Okuldan eve döndüğümde mutfaktan yükselen taze pişmiş poğaça kokusu ve Erva’nın salondan gelen kahkahaları karşıladı beni. Hırkamın iç cebindeki o yanık belgeler sanki göğsüme yerleştirilmiş ağır bir külçeydi. Her nefes alışımda o kağıtların kenarları kaburgama batıyor, bana üst kattaki o simsiyah yangını hatırlatıyordu. Yüzüme zoraki, eğreti bir gülümseme yerleştirip salona geçtim.
Erva halının üzerine oturmuş, benim ilkokuldan kalma resim defterime rengarenk boyalarla bir şeyler çiziyordu. Beni görünce minik ellerindeki boyaları pat diye düşürüp koştu, boynuma sarıldı:
— Eyşan Abla! Bak sana ve bana benziyoruz, ikimize de mavi elbise çizdim!
Erva’yı kucağıma alıp sıkıca sarıldığımda genzime batan o tatlı bebek kokusu içimdeki bütün düğümleri biraz daha sıktı. Bu küçük kızın hiçbir şeyden haberi yoktu. Üst kattaki yanan evden, babasının sakladığı o kirli tünel belgelerinden, hatta kimliğinde yarısı yanmış olan o YI... harflerinden bile... Onu yanağından öpüp masaya oturttum. Annem çayları tazelerken, salondaki o sıcacık aile huzuru bana bir anlığına her şeyi unutturacak gibi oluyordu. Ama zihnimdeki o lanet fotografik hafıza, Güney Abi’nin notunu gözümün önüne getirmeyi bir saniye bile bırakmıyordu. Bardağı tutan elim hafifçe titredi, çayı yudumlayamadım bile.
Akşamüstü, belgeleri tek başıma saklamanın getirdiği o devasa yükten sıyrılmak ve gruptaki fırtınalı sessizliği çözmek için bizimkilerle mahalledeki eski parkın arkasındaki tenha çardakta buluşmaya karar verdik. Erva’yı anneme emanet edip evden çıktım.
Çardağa ilk vardığımda ortamda garip, ağır bir hava vardı. Kübra ve Arda çardaktaki ahşap masanın iki ayrı ucunda oturuyorlardı.
Kübra her zamanki gibi dik oturmuştu ama göz altlarındaki morluklar kaç gündür doğru düzgün uyumadığını ele veriyordu. Elindeki deftere hırsla bir şeyler çiziyor, sonra beğenmeyip üzerini karalıyordu. O her olayda mantığıyla hareket eden, okul ikincisi, güçlü Kübra ilk defa bu kadar dağınık ve çaresiz görünüyordu. Tünelde yaşadıklarımız, yangın ve şimdi de bu sır... Onu da içten içe kemiriyordu ama kimseye belli etmek istemiyordu.
Arda ise masanın diğer ucunda, elindeki küçük ahşap parçasıyla oynuyordu. Yüzünde o bildiğimiz patavatsız, şakacı ifadeden eser yoktu. Bakışları boşluğa çakılmıştı. Arda’yı hep grubun neşesi, ciddiyetsiz elemanı sanırdık ama şu an karşımda duran çocuk, o olumsuzlukların altında ezilmemek için şakaların arkasına saklanan biri gibiydi.
— Eyşan, geldin mi? —dedi Kübra, sesindeki o hafif yorgunluğu gizlemeye çalışarak.
— Geldim... —dedim yanlarına otururken.
Bir süre üçümüz de konuşmadık. Rüzgar çardağın tahtalarını gıcırdatıyordu. Arda elindeki tahtayı masaya bıraktı, derin bir nefes verdi. O an Arda’nın bakışları Kübra’ya kaydı. Kübra’nın titreyen ellerini, karaladığı defterdeki o panik halini fark etmişti.
— Kübo... —dedi Arda. Sesi ilk defa bu kadar alçak, bu kadar samimi çıkmıştı. O alaycı "Kübo" hitabı bile bu sefer tınlamıyordu.— Zorlama kendini bu kadar.
Kübra başını kaldırmadı, kalemini daha sert bastırdı:
— Ney zorlamayayım Arda? Baksana, hiçbir şey yapamıyoruz! Bir tünele girdik, arkasından yangın çıktı, şimdi elimizde garip kağıtlar var... Ben mantıklı bir açıklama bulamıyorum anlayabiliyor musun? Mantığım yetmiyor!
Kübra’nın sesindeki o kırılma anı çardağa düştü. Her zaman her şeyi çözen kız, ilk defa duvara çarptığını itiraf ediyordu.
Arda yavaşça oturduğu yerden doğruldu. Masanın üzerindeki o mesafeyi kapatıp Kübra’nın hemen yanındaki boşluğa oturdu. Elini uzatıp Kübra’nın hırsla tuttuğu kalemi nazikçe elinden aldı ve masaya koydu.
— Zaten mantık aradığımız için bu haldeyiz, —dedi Arda sakince. Gözlerinin içine baktı Kübra’nın.— Sen sürekli her şeyi tek başına çözmek zorunda değilsin. Grubun beyni sensin diye bütün bu yükü omuzlarına almak zorunda değilsin. Bak, biz buradayız. Ben sadece tamirat işlerinden ya da boş esprilerden ibaret değilim kımıl kımıl dursam da. Bir şey kopacaksa beraber koparız, tamam mı?
Kübra donk etmiş gibi Arda’ya baktı. Yıllardır tanıdığı, sürekli "Ciddiyetsiz" diye kenara ittiği Arda, o an Kübra’nın içindeki o yalnızlığı çekip almıştı. Kübra’nın gözleri hafifçe buğulandı ama ağlamadı. Sadece o sert, aşılmaz kabuğunu ilk defa bir kenara bıraktı. Arda’ya bakarken yüzünde beliren o hafif, minnet dolu tebessüm, aralarındaki o çocukça arkadaşlığı derin bir bağa dönüştürdü. Birbirlerini ilk defa gerçekten "görmüşlerdi".
— Eyvallah Arda... —dedi Kübra fısıltıyla.
— Ne demek patron, görevimiz, —diye hafifçe sırıttı Arda, ama o eski ciddiyetsiz haliyle değil, içten bir dostlukla.
Tam o sırada çardağın merdivenlerinde ayak sesleri yankılandı. Yaman gelmişti.
Üzerinde koyu renk hırkası vardı, saçları rüzgardan biraz dağılmıştı. Bakışları doğrudan bana kilitlendi. Aramızdaki o ağır kavgalardan, hastane odasındaki paniklerinden ve Kübra’dan öğrendiğim o 8 yaşındaki yangın travmasından sonra ona bakışım tamamen değişmişti. Artık karşımda sadece inatçı bir çocuk değil, geçmişinin hayaletleriyle savaşan kırgın bir adam görüyordum. O da bana bakarken artık o buzdan duvarlarını örmüyordu.
— Belgeler güvende mi? —diye sordu Yaman. Sesi pürüzsüz ama derindi.
— Güvende. Evde, resim çantamın gizli bölmesinde, —dedim.
Bir süre Erva’nın durumunu, yarın okuldaki kütüphaneden bakacağımız eski arşiv kayıtlarını konuştuk. Arda ve Kübra masadaki deftere birkaç not alırken, Yaman yanıma doğru bir adım attı. Araya giren o soğukluk gitmiş, yerini ad konulmamış bir çekime bırakmıştı.
— Sen iyi misin gerçekten? —diye sordu Yaman, sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla.
— İyiyim Yaman... Sadece kafam çok dolu.
Yaman gözlerimin içine baktı. O kahverengi gözlerdeki duman çekilmişti. Hiçbir şey söylemeden, aniden kollarını omzuma doladı ve beni kendine çekti.
Öyle pat diye gelen bir sarılma değildi bu; günlerdir ikimizin de içinde biriken o öfkenin, korkunun ve vicdan azabının sessizce tahliye olmasıydı. Kolları sırtımı sımsıkı sardı. Başımı göğsüne yasladığımda, kalbinin ne kadar hızlı çarptığını hissettim. Çaresizliğini, korkusunu ve bana bir şey olacak diye duyduğu o devasa dehşeti bu sarılmada dışarı vuruyordu.
Ben de kollarımı onun beline doladım. Ne bir laf edildi ne de romantik süslü cümleler kuruldu. Sadece birbirimize sığındığımız, içimizdeki o yangın kokusunu bastıran sımsıkı bir sarılmaydı.
Geri çekildiğinde elleri bir an omzumda kaldı. Bakışlarımız kesiştiğinde ikimiz de biliyorduk: Artık sözlere ihtiyacımız yoktu. Aramızdaki o keçi toslaşmaları bitmiş, yerini sarsılmaz bir bağlılığa bırakmıştı. Biz artık sözde değil, gözde bir çifttik.
— Bu işi birlikte çözeceğiz Eyşan, —dedi Yaman, sesi alçak ama kayadaymış gibi sağlamdı.— Tek başına değilsin.