Ertesi gün okulların ara tatile gireceği o son gündü. Son ders zilinin çalmasıyla birlikte koridorlar tatile çıkmanın coşkusuyla bağıran öğrencilerle doldu ama bizim grupta yaprak kıpırdamıyordu. Dün çardakta aldığımız kararla, ders çıkışı vakit kaybetmeden okul kütüphanesinin o tozlu arşiv bölümüne geçtik.
Kübra masaya devasa gazete ciltlerini yığdı. Erva şu an 8 yaşında olduğuna göre, hedefimiz tam 8 yıl önceki yerel haberleri ve hastane arşivlerini taramaktı.
Sayfaları hızla çevirmeye başladık. Toz tanecikleri havada uçuşuyor, her çevrilen yaprakta içimdeki gerilim daha da artıyordu. Derken Kübra’nın parmağı sararmış bir gazete sayfasında durdu.
— Buldum... —dedi Kübra, sesi fısıltı gibi çıkarak.
Hepimiz masaya doğru eğildik. Haberin başlığı aynen şöyleydi: "Özel Klinikte Doğum Skandalı: Bebek Öldü Sanıldı, Aile Şikayetçi!"
Kalbim güm güm atmaya başladı. Haberde Güney K. isimli bir ebenin bundan 8 yıl önce doğumda yaptığı ihmal anlatılıyordu. Ama tam ailenin isminin yazıldığı yere geldiğimizde Kübra derin bir iç çekti:
— Tüh ya! Sayfanın burası yırtılmış... Sadece "Y. Ailesi" yazıyor. Soyadının devamı yok!
Arda masaya hafifçe vurdu:
— Haydaaa! İş yine boşa çıktı iyi mi? Y harfiyle başlayan bin tane soyadı var!
İşimiz yine çıkmaza girmişti. Gazete bize büyük bir ipucu vermiş ama cevabı yarıda kesmişti.
Kütüphaneden çıktığımızda hava griye dönmüş, hafiften bir soğuk bastırmıştı. Bizim okul ile şehir hastanesi tam karşı karşıyaydı; aralarında ise o paslı depolar ve tünelin ulaştığı o tenha arazi uzanıyordu. Okul tatile giriyordu ama zihnimizdeki bu bilmece tatil tanımıyordu.
Okul kapısının önünde durduk. Kübra çantasını düzeltip Arda’ya baktı:
— Biz Arda’yla depoların arka tarafındaki eski kayıt odasına ve konteynerlere bakacağız. Belki tünelle bağlantılı atılmış başka bir şey buluruz.
Arda başıyla onayladı:
— Aynen, biz orayı tarıyoruz. Bir şey çıkarsa haberleşiriz.
Yaman yanımda duruyordu. Bakışları karşıdaki hastanenin kasvetli binasına kilitlenmişti.
— Biz de hastaneye gidiyoruz, —dedi Yaman, sesi pürüzsüz ve kararlıydı.— Güney’in çalıştığı eski ebe polikliniğine ve alt kattaki arşiv bölümüne bakacağız.
Yaman’la birlikte hastanenin geniş, ilaç kokan soğuk koridorlarına adım attık. Zihnimdeki fotografik hafıza, hastanenin kat planını anında önüme getirdi. Danışma masasının önüne geldiğimizde Yaman boğazını temizleyip hafifçe öne eğildi:
— Kolay gelsin abla, biz Güney K. abiyi arıyorduk da... Ebe polikliniğinde mi acaba kendisi?
Danışmandaki kadın başını evraklardan kaldırıp bize garip bir bakış attı:
— Güney mi? Valla çocuklarım, geçen gün polisler geldi, adamı mesai ortasında alıp götürdüler. Ne oldu ne bitti biz de anlamadık, emniyete götürmüşler.
Yaman’la göz göze geldik. Demek yanan evdeki o not doğruydu; Güney Abi gerçekten gözaltına alınmıştı!
— Peki... Eşi Songül Hemşire burada mı acaba? —diye sordum paniklememeye çalışarak.
— Songül daha demin geldi valla, acayip telaşlıydı. Yüzü sirke satıyordu, selam bile vermeden alelacele alt kata, ebe polikliniğine doğru seğirtti. Bilgisayarda bir şeylere bakacak herhalde.
Kadın arkasını dönüp çay almaya yeltendiği an Yaman inanılmaz bir refleksle kadının dikkatini dağıtmak için öne atıldı:
— Abla çok pardon, üst kattaki çocuk servisi ne taraftaydı acaba? Arkadaşın kardeşi rahatsızlandı da...
Danışman kadın Yaman’a yön tarif etmeye başladığı an, fırsat bu fırsat diyerek masanın arkasındaki açık duran bilgisayara doğru süzüldüm. Görevlinin sistemi açıktı ve dahili mesajlaşma paneli ekranda duruyordu.
Zihnimdeki fotografik hafıza ekrandaki yazıları saniyesinde taradı. Ekranda Güney’in, eşi Songül Hemşire’nin oturumuna attığı silinmemiş bir dahili mesaj duruyordu. Mesajda aynen şöyle yazıyordu:
"Songül birazdan beni götürecekler, sen hemen eve dön ve kanıtları yak. O kızı gittiği yer olan Depo 4'e ben tıktım, merak etme polisler dışında hiç kimse bir şey öğrenmeyecek."
Kanım dondu. Güney Abi o gün depoda, tünelde üzerimize kapıyı kilitleyen kişinin kendisi olduğunu resmen itiraf etmişti! Bizi oraya gömmek istemiş, Songül de mesajı okur okumaz kanıtları yakmak için evi ateşe vermişti.
Ekrandaki yazıyı aklıma kazıdıktan sonra Yaman’a "Tamam" anlamında hafifçe başımı salladım. Yaman hemen lafı toparlayıp kadına teşekkür etti ve birlikte hızlı adımlarla alt kata inen merdivenlere yöneldik.
Ebe polikliniğinin loş koridoruna adım attığımız an, ilerideki odanın kapısı aniden açıldı. Çıkan kişi Songül Abla’ydı!
Elinin altında dosya klasörleri tutuyordu, saçları dağılmıştı ve göz altları mosmordu. Bizi gördüğü an adımları bıçak gibi kesildi. Gözleri panikle açıldı. Ağır adımlarla ona doğru yürümeye başladık.
— Songül Abla... Nereye böyle panik panik? —dedim, sesime bilinçli bir sakinlik ama ağır bir ima yerleştirerek.
— Sizin... Sizin ne işiniz var burada?! —diye kükredi Songül Abla, elleri titriyordu.
Yaman bir adım öne çıkıp ellerini ceplerine soktu, gözlerini Songül Abla’ya dikti:
— Mutfaktan garip sesler geliyordu Songül Abla. Hani alt kattaki eviniz var ya... Niye hiç uğramıyorsun oraya? Eve niye gelmiyorsun kaç gündür?
Songül Abla’nın yüzündeki bütün kan çekildi. Geriye doğru bir adım attı ama arkası duvara çarptı:
— Saçmalamayın! İşlerim var benim... Ne evi, ne sesi?!
— Evin içi kapkara ama... —dedim üzerine doğru adım atarak, bakışlarımla onu adeta delip geçerek.— İnsan kendi evine uğramaz mı hiç? Songül Abla... Yoksa eve girmeye mi korkuyorsun artık?
Songül Abla bir anda kontrolünü tamamen kaybetti. İçindeki panik devasa bir öfkeye dönüştü. "Sizi gidi veletler!" diye bağırarak Yaman’ın üzerine yürüdü. İki eliyle Yaman’ı göğsünden sertçe itti, yakasını kavrayıp sarsmaya başladı:
— Çekin gidin başımdan! Rahat bırakın beni!
Yaman’ın itilip gerilemesiyle birlikte kafamdaki bütün sigortalar bir anda attı. İçimdeki o inatçı, gözü kararmış keçi şahlandı. Yaman’a dokunduğu an gözüm hiçbir şeyi görmedi.
Öne doğru fırlayıp Songül Abla’nın kolunu tuttuğum gibi kenara savurdum ve doğrudan saçlarına yapıştım! Saçlarını avucumun içine alıp öyle bir yoldum ki kadın acıdan koridoru inletecek bir çığlık attı.
— Sen kime dokunuyorsun be?! —diye bağırdım, saçlarını hırsla çekip başını geriye doğru eğerken.— Sen kime el kaldırdığının farkında mısın?! O benim her şeyim, kimin sevdiğine bulaştığını sanıyorsun sen?!
Songül Abla neye uğradığını şaşırdı. Tırnaklarımı saç diplerine geçirdiğim gibi onu duvara doğru büktüm:
— Bizi tünele kilitlerken de, evi yakarken de hiç korkmadınız değil mi?! Ama bitti artık! Güney’in attığı mesajı da biliyorum, tüneli de!
Ağzımdan dökülen kelimeler koridorda yankılanıyordu. Yaman bir anlık şokla donakaldı; söylerken ne dediğimi fark edememiştim bile ama Yaman’ın gözlerindeki o derin, sarsılmış ifadeyi tam o an yakaladım.
— Eyşan! Eyşan dur, tamam! —diye bağırdı Yaman, aniden araya girip belimden sımsıkı sarılarak beni geriye doğru çekti.
Yaman beni geriye çektiğinde bile Songül Abla’nın saçından kopardığım tutamlar elimde kalmıştı. Songül Abla duvara tutunmuş, saç baş darmadağın, göz pınarlarından yaşlar süzülerek bana dehşetle bakıyordu. Yaman’ın göğsüne yaslanmış halde nefes nefese kalmıştım, kollarının arasındaki o sıcaklık ağzımdan çıkanların ağırlığıyla birleşince kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı.
— Yürü Eyşan, gidiyoruz! —dedi Yaman, sesi hafifçe titriyordu. Elimden tuttuğu gibi beni sürüklercesine koridorun diğer ucundaki arşiv kapısına doğru çekti.
Nefes nefeseydim, ellerim öfke ve hırstan titriyordu. Yaman beni arşiv kapısından içeri sokup kapıyı arkamızdan örttü.
Yıllanmış dosya raflarının arasında soluklanırken Yaman omzumu tuttu, gözlerimin içine öyle bir baktı ki adeta zaman durdu:
— Sen... Az önce ne dedin öyle?
Yüzümün alev alev yandığını hissettim. Konuyu hemen değiştirmek için hırsla elimdeki saç tellerini silkeledim:
— Boş ver ne dediğimi! Az bile yaptım o kadına... Önemli olan tüneli de yangını da anladı. Hemen şu nöbet defterine bakıp çıkalım.
Yaman hafifçe tebessüm etti, bakışlarındaki o derin yumuşaklıkla üst raflardaki tozlu klasörleri indirmeye başladı. Bense alt raflardaki 8 yıl öncesine ait "Ebelik Nöbet Defterleri"ni karıştırmaya başladım.
— Eyşan... Şuna bak, —diye fısıldadı Yaman.
Elindeki defteri bana doğru uzattı. Defterde Güney Abi’nin kendi el yazısıyla tuttuğu nöbet çizelgesi ve protokol kayıtları vardı. Sayfaları hızla çevirdim. Ve işte oradaydı... "Öldü" olarak işaretlenmiş ama protokol numarası silinmemiş o sorunlu doğum kaydı!
Parmağımı silik satırların üzerinde gezdirdim.
— Soyadı... —dedim nefesim kesilerek.— Yaman, soyadı kısmında Yılmaz yazıyor!
Yaman yanıma iyice yaklaştı. İkimizin de nefesi durmuştu.
— Sizin soyadınız... —dedi Yaman, gözleri şokla açılarak.
— Evet ama... Bizim çekirdek ailede böyle bir bebek yok! —dedim titreyen sesimle.— Bu doğum bizim sülaleden... Ama kaçıncı derece akraba? Amcamlar mı, babamın kuzenleri mi, yoksa yıllar önce şehirden taşınan o uzak akrabalarımız mı?
Erva... Erva bizim doğrudan sülalemizin, bizim kanımızın öldü sanılan bir bebeğiydi! Güney Abi çocuğu öldü gösterip Songül Abla ile kendi üstlerine geçirmişti.
Tam o sırada koridorda devriye gezen güvenliğin ayak sesleri yankılandı. Yaman aniden elini omzuma koyup beni iki devasa dosya rafının arasındaki dar boşluğa çekti. Sırtım rafa yaslandı, Yaman ise önümde durup beni kendi gövdesiyle tamamen kapattı. Güvenliğin el fenerinin ışığı kapının aralığından içeri süzüldü, rafın kenarından geçip gitti.
Aramızda milim mesafe yoktu. Az önce koridorda ağzımdan kaçırdığım o sözlerin yankısı hâlâ ikimizin arasında duruyordu. Yaman’ın elini omzumda sımsıkı hissettim, gözleri doğrudan gözlerimin içindeydi. O an ne Erva kalmıştı aklımızda ne de belgeler... Sadece ikimizin o karanlıktaki sessiz, derin nefesleri vardı. Yaman yavaşça başını salladı, "Geçti" der gibi. Omzumdaki elini sabitleyerek o sarsılmaz güveni bir kez daha hissettirdi.
Güvenlik uzaklaştığında hemen oradan çıktık. Hastane bahçesinde, depoların tarafından gelen Kübra ve Arda ile kesiştik.
Kübra nefes nefese yanımıza koştu:
— Bir şey bulabildiniz mi?! Songül Hemşire’yi üst katta gördük, saçı başı darmadağındı, ağlayarak dışarı kaçtı!
— Ben yoldum onun saçını... Yaman’a itip kakmaya kalktı, canına okudum! —dedim hırsla soluyarak.— Ve kayıtlara ulaştık. Erva’nın soyadı kayıtlarda Yılmaz olarak geçiyor. Erva bizim sülalenin öldü sanılan çocuğu! Ayrıca Güney o gün bizi Depo 4'e kendisinin kilitlediğini yazmış mesajında!
Arda’nın gözleri açıldı, Yaman’a bakıp bıyık altından sırıttı:
— Oha! Valla helal olsun Eyşo... Demek Yaman’a el kaldırınca gözün hiçbir şeyi görmedi! Ama nasıl yani? Şimdi bu kız senin kaçıncı dereceden akraban oluyor ve bu adamların derdi ne?!
Yaman öne çıktı, yüzündeki o gizli tebessümle elini yine korumacı bir tavırla omzuma koydu:
— Onu bulmak için yarın sülalenin eski nüfus kayıtlarına bakacağız. Erva’nın kimin öz kızı olduğunu, kaçıncı derece akraban olduğunu ve Güney’in bu tünel planını tek tek çözeceğiz.