bölüm 4:Güveniyorum...
Güneş kollarını göğsünde kavuşturdu, yüzünü hafif yana eğip Yüksel’e baktı. Gözlerindeki merakla siniri birbirine karışmıştı.
– pekii soyadın ne?
Yüksel başını kaldırmadı bile. Sanki duymamış gibisessizce kumların üzerinde oturmuştu. Gözleri hafifçe bana kaydı, sonra tekrar Güneş’e döndü. Hiçbir kelime söylemedi, sadece elleriyle sandaldaki o oyuk kısmı düzeltti.
Güneş gözlerini devirdi, bana dönüp fısıldadı:
– Bak bak, görmezden geliyor beni…
-Abartma kanka daha yeni kaza atlatmış biri sonuçta. Belki de şoku vardır.
Ama Güneş benı dinlemedi bile, gözlerini Yüksel’den ayırmıyordu.
– Şoku varmış! Gayet de aklı başında bu. Bir tek konuşmuyor, çünkü keyfi öyle!
Yüksel bu sefer hafifçe nefes verdi, sanki sabrını ölçer gibiydi. Elini saçlarının arasından geçirip saçlarını geriye savurdu, sonra yine kumların üzerine oturdu. Dudaklarından tek kelime çıkmadı.
Güneş kısık sesle homurdandı:
– Of ya, kafayı yiyeceğim bununla…
Sonra tekrar Yüksel’e döndü.
– Kaç yaşındasın peki?
Kısa bir sessizlik oldu. Dalgaların kıyıya vurma sesi ve uzaktan balıkçıların ayak sesleri duyuluyordu. Güneş üçüncü kez denedi:
– Bu sandal senin mi?
Yüksel gözlerini kaldırdı, yüzünde hafif alaycı bir ifade belirdi. Sonunda dudaklarını araladı:
– Yeni kaza yapmış birine çok soru soruyorsun teyze…
Bir anlık sessizlik oldu. Güneş’in yüzü dondu, kaşları çatıldı.
– Ne teyzesı be?!
Yüksel başını yana eğdi, gözleri kısık bir gülümsemeyle parladı. Sesi alaycı ve sakindi:
– Sende bana amca dedin. Hem… yaşlı duruyorsun.
Güneş’in yüzü kıpkırmızı oldu, bana döndü:
– Bunu duydun değil mi Zeynep?!
Ben kendimi tutmaya çalışsam da içimden kahkaha yükseliyordu. Yüksel ise hiçbir şey olmamış gibi kumların üzerinde oturuyor, sandalının kenarındaki tahtaları düzeltmeye devam ediyordu.
Güneş’in kıpkırmızı yüzünü görünce kendimi tutamadım, dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. İnce bir kahkaha boğazımdan kaçtı. Hemen elimle ağzımı kapattım ama çok geçti.
Yüksel, göz ucuyla bana baktı. O koyu kahverengi gözleri ay ışığında daha da derin görünüyordu. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
– Aa, gülebiliyormuşsun… dedi alaycı bir tonda, sandalın kenarına yaslanarak.
Kafamı hemen çevirdim, utanmış gibi ama gülümsememi gizleyemiyordum.
– Ben… şey… öyle birden…
Yüksel sözümü tamamlamama izin vermedi, başını hafifçe yana eğdi.
– Demek bu kasabada biri hâlâ gülmeyi biliyormuş. Enteresan.
Sanki benle uğraşıyordu, bilerek laf atıyordu. Kalbim hızlanırken, Güneş’in öfkesi daha da alevlendi. Gözleriyle Yüksel’i delip geçecek gibiydi.
– Ohooo! Yeter artık ya! Sen kimsin de burada böyle artistlik yapıyorsun? dedi Güneş, sesi yükselmişti.
Yüksel’in dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.
– Artistlik mi? Ben sadece oturuyorum. Konuşan sensin.
– Susmak da bir şey söylemektir, biliyor musun? dedi Güneş, ellerini kollarını sallayarak.
– Demek öyle… dedi Yüksel sakince, bakışlarını Güneş’e kilitleyip sonra göz ucuyla tekrar bana kaydırarak.Güneş ellerini beline koymuş, öne doğru eğilmişti. Sesindeki sabır kalmamıştı:
– Bak, beni delirtmeye başladın. Kim olduğunu söylemeyecek misin hâlâ?
Yüksel başını yana çevirdi, alaycı bir gülümsemeyle dudaklarını kıpırdattı:
– Çok merak ediyorsan, hayal gücünü çalıştır.
– Hah! dedi Güneş, sesi yükseldi. “Benim hayal gücüm senin gibi gizemli takılan adamlara yetmez. Düzgünce cevap ver, ne işin var burada?”
Yüksel sandalın tahtasına dokundu, sonra gözlerini bana çevirdi. O kadar sakindi ki sanki Güneş’in öfkesi bile ona çarpıp yere düşüyordu.
– Senin arkadaşın biraz sabırsız galiba, dedi.
Güneş yerinde zıplar gibi oldu.
– Sabırsız mı?! Yeter ya, sen benimle dalga mı geçiyorsun?
Yüksel hiç istifini bozmadı. Yalnızca hafifçe kaşlarını kaldırdı.
– Dalga geçmek için uğraşmam bile gerekmez. Sen kendi kendine yetiyorsun.
Güneş kollarını açtı, sanki pes ediyormuş gibi:
– Ben bittim! Seninle uğraşamam artık, Zeynep, sen konuş bari…
Bir an donakaldım, Yüksel’in gözleri bana kaydı. Gözlerindeki o koyu kahverengi parlaklık beni hem rahatsız ediyor hem de çekiyordu. Dudaklarını kıpırdattı, sesi sakince çıktı:
– Sen de çok sessizsin. Yoksa sadece gülmek için mi buradasın?
Kaşlarımı çattım.
– Ben… seni anlamaya çalışıyorum.
Yüksel başını hafif yana eğdi, gülümser gibi yaptı.
– Demek anlamaya çalışıyorsun… İnsanlar genelde bana bakar ama anlamaya kalkışmaz. Cesaretin varmış.
– Cesaret falan değil, merak, dedim istemsizce.
Güneş anında araya girdi, sesinde öfke vardı:
– Sakın kanma buna Zeynep! Bakışlarıyla bile oyun oynuyor resmen.
Yüksel gözlerini Güneş’e devirdi, sonra tekrar bana döndü.
– Arkadaşın biraz fazla korumacı. Ama haksız sayılmaz… Senin gibi saf birini kandırmak kolay olurdu.
Bir an içimden kıpkırmızı bir öfke yükseldi.
– Saf mı? diye çıkıştım, sesim titriyordu.
Yüksel hafifçe gülümsedi, sanki bu tepkiyi özellikle bekliyormuş gibi.
– Bak işte… sinirlendiğinde daha gerçek oluyorsun.
Sanki benle uğraşıyordu, bilinçli olarak damarıma basıyordu. Kalbim hızlanırken, gözlerimi ondan ayıramıyordum. Güneş ise çoktan ellerini beline koymuş, ikinci raunda hazırlanıyordu.
Hasan abi sonunda dayanamayıp araya girdi, kollarını kavuşturmuş, hafif babacan ama otoriter bir tonla:
– Çocuklar… geç oldu. Hadi siz eve gidin.Senin de bir şeyin yoksa biz gidiyoruz, delikanlı.
Güneş hemen fırsatı bulmuş gibi atladı:
– Duydun mu? Bak, amcalar bile söylüyor! Eve gitme vakti geldi.
Kolumdan tuttu, resmen sürüklemeye çalıştı beni. Ama ben adımlarımı ağırlaştırdıkça ağırlaştırdım. Çünkü kafam hâlâ Yüksel’deydi. O hâlâ kayıtsızca sandalıyla uğraşıyor, sanki biz hiç yokmuşuz gibi davranıyordu. Bu umursamaz tavrı beni daha da meraklandırıyordu.
İhsan abi de Hasan abinin yanına çömeldi, Yüksel’e dikkatle bakarak sordu:
– Evlat, sen buralı değilsin değil mi? Ben seni hiç görmedim.
Yüksel başını kaldırmadan, alaycı bir tonla:
– Buralı değilim.
Hasan abi kaşlarını çattı.
– Ee, iyi de… burada otel yok. Nerede kalacaksın? Hem üstün başın sırılsıklam, kurulanmazsan hasta olursun.
Güneş sabırsızca ayağını yere vurdu.
– İşte ben de onu diyorum! Ne işi var burada? Neden bizim başımıza kaldı bu adam?
Ben ise Güneş’in elinden kurtulmaya çalışarak hâlâ Yüksel’e bakıyordum. İçimde öyle güçlü bir his vardı ki… Bu adamın gitmeyeceğini, gidemeyeceğini biliyordum.
Yüksel nihayet başını kaldırdı. Gözleri ay ışığında daha da koyu görünüyor, yüzünde ince bir alaycı tebessüm vardı. Saçlarını eliyle karıştırdı, kayıtsızca:
– Ben bir şekilde kalacak yer bulurum. Siz bana karışmayın.
Hasan abi derin bir iç çekti, sanki içten içe bir şeylerin farkındaymış gibi.
– İyi bakalım, sen bilirsin delikanlı.Ama ben birden düşündüm. Bu kasabada gerçekten otel yoktu, kimseyi de tanımıyordu. Böyle hâlde kalamazdı. Üstelik ne kadar uğraşsam da içimdeki merak sönmüyordu. Onu bir şekilde daha yakından tanımak, anlamak istiyordum.
Dudaklarım istemsizce kıpırdadı:
– İstersen… bizde kalabilirsin. Evimizin alt katında boş bir oda var.
Sözlerim ağzımdan çıkar çıkmaz, Güneş’in gözleri kocaman açıldı.
– Ne? Sen kafayı mı yedin Zeynep?! Daha yeni gördük bu adamı. Nereden geldiği belli değil, adı bile belli değil… Şimdi kalkmış bir de “bizde kal” mı diyorsun?
Yüksel ise sandalıyla uğraşmayı bıraktı, yavaşça başını bana çevirdi. Gözlerinde belli belirsiz bir şaşkınlık vardı ama yüzünde hâlâ o kayıtsız ifade. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı, alaycı bir tebessüm belirdi.
– İlginç teklif. İnsanlar genelde yabancılara kapılarını hemen açmaz. Sen… farklısın.
Güneş, ellerini havaya kaldırdı dramatik bir şekilde:
– Allahım delilerecem! kızım zeynep Duyuyor musun sen ne dediğini ? Daha adı ne, soyadı ne bilmiyoruz. Ya katilse? Ya hırsızsa?
Benim içimde garip bir sıcaklık yükseldi. Kalbim hızla atıyordu ama bakışlarımı Yüksel’den ayıramıyordum.
– Katil gibi durmuyor, Güneş. Hem… belki de yardıma ihtiyacı var.
Yüksel gülerek başını iki yana salladı, saçları alnına düştü.
– Sen beni savunuyorsun yani. Hâlbuki teyzen beni çoktan suçladı bile.
– Ne teyzesi be! – diye patladı Güneş. – Kaç kere söyleyeceğim, teyze falan değilim ben!
Güneş hâlâ söyleniyordu, ben ise kalbim pır pır ederek eve doğru yürüyordum. Yüksel arkamızdan ağır adımlarla geliyordu, sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi.
Güneş kulağıma eğildi:
– Sen var ya… sen tam bir delisin. Vallahi annen seni öldürecek. Yabancı adamı eve getirmek de neyin kafası?
Ben gözlerimi devirdim, hafifçe gülümseyerek:
– Sakin ol kanka. Alt kat boş, misafir ağırlamak dünyanın sonu değil.
– “Misafir” diyor ya! – diye fısıldadı, ama sesi öfke doluydu. – Bak gör, bu gece bizi doğrayacak!
Tam o sırada Yüksel duydu ve kısık bir kahkaha attı.
– Merak etme teyze, mutfaktan bıçak çalmayacağım.
Güneş anında döndü:
– TEYZE DEMEYECEKSİN!
Ben kahkaha patlattım, artık kendimi tutamıyordum. O gergin atmosfer bir anda dağılmıştı, ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Çünkü annemden nasıl saklayacaktım bunu?
Eve girdiğimizde olanlar tam bir trajikomediye dönüştü. Annem mutfaktan çıktı, elinde bulaşık bezi, gözleri şüpheyle Yüksel’e dikildi.
– Bu da kim?
Ben ellerimi çırpar gibi yaptım, gülümsemeye çalıştım:
– Şey… anneciğim… bu… Yüksel. Biraz zor durumda kalmış da, ben de… yani… şey dedim… alt katta kalabilir mi?
Annemin gözleri parladı.
– Misafir başımızın tacıdır kızım. Tabii kalabilir. Hem buralarda yabancıya pek rastlanmaz, ilginç oldu doğrusu.
Güneş patladı tabii:
– İlginç mi?! Ya kadın, sen ciddi misin? Biz daha bu adamın kim olduğunu bilmiyoruz, sen misafir diyorsun!
Annem gülümseyerek, hafif sert bir tonda:
– Güneşim, delikanlıya haksızlık etme. Önce bir dinleyelim. Hem kötü niyeti olsa yanında olmazdı.
Güneş’in yüzü kıpkırmızı oldu. Elleriyle havayı yumruklar gibi yapıp bana döndü:
– Zeynep! Sen var ya… sen tam kafayı yemişsin. Bu adam yabancı. Sandaldan çıkmış, bir geçmişi yok, bir şeyi yok. Ben seni bu maynağın yanında bırakmam!
– Manyak değil… – dedim kısık sesle, ama gülmemek için kendimi zor tutarak.
– Ne dedin?! – diye döndü bana.
– Dedim ki, abartma Güneş. Alt katta kalacak sadece, hem zaten sen yan evdesin. İki adımda koşup gelirsin.
Güneş ellerini beline koyup, bana dik dik bakarken Dudaklarının kenarında alaycı bir gülümsemeyle izledi.
– Merak etme teyze, sana emanet etmem Zeynep’i. Zaten kendini koruyabiliyor belli ki.
Güneş’in yine tepesi attı:
– TEYZE DEME DEDİM ULAN RUH HASTASI!
Annem hiç lafı uzatmadı, Yüksel’i görünce gözleri ışıldadı. Kadıncağız sanki yıllardır tanıyormuş gibi gülümsedi, elleri bir anda Yüksel’in yanaklarına gitti.
– Kuzum! Donuyorsun sen! Böyle ıslak ıslak gezilir mi hiç? – deyip yanaklarını sıktı.
Ben kahkahamı tutamadım, Yüksel ise gözleri kocaman açılmış halde öylece kaldı. Sanki dünyada ilk defa birisi onunla bu kadar samimi bir şekilde ilgileniyordu. Hafifçe boğazını temizledi, gözlerini kaçırdı, dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı.
– Sağ olun… teyze.
– Teyze mi?! – diye bağırdı Güneş. – kankamın annesine teyze diyemezsin, bana teyze demeyeceksin, kimseye demeyeceksin!
Annem aldırmadı bile. Hemen havluyu kaptığı gibi Yüksel’in omuzlarına attı.
– Çabuk kurulan, yoksa hastalanacaksın. Hadi oğlum, çıkar şu üstünü, üşüteceksin.
Ben gülmemek için dudaklarımı ısırarak öne atıldım.
– Tamam anne, ben götürürüm banyoya.
Elimle Yüksel’e işaret ettim, o da ağır adımlarla peşimden geldi. Ama daha iki adım atmıştık ki Güneş kollarını açtı.
– Dur bakalım! Sen tek başına gitmiyorsun. Ben de geliyorum!
– Güneş, saçmalama! – dedim.
– Saçmalama mı? Ben seni bu “kaslı yabancı”yla aynı koridora bile bırakmam.
Yüksel kaşlarını kaldırıp alaycı bir gülümseme bıraktı.
– Demek kaslı olduğumu fark ettin teyze.
– Of be! – diye patladı Güneş. – TEYZE DEME!
Ben kahkahamı zor tuttum ama o sırada banyoya girmiştik. Küçük bir alan, aynanın üstünden sarkan loş ışık, hafif buhar… Yüksel havluyu kenara koydu ve gömleğini çıkardı.
O an zaman sanki yavaşladı. Omuzlarından aşağı süzülen damlalar, kaslarının belirgin hatlarını daha da ortaya çıkarıyordu. Geniş göğüs kafesi, kollarındaki kasılma… hatta kaburgalarının arasına gizlenmiş birkaç yara izi…
Kalbim deli gibi atıyordu, gözlerim istemsizce takılıp kalmıştı. “Allah’ım, gözlerimi nereye koyacağımı bilmiyorum” diye düşündüm.
Güneş yanımda derin bir nefes aldı, gözlerini kapatıp elleriyle yüzünü kapattı.
– Ben bu sahneyi görmek zorunda değilim. Yok, vallahi değilim!
Yüksel ise sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi gayet sakin sesle konuştu:
– Çok bakarsanız utanırım haberiniz olsun.
Sözde ciddi söylüyordu ama dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmıştı. Beni köşeye sıkıştırmış gibi hissediyordum.
Güneş hemen araya girdi:
– Utan! Utan da şu kızın beynini yakmayı bırak.
– İstersen odana kadar eşlik edeyim. – dedi, sesi ciddi ama gözleri gülüyordu. – Hem düşüp bayılma riskin var gibi duruyor.
“Yanıyorum ben ya resmen” diye düşündüm içimden, ama cevap veremeden Güneş beni daha sertçe çekti.
– Yok! O sana eşlik etmeyecek. Ben varım! Ben yanında nöbet tutacağım!
Ve ben Güneş’in kolunda sürüklenirken, Yüksel’in hafif eğilmiş, kendinden emin gülüşünü aklıYüksel duşu bitirip çıktığında saçları ıslak, alnına düşmüştü. Omuzlarından süzülen damlaları silmek için havluyu omzuna atmıştı. Annemin sesi hâlâ kulaklarımdaydı:
– “Babanın pijamalarını ver kızım, yeni misafir hasta olmasın.”
Dolabı karıştırıp babamın lacivert kareli pijamalarını buldum. Güneş yanımda kollarını kavuşturmuş, sanki gardiyanmış gibi bekliyordu.
– İşte bunlar. – dedim, pijamaları uzatarak.
Yüksel alırken kaşlarını kaldırdı, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
– Babanın pijaması ha… Demek artık aileden sayıldım.
Güneş anında atladı:
– OHA! Daha ilk günden mi yani? Sen de amma çabuk alıştın!
Ben kahkaha patlattım, Yüksel ise pijamayı havaya kaldırıp bakarken gayet sakin bir ifadeyle:
– Rengi fena değilmiş. Biraz geniş ama olur.
Güneş kıkır kıkır güldü, sonra bana dönüp fısıldadı:
– Bu pijamayla gece koridorda görünürse, vallahi hortlak sanacaklar.
– Saçmalama! – dedim ama ikimiz de gülmekten kendimizi alamadık.
Biraz şakalaşma, biraz homurdanma derken, sonunda pijamasını giydi. İlginçtir, o salaş pijama bile üstünde model gibi duruyordu. Saçlarını havluyla karıştırırken gözlerimizi yakaladı, o alaycı gülümsemeyi bıraktı yine.
– Peki benim kalacağım oda nerede?
Ben derin bir nefes aldım.
– Gel… göstereyim.
Onu evin arka tarafındaki eski odaya götürdüm. Küçük, ama temizdi; denizden gelen tuzlu havayı içeri alan bir pencere, köşede sade bir yatak… Çocukluğumdan kalan birkaç eşya hâlâ duruyordu.
Kapıyı açtığımda Yüksel etrafı inceleyip başını salladı.
– Güzelmiş. Sessiz. Benim için yeterli.
Güneş kollarını beline koydu, hâlâ somurtuyordu.
– İnşallah horlamazsın da sabaha kadar bütün kasaba uyanmaz.
Ben gözlerimi devirdim, hafif gülerek içimden düşündüm:
“İlk gecesi… ve biz şimdiden bu kadar olay yaşadık. Bundan sonrası kim bilir ne olacak?”mdan çıkaramıyordum…