğiz."
O gün, dörttok grubu resmen ikiye bölündü.
Erkekler, Melis’in etrafında pervane olup onun işaret ettiği Ceylin’in peşine düşmeye ve Melis’i korumaya karar verdiler. Ben ve Kübra ise erkeklerden tamamen bağımızı kopardık. Günün geri kalanında koridorda karşılaştığımızda bile Yaman’ın yüzüne bakmıyordum. Yaman kaç kez konuşmak için önümü kesse de yanından hızla geçip gittim.
Melis amacına ulaşmıştı. Hem dikkatleri Ceylin’in üzerine çekmiş hem de bizim grubu kızlar ve erkekler olarak birbirine düşürmüştü. Gün boyunca Yaman ile Arda’ya kahveler taşıyor, yanlarında ezik büzük durarak onların korumacı hislerini besliyordu.
Ders çıkışına doğru Kübra ile okulun kütüphanesinde buluştuk. Ahşap masalardan birine oturduğumuzda Kübra’nın öfkesi hâlâ tazeydi.
— "Melis bu işi Ceylin’in üzerine yıkacak," dedi Kübra hırsla. — "O pısırık kızı tehdit edecek ya da bir şekilde oyuna getirecek. Bizimkiler de sazan gibi atlayacak."
— "Biliyorum," dedim gözlerimi kütüphanenin penceresinden bahçede Melis ile konuşan Yaman ve Arda’ya dikerek. — "O tokayı düşürdüğünü bildiği için şimdi suçu Ceylin’e kabul ettirmeye çalışacak. Melis’i takibe alacağız Kübra. Ama erkeklerin haberi olmayacak. Onlar 'masum' kızlarını korumaya devam etsinler."
— "Sonunda o ikisinin moraran yüzünü görmek için can atıyorum," dedi Kübra dişlerinin arasından.
Kızlar ve erkekler arasındaki o soğuk savaş başlamıştı. Bir tarafta Melis’in tatlı yalanlarına kanan Yaman ve Arda; diğer tarafta gerçeğin ve kırılmış bir güvenin peşinden giden ben ve Kübra...