Bölüm 3: Kaza geliyorum demez
Güneş hızlıca sandalı kenara çekti, ben de titreyen ellerime rağmen yanına çömeldim.Adamı kumların üzerine çektiğimizde kalbim deli gibi çarpıyordu. Islak gömleği vücuduna yapışmıştı, saçları alnına düşmüştü. yüzü ay ışığında parlıyordu; Saçları ıslak, siyaha çalan koyu kahverengiydi. Uzun telleri alnına yapışmış, yüz hatlarını daha da belirgin hale getirmişti. Keskin elmacık kemikleri, düz ve biraz uzun burnu, dudaklarının kenarındaki sert ifade… Onu sıradan bir kasaba insanı olmaktan çıkarıyordu. Ne kadar ıslak ve yorgun görünse de… belli belirsiz bir çekicilik vardı onda.
– Amca? Amca beni duyuyor musun? diye sordu Güneş, sesinde panik vardı.
– Zeynep, hadi! dedi Güneş, panikle. “Adamı ters çevir, nefes alsın!”
Güneş’in sesi beni kendime getirdi. Yarı baygın haldeki adamın göğsü zor inip kalkıyordu. Balıkçılardan biri koşa koşa geldi, dizlerinin üstüne çöküp adamın nabzını kontrol etti.
– Yaşıyor… dedi. “Ama bu kim?”
Diğeri yanımıza çömeldi, başını eğip dikkatle yüzüne baktı.
– Ben böyle birini hiç görmedim. Bizim kasabalı değil.
Kasabada yabancı görmeye alışkın değildik. Küçücük yerdi burası. Kimin hangi gün balığa çıktığını, kimin kavga ettiğini, kimin saçını kestirdiğini bile bilirdik. Ama bu adamdi ki?
– Çok garip, dedi Güneş, kaşlarını çatarak. “Bu kadar küçük yerde yabancı mı olurmuş?”
tam cevap verecekten Adam hafifçe doğruldu, nefesi hâlâ düzensizdi. Dudakları titredi.
Adam hafifçe doğrulurken hepimiz nefesimizi tuttuk. Saçlarından hâlâ su damlıyordu, gömleği deniz kokusuyla üzerimize çarpıyordu. Dudaklarını araladı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı:
– …teşekkürler…
Hepimiz birbirimize baktık. Yabancı birinin ağzından ilk çıkan kelime bu olmuştu. Ama sonra yüzünü buruşturdu, gözlerini hafifçe kısmış halde etrafa bakındı.
– …hay sikiyim… diye mırıldandı.
Balıkçılar şaşkın şaşkın güldü. Güneş “oha” der gibi kaşlarını kaldırdı, ben ise olduğum yerde kalakaldım. İçimdeki korkuyla karışık heyecanı bastıramıyordum. Çünkü onun dudaklarından çıkan her kelime, beni daha da içine çekiyordu.
Hasan Abi, babacan ama meraklı bir tavırla yanına çöktü.
– Evlat, dedi. “Burada ne işin var hele? Bu denizde tek başına ne arıyorsun?”
Adam gözlerini ağır ağır ona çevirdi. Hiç acele etmeden, umursamaz bir şekilde konuştu:
– Ne işim varmış? Denizdeydim, şimdi buradayım. Sorun mu var?
Güneş bir kahkaha attı, gerginliği dağıtmak ister gibi.
– Vay, artist çıktı!
güneşe göz devirdim ''sanki şakanın sırası ya!''. Adamın sesinde garip bir şey vardı. Bir yorgunluk, bir alaycılık ve aynı anda bir gizem… Sanki sırlarını açmaya hiç niyeti yokmuş gibi.
Hasan Abi boğazını temizledi.
– Evladım, kasabada herkes birbirini tanır. Ben seni görmedim. Sen kimlerdensin?
Adam gözlerini kısa bir an bana çevirdi. Baktığı an kalbim yerinden fırlayacak sandım. Sonra tekrar etrafa bakındı, başını hafifçe yana eğdi.
– Kimse değilim.
O iki kelime içime düştü. Kimse değilim. Bir yandan kulağa komik geliyordu ama diğer yandan içimdeki rüyayı hatırlatıyordu. Sisin içinde beliren o adam da kendini açıklamamıştı. Hep yarım kalmıştı.
karadenizli ihsan abi ile hasan abi sorular bir şekilde birbirlerine baktı.
– Sarhoş mu bu ne?
– Belki de yolu şaşırmış bir turisttir.
Ama hayır. Turist değildi. Sarhoş da değildi. Bunu hissediyordum.
Güneş derin bir nefes aldı.
– Tamam, tamam. Olay büyümeden evine gitsin bari. Ama… hangi eve?
Adam başını kaldırdı, gülümsemeye benzer çok kısa bir ifade geçti yüzünden.
– Evim yok.
O an, içimdeki bütün sorular çığ gibi büyüdü. Ev yok, kimlik yok, kimse değil… ''yok canım bu saçmalık evet saçmalık daha da saçma olan rüyala bu tesadufu birleştitirmek...!''
Bu adam, sadece tesadüfen buraya çıkmadı.bir işi olmalıydı gözüm sandala kaydı.incelemek isteği oluştu içimde güneş fark etti ve o da sandala baktı inceledi ama çok ilgisini çekmediği için herhal gizemli adama bakmaya devam etti.Elimi sandala uzatmak için bir adım attım. İçimdeki merak daha fazla susturulamaz hale gelmişti. Oymaları daha yakından görmek, hatta belki içine bakmak istiyordum. Ayağım kumlarda hışırdayarak ilerlerken, birden bileğimde sert bir baskı hissettim.
Adam, refleksle hareket etmiş gibiydi. Islak eli bileğimi kavradığında kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Kavrayışı öyle ani ve güçlüydü ki, nefesim boğazımda düğümlendi.
Gözlerim hızla ona döndü. Ay ışığı göz bebeklerine vurmuştu; koyu kahverengi gözlerinde derin, neredeyse ürkütücü bir keskinlik vardı. Dudakları kıpırdamadan bana baktı, yüzündeki ciddiyet aniden ortamı ağırlaştırdı.
– Dokunma! dedi. Sesi sertti, hızlıydı.
Bileğimdeki parmakları adeta nabzımı sayıyordu. Sanki kalp atışlarımı hissediyor, paniklediğimi bilerek daha da sıkıyordu.
“Bırak!” dedim istemsizce. Sesim titriyordu. Güneş hemen yanımıza atıldı:
– Ne yapıyorsun sen be? Elini çek kızdan!
Adam gözlerini Güneş’e çevirmedi bile. Sanki sadece bana bakıyor, sadece benimle konuşuyordu. Parmakları biraz gevşedi ama bırakmadı.
– Bu sandala yaklaşma.
Sözleri tok bir emir gibi havada asılı kaldı. Kumların üzerinde bir uğultu vardı sanki, dalgaların sesi bile kesilmişti.
Benim aklımda ise tek bir düşünce yankılanıyordu:
gailba … bu, rüyadaki adam. ya da ben delirdim...
Adamın parmakları hâlâ bileğimdeydi. Sertti, inatçıydı. Bir an göz göze geldik, içimde garip bir ürperti dolaştı ama kendime geldim. Sinirle bileğimi çekip sertçe elini ittirdim.
– Aman tamam be! dedim, sesim biraz yüksek çıktı. “Ne kıymetli malın varmış, dokunmam!”
Sustu. O kısacık cümlem kumlara gömülmüş dalga gibi etrafta yankılandı. Hasan Abi kaşlarını kaldırdı, İhsan Abi ise dudaklarının kenarına yarım yamalak bir gülümseme oturttu.
Güneş hemen araya atladı, kollarını göğsünde kavuşturdu:
– Aferin Zeyno, bak çocuğun pabucunu dama attın. Birazdan sandalına sarılıp ağlayacak!
Ben kaşlarımı çatıp ona ters bir bakış attım. “Güneş, şimdi sırası mı?” diye fısıldadım ama çok geçti, adamın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdamıştı. Gülüyor muydu? Dalga mı geçiyordu, anlamak zordu.
Hasan Abi, sabrı taşar gibi öne çıktı:
– Delikanlı, neyi saklıyorsun sen? Sandal mı, kendin mi? Aç ağzını iki laf et de bilelim.
Adam gözlerini bana çevirdi, sonra Güneş’e, sonra da sandala. Derin bir nefes aldı ama yine de o kısa, sert tonuyla konuştu:
– Size ait değil. O yüzden karışmayın.,
– Heeeyt, dedi İhsan Abi, kalın Karadeniz şivesiyle. “Bu kasabada ne varsa herkesindir. Denizi de paylaşırsın, sahili de. Öyle ‘karışmayın’ olmaz.”
Adam gözlerini yere indirdi, bir süre hiçbir şey söylemedi. Sessizlik o kadar uzadı ki, sabrım taştı. Kollarımı göğsümde kavuşturup kaşlarımı kaldırdım.
Allah aşkına, bu kadar gizem niye? Sandal dediğin tahta parçası işte.İçinden hazine mi çıkacak,yoksa define haritası mı bulacağız?!
İçimden böyle geçirsem de yüzümdeki alaycı gülümsemeyi gizleyemedim. Ama adam hiç gülmedi. Başını hafifçe kaldırdı, koyu kahverengi gözlerini üzerime dikti. İçimi delip geçen o bakış bir an bile kaymadı.
Tam o sırada Güneş, sıkılmış bir ifadeyle araya girdi:
– Peki delikanlı, madem bu kadar havalısın… adın ne?
Adam derin bir nefes aldı, elini saçlarına attı. Islak telleri parmaklarının arasında kayarken, karizmatik bir şekilde geriye doğru savurdu. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım vardı; gülümseme mi, küçümseme mi anlamadım.
Gözlerini tekrar bize çevirdi.
– Yüksel… dedi kısa ve net bir tonla.
Ama o an, bu kadar sıradan görünen bir isim bile kulağıma garip gelmişti. Sanki arkasında gizlenmiş başka bir anlamı varmış gibi.
Ve içimdeki şüphe, dalgalar gibi kabarmaya başladı.
Bölüm Sonu(beğenirsiniz umarım devamı 9 eylül'de gelcek💕)