Bölüm 2: mezuniyet
Okulun kapısına geldiğimizde uzaktan bile kalabalığın sesini duyabiliyordum. Kahkahalar, müzik, ayak sesleri… Hepsi birbirine karışmış, yaz akşamının sıcak havasına yayılmıştı. Bahçenin girişine renkli ışıklar asılmış, her yer balonlarla, süslerle dolmuştu. Sanki yıllarca yaşadığımız o sıradan lise binası bir anda masal gibi olmuştu.
Adımlarımı yavaşlattım. İçimde garip bir sıkışma vardı. “İşte bu… yıllardır beklenen an.” Ama aynı zamanda rüyamın gölgesi hâlâ peşimdeydi. O sisli deniz, sandal, yüzünü seçemediğim adam… Kalabalığın içine karışsam bile, sanki bakışlarım onu arıyordu.
Bahçede arkadaş grupları kendi köşelerini kapmıştı. Kimi fotoğraf çekiniyor, kimi çılgınca dans ediyor, kimi de köşede sakince sohbet ediyordu. Herkes farklı bir şekilde bu geceyi ölümsüzleştirmeye çalışıyordu. Ben ise kendimi biraz yabancı hissettim. Gülümsedim, selam verdim, sarıldım ama kalbim başka bir yerdeydi.
Elbisemin uçları rüzgârda dalgalanıyordu, saçlarım omzuma düşüyordu. İçimden geçirdim: “Dışarıdan bakınca mutlu, hazır, heyecanlı bir kız gibi görünüyorum. Ama aslında aklım hâlâ o rüyada takılı.”
Müzik bir anda yükseldi, bahçenin ortasında dans edenler coşkuyla bağırmaya başladı. Ben kalabalığın kenarında durup etrafı izledim. Gözlerim istemsizce kalabalığın içine kaydı. “Ya o adam gerçekse? Ya burada bir yerlerdeyse?” Bu düşünceyle irkildim, kendi kendime kızdım. “Zeynep, saçmalama! Bu sadece bir rüyaydı…”Kalabalığın arasında yürürken arkadan tanıdık bir ses duydum:
– Zeyneeeep!
Döndüm, Ege kollarını iki yana açmış, sanki sahneye çıkmış gibi bana doğru yürüyordu. Üstünde gömlek, altına kot giymişti ama yüzündeki rahat, yılışık gülümseme her zamanki gibiydi.
– Vay, vay, vay… dedi yanıma gelip. “Gecenin yıldızı burada demek! Allah’ım bu elbiseyle beni öldürmeye mi geldin?”
Kaşlarımı kaldırıp alayla baktım.
– Ege, yine başladın mı?
– Ne yani? Şimdi yalan mı söyleyeyim? dedi gülerek, elini kalbine koydu. “Şu kasabada senden başka kim ışıldıyor söylesene? Hem ben seni yıllardır pohpohluyorum, hâlâ fark etmedin mi? Burada gizli gizli hayran kulübün var.”
Gülmemek için dudaklarımı ısırdım. O kadar rahat konuşuyordu ki insanın sinirlenesi bile gelmiyordu.
Kalabalıkta müzik daha da yükseldi, ışıklar yanıp sönüyordu. Arkadaş grupları dans ediyor, fotoğraf çekiniyor, bağırıp çağırıyordu. Ama Ege’nin sesi ve varlığı bütün uğultunun içinde öne çıkıyordu.
– Hadi dans edelim, dedi birden.
– Hayır.
– Yaa bak, böyle kırıcı olma, kalbim hassas sonuçta. dedi, yüzünü abartılı bir şekilde buruşturup elini kalbine götürerek.
Başımı iki yana salladım.
– Senin kalbin taş gibi, hiç kandıramazsın beni.
– Ama taş gibi de olsa… senin için hep atıyor Zeynooo! diye bağırdı, birkaç kişi dönüp bize baktı.
Gözlerimi devirdim.
– Abartma Ege.
– Yani şurada gömleğim kırış kırış oldu ama senin yüzünden kimse fark etmiyor. Hep bana yazık oluyor…
Daha bir şey diyemeden arkamdan bir kahkaha patladı. Döndüm, Nur vardı. Nur elinde telefonu, şimdiden herkesi çekmeye başlamıştı.
– Off Ege, daha gece başlamadan yine Zeynep’in etrafında dönmeye mi başladın?
Yanında Elif vardı, koluna takılmıştı. Elif’in yüzünde masum bir gülümseme ama gözleriyle her şeyi süzüyordu.
– Zeynep, seni bir saat kaybettik, sonunda bulduk! Hadi hemen toplu foto çekileceğiz!
Ben tam “bir dakika” diyecektim ki Güneş öne atıldı:
– Tabii ki çekeriz, Zeyno bizim prensesimiz, her şey onun istediği gibi olacak!
Ben, Güneş’e dönüp sinirli bir bakış attım.
– Kanka, yeter. Daha baştan böyle yapma!
Herkes kahkaha attı. Tam o sırada kalabalığın arasından bir ses daha geldi:
– Yaa sizi bulmak ne zor!
Müzik son ses çalıyordu, okulun bahçesi artık tamamen dans pistine dönmüştü. Öğretmenler köşelere çekilmiş, öğrenciler coşkuyu ele geçirmişti. Hepimiz sırayla piste çıktık, saçlarımız darmadağın oldu, ayakkabılarımızın acısını hissetmeye bile vaktimiz olmadı. Kahkahalar, anlık selfie patlamaları, bağıra bağıra söylenen şarkılar… Hepsi birbirine karıştı.
Saatler ilerledikçe yavaş yavaş yorulmaya başladık. Bahçedeki ışıklar biraz daha sönükleşti, DJ “son şarkı”yı duyurdu. Hepimiz ellerimizi havaya kaldırıp son kez coşkuyla dans ettik. Bir an için “bitmesin” dedim içimden, sanki bu geceyle birlikte bütün lise hayatımız kapanıyordu.
Şarkı bittiğinde nefes nefese kalmıştık. Güneş yanıma gelip kolunu omzuma attı.
– İşte bu, dedi gülerek. “Resmen mezun olduk be!”
Melis gözleri dolmuş halde “Ben sizi çok özleyeceğim” diye ağlamaya başladı, Defne hemen onu kucakladı. Ege ise dramatik bir şekilde dizlerinin üstüne çöktü.
– Zeynoooop, lise aşkım! Mezuniyetim seninle taçlandı!
Herkes kahkahaya boğuldu, ben de istemsizce güldüm. Bu çocuğun yılmaz enerjisi gerçekten sinir bozucu olduğu kadar eğlenceliydi.
Sonunda vedalaşma faslı başladı. Sarılmalar, ağlamalar, fotoğraf üstüne fotoğraf… Bahçenin çıkışına doğru yürürken içimde hem hafiflik hem de garip bir boşluk vardı. Rüyadaki o adam aklıma yine düştü. Sanki kalabalığın arasında bir yerde bana bakıyordu ama görünmüyordu.
Okulun büyük kapısından dışarı çıktığımızda gece serinliği yüzümüze çarptı. O an Ayça ve Arda köşeden belirdi. Arda’nın elinde plastik bir bardak vardı, sallaya sallaya geldi.
– Buyurun, buyurun! Gençliğin yıldızları burada mı toplanmış? diye bağırdı, bardaktan sanki şampanya açıyormuş gibi köpük fırlatıyormuş gibi yaptı.
Ayça gözlerini devirdi, yanına yürüyüp kolunu çekti.
– Yine başladınız, dedi bıkkın bir sesle.
– Aşkım, bak bu son gösterim! diye karşılık verdi Arda, sonra bize dönüp abartılı bir reverans yaptı.
– Lise yıllarının kapanış partisi, buradaydı efendim!
Ege hemen atladı:
– Bravo! dedi, alkış yaparak. “Ama asıl kapanış Zeynep bana evet deyince olacak.”
Ben gözlerimi devirdim.
– Evet mi? Sana? Asla!
Güneş kahkaha atarak söze girdi.
– Bence bu çocukla evlen, bari hepimizden kurtulalım.
– HAHAHA çok komiksin, dedi Ege, sonra bana eğilerek fısıldadı: “Sen ne dersen de, kader bizi birleştirecek Zeyno…”
Vedalaşmalar biraz uzun sürdü. Melis ağladı, Defne herkesi kucakladı, Ege son dakikaya kadar şakalarını sürdürdü, Arda plastik bardakla hala “şampanya” gösterisi yaptı, Ayça da hepsine söylenip durdu. Sonunda herkes birer birer dağıldı.
Bahçeden çıkarken omzuma Güneş’in kolu dolandı.
– Hadi, dedi. “Eve gidelim. Yoruldun, belli.”
Başımı salladım. Gerçekten de içimde tatlı bir yorgunluk vardı. Ama bunun yanında o tanıdık his… rüyadaki adamın gölgesi. İçimde kıpırdanıyordu.
Kasabanın sahil yoluna doğru yürümeye başladık. Ayaklarımızın altında taşlar çıtırdıyordu, havada tuzlu bir rüzgâr esiyordu. Denizden gelen serinlik yüzüme çarpıyor, annemin sabah “mont giy” diye söylenişi aklıma geliyordu. Haklıydı ama ben yine de giyinmemiştim.
– Zeynooop? dedi Güneş, kafamı çevirince yüzüme baktı.
– Ne?
– Bütün gece düşündün. Şimdi de susuyorsun. Ne var kafanda?
“Bir şey yok” demek istedim ama diyemedim. Çünkü vardı. Hem de çok şey vardı. Gördüğüm rüya, sis, sandal, o siluet… Hepsi, beynimin arka köşesinden bana göz kırpar gibiydi.
Tam o sırada sahilden garip bir ses geldi. “Tak… tak…” gibi ahşabın taşlara çarpma sesi. İkimiz aynı anda kulak kesildik.
– Duydun mu? dedim.
– Evet, dedi Güneş, dikkat kesilerek. “Sanki bir şey kıyıya vuruyor.”
Hızlı adımlarla sahile doğru indik. Gözlerimi kısmak zorunda kaldım; ay ışığı denizin yüzeyinde parlıyor, her şey titrek ve bulanık görünüyordu. Ama sonra gördüm. Küçük, yamuk yumuk bir sandal kıyıya vurmuştu.
– Bu da ne böyle? diye fısıldadım.
Güneş koşup sandalı itti, hafifçe doğrultmaya çalıştı. Ama tam o sırada gözüm altına takıldı. Sandalın gövdesinin altında biri vardı. Ufak tefek bir adam, yarı baygın halde, sanki dalgalar kıyıya sürüklemişti.
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ayağım istemsizce geri çekildi. Çünkü gördüğüm manzara… rüyamdaki sahnenin neredeyse aynısıydı. Sis yoktu, güneş yoktu, ama sandal ve o adam… birebir aynıydı.
Boğazım kurudu, nefesim kesildi. “Yok artık…” dedim kendi kendime.
– Zeynep! dedi Güneş telaşla. “Hadi, yardım et!”
Ellerim titredi. Yardım etmek için bir adım attım ama içimdeki ses yankılandı:
Bu, sadece bir rüya değildi.