DENİZ KÖPÜRÜR…
-Rüya mı yoksa gerçek mi-
Işık gözümü kör ediyordu. Hafif kıpırdamaya çalıştım. Etrafta sanki ölüm sessizliği vardı. Başımı kaldırıp bakındım, sadece uçsuz bucaksız deniz görünüyordu. Hava güneşliydi ama tuhaf şekilde soğuktu. Alçak bir sis her yeri kaplamıştı. “Bu nasıl olur ya?” diye düşündüm.
Ayağa kalktım. Vücudumda garip bir uyuşukluk vardı. Kıyıya doğru bakarken sisin içinden ufak bir sandal yaklaşmaya başladı. İçinde bir adam ayakta duruyordu. O kadar berbat görüyordum ki insan mı, yoksa bir manken mi, emin olamadım.
– Merhaba? diye seslendim.
Ama hiçbir tepki yoktu. “Yoksa canlı değil mi? Off saçmalıyorum herhalde…” derken sandal kıyıya vurdu. Adam telaşsız ama hızlıca bana doğru yürümeye başladı. Yüzünü hâlâ seçemiyordum. Tam kalbim yerinden çıkacak gibi olurken…
Birden bir ses:
– ZEYNEP! O süslü götünü kaldır artık!
Gözlerimi bir anda açtım. Kafama durmadan yastıkla vuran kardeşim Uğur’u gördüm. Sinirle yastığımı kaptığım gibi ona fırlattım.
– Pislik! Sağır oldum, ne bağırıyorsun kulağımın dibinde!
Yastık kafasına çarpınca saçını okşadı.
– Köpek gibi yatıyorsun ulan! Güneş aşağıda bekliyor!
Yorganı üstüme çektim.
– Ne güneşi be, sabah sabah beynimi yedin.
– Sabah mı? Kızım saat öğleni geçti, sen hâlâ horluyordun! Mezardan kalksan daha çabuk kalkarsın.
Kısık gözlerle baktım ona.
– Sus Uğur, rüyamı böldün. Tam gizemli bir adam bana doğru geliyordu, belki aşkımı buluyordum!
Uğur kahkahadan yerlere yattı.
– Gizemli adam mı? O adam senin karabasanındır, aşk falan değil. Görsen sana elektrik, su faturası falan çıkarır!
Bir yastık daha fırlattım.
– Öldüreceğim seni Uğur!
– Hadi ordan, sen beni rüyanda bile yakalayamazsın ki!Uğur’la kavga ederken kapı gıcırdayıp açıldı. İçeri öyle biri girdi ki, odaya resmen hava değişti. Parlak sarı saçlarıyla ışık gibi süzülüp geldi, ela gözleri kocaman parlıyordu. Üzerindeki elbise de ona ayrı bir hava katmıştı.
“– Ooo, keyfinizi mi bölüyorum yoksa? Hanımefendi, mezuniyete geç kaldık!” dedi, hafif alaycı bir sesle.
Ben gözlerimi ovuşturarak baktım, yüzümde yarı uykulu yarı mutlu bir gülümseme:
“– Güneeeşşş… Sen geldin ya, odanın içi bile ısındı.”
Güneş kıkırdadı, yanımdaki yorganı tek hareketle çekti.
“– Yat yat, uyu sen. Ben olmasam kesin sabaha kadar uyuyacaksın. Kalk kızım, millet çoktan hazırlanmış!”
Uğur kahkahayı bastı:
“– Kardeşim zaten fosilleşti. İyi ki sen geldin Güneş, yoksa bu mezuniyet yattıydı.”
Ben yastığımı kafama bastırıp mırıldandım:
“– Offf, siz ikiniz birleşince benim düşmanım oluyorsunuz. Ama ne yapayım… seni görünce insanın içi ısınıyor be Güneş.”
O anda bana öyle bir sırıtışı vardı ki, tüm uykum kaçtı. Çünkü Güneş’in olayı buydu işte… Soğukmuş, mesafeliymiş falan hikâye. Ona yakın olunca bütün buzlar eriyor. Yanındayken hep mutlu, hep güvende hissediyorsun. Onun sıcağı çok başka.
Ben ayağa kalkmaya çabalarken Güneş elini uzattı, beni kollarımdan tutup hop diye kaldırdı.
“– Hadi kızım, toparlan. Mezuniyetimizi kaçırıyoruz. Hem bak, sana bir sürü dedikodu getirdim.”
Ben gülerek:
“– İşte benim kankam! Dedikodu varsa ben varım.”
Uğur ise suratını buruşturdu:
“– Allah belanızı vermesin, iki çenem düşkünü buldu birbirinizi''Uğur hâlâ kahkahalarla gülerken ben yastığımı ona fırlattım. Bu kez kafasına değil, göğsüne denk geldi. Yine de dramatik bir şekilde yere kapaklandı.
“– Uff, ben sizinle uğraşamam. İkiniz aynı odada olunca dünya başıma yıkılıyor. Mezuniyet falan bana gelmeyin.” diyerek ayağa kalktı, suratını ekşitti ve kapıyı büyük bir gürültüyle kapatıp çıktı.
Ben ve Güneş göz göze geldik. İkimiz de gülmekten kendimizi zor tuttuk.
“– Çekemiyor, biliyor musun?” dedim kıkırdayarak.
Güneş, saçlarını geriye savurdu.
“– Tabii çekemiyor. Çünkü senin kankan benim, onun değil.”
İkimiz de kahkahaya boğulduk. Kahkahalarımız arasında odamda bir an için zaman durmuş gibiydi. Ama sonra aklıma asıl mesele geldi: mezuniyet.
Bir an sessizlik oldu. Yatağımın kenarına oturdum, Güneş yanıma ilişti. Derin bir nefes aldım.
“– Düşünsene… dört yıl bitti. Liseyi bitirdik.”
Güneş’in ela gözleri bana döndü. Sıcak, ama aynı zamanda biraz hüzünlüydü.
“– Evet… Ne çabuk geçti değil mi? Daha dün kantinde sırada kavga ediyorduk. Şimdi… cübbe giyeceğiz.”
Gözlerim hafif doldu, ama ağlamak istemedim. Çünkü bu akşam bizim için bir kutlamaydı. Yine de kalbimde garip bir sıkışma vardı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Camdan dışarı baktım. Gün batıyordu. Gökyüzü turuncu, mor, altın sarısı tonlara bürünmüştü. Hafif bir yaz rüzgârı içeri doldu. Dışarıda kuş sesleri, uzaklardan insanların telaşlı hazırlıkları duyuluyordu. Havadaki koku bile farklıydı: taze çimen, deniz tuzu, yazın başlangıcı.
Güneş omzuma hafifçe dokundu.
“– Zeynep…” dedi, sesi daha yumuşaktı bu sefer. “Bence biz bu anı unutmayacağız. Ne olursa olsun. Mezuniyet sadece bir başlangıç.”
Onun bu sözleri içimi ısıttı. Çünkü Güneş her zaman öyleydi; dışarıya soğuk görünen, ama bize, bana, kalbini açtığında başka biri olan… Onun yanında umutlu hissetmemek imkânsızdı.
Ayağa kalktım, üzerime giyeceğim elbiseye uzandım. Dolabın kapaklarını açarken kalbim daha hızlı atıyordu. “– Hadi hazırlan, Güneş. Bu akşam sahne bizim!”
Güneş kahkaha attı, saçlarını düzeltip aynaya baktı.
“– Vay be, düşün… yarın sabah uyandığımızda artık liseli değiliz. Ama bu akşam… parlayacağız kızım!”
Ben ona baktım, gözlerimiz buluştu. İçimdeki tüm hüzün bir anlığına dağıldı. Çünkü o an biliyordum ki; ne olursa olsun, yanımda Güneş olduğu sürece yalnız hissetmeyecektim.Güneş aynaya son kez baktı, saçını düzeltti. Çıkmadan önce bana döndü:
“– Bak Zeyno, iyi giyin tamam mı? Yoksa parti biter, herkes ‘Zeynep bu muydu?’ der, ben de üstüne günlerce dalga geçerim.”
“– Allah belanı versin Güneş!” dedim kahkahayla.
“– Ne yapayım kızım, ben gerçekleri söylerim. Hadi hazırlan, aşağıda bekliyorum.”
Kapıyı çarpıp çıktı. Odanın içinde tek başıma kalınca bir an aynaya baktım. İçimden istemsizce “vay be” dedim.
Saçlarım dalgalı, kahverengiyle siyah arası bir tondaydı; ışıkta hafif bakırımsı parlıyordu. Gözlerim lacivertti, zaten bana en çok övgü gelen kısımlardan biriydi. Tenim esmere dönük, ama Güneş’in beyazlığıyla yan yana gelince aradaki fark hemen göze çarpıyordu. Bir de boy farkımız vardı tabii; ben Güneş’ten uzundum. Hep dalga geçerim onunla: “Topuklu giyme, benim boyumdan çalma.”
Dolabın kapağını açtım. Mezuniyet için ayırdığım elbiseye baktım. Birkaç saniye boş boş durdum. İçimde garip bir heyecan vardı. Liseyi bitirdik. Artık bu akşam son kez aynı yerde, aynı havada olacağız.Elbiseyi üzerime geçirirken aynada kendime baktım. Kumaşın tenime oturuşunu izledim, saçlarım omuzlarıma düşüyordu. Normalde böyle anlarda sadece heyecan olurdu içimde ama bu kez farklıydı. Kalbimin bir köşesi hâlâ sabah gördüğüm o tuhaf rüyadaydı.
Deniz, sis, o sandal… ve bana doğru yaklaşan o adam. Yüzünü görememiştim ama varlığı kalbime bir şekilde işlemişti. Öyle gerçek gibiydi ki…
Bir elimle elbisemin eteğini düzelttim, diğer elimle boynuma dokundum. Sabah fark ettiğim kızarıklık hâlâ oradaydı. “Tesadüf mü? Yoksa gerçekten bir işaret mi?”
Aynadaki yansımam gözlerime baktı. İçimden geçiriyordum:
“– Mezuniyet gecesi… herkes için sadece eğlence olacak belki. Ama benim için daha fazlası mı? Acaba o adam… bana ne anlatmaya çalışıyor?”
Bir an kafamı salladım, kendime geldim.
“– Saçmalama Zeynep! Rüyadan ne olur ki?”
Ama ne kadar kendime bunu söylesem de içimden geçen o sorudan kurtulamadım:
“Bu işin bir hikmeti olmalı…”
Tam o sırada dışarıdan Güneş’in sesi geldi:
“– Zeynooo! Çok oyalanma, geç kalıyoruz!”
Elbiseyi çıkardım, yatağın üstüne bıraktım. Saç fırçasını alıp aynanın karşısına geçtim.
“– Zeynep… hadi kızım, bu akşam sahne senin.”
Kendi kendime gülümsedim. Sonra derin bir nefes aldım, çünkü aşağıda beni Güneş bekliyordu. Ve biliyordum ki onunla birlikte girdiğimizde parti bambaşka olacak.Hazırlandım, elbisemi giydim, saçımı düzelttim. Aynada son kez kendime baktım. İçimden “tamamdır” dedim. O sırada kapı tıklatılmadan açıldı.
“– Ayy Zeynep!” dedi annem, gözleri parladı. “Çok güzel olmuşsun kızım!”
“– Anne ya, abartma,” dedim utanarak. Ama daha cümlemi bitirmeden üzerime abanmıştı bile.
“– Ama yok öyle, bak hava serin. Rüzgâr çarpar. Al şu montu üstüne.” Elinde tuttuğu kalın montu bana doğru uzattı.
Kaşlarımı çattım.
“– Anne! Mezuniyet var, ben o montla nasıl gideyim? Üzerimde elbise var, bütün havam söner.”
“– Ne havası kızım, hasta olacaksın sonra. Hem millet seni elbiseyle görsün, montu çıkarırsın içeri girince.”
“– Of anne, yapma lütfen ya!”
Biz böyle çekişirken kardeşim kapının kenarından kafasını uzattı. O benden üç yaş küçük, mezuniyet falan yok tabii ona.
“– Hahaha, Zeyno, annem haklı. Sen zaten üşüyen bir tipsin. Üstüne iki mont giysen anca kurtarır.”
Elimdeki çantayla ona doğru hamle yaptım.
“– Kes sesini senin daha ortaokul aklınla! Ne anlarsın mezuniyetten!”
“– Ortaokul mu?!” diye bağırdı, “ben liseliyim artık!”
Annem ikimize de ters ters baktı.
“– Yeter! Zeynep, montunu alıyorsun. Sen de sus, ablana karışma.”
Derin bir nefes aldım, içimden “Allah’ım, mezuniyet gecesi başıma bunlar gelecekti tabii” diye söylendim. Sonra montu yarım yamalak omzuma attım, sırf annem susun diye.
“– Tamam anne, mutlu musun?” dedim.
Annem yüzünde gururlu bir gülümsemeyle,
“– Çok mutluyum. Gerçekten çok güzel olmuşsun kızım. Gurur duydum seninle.” dedi.
O an boğazım düğümlendi. Ne kadar söylenirse söylensin, annemin gözlerindeki sevgi içimi ısıtmıştı.
Kardeşim ise hala kapıdan bana dil çıkarıyordu.
“– Çabuk git de ben de telefonla arkadaşlarımla oyun oynayayım, odanı boşalt hadi.”
Elimdeki çantayı ona fırlatmak üzereyken annem araya girdi:
“– Yeter kavga etmeyin! Zeynep, çık artık. Güneş seni bekliyor.”
sonunda Dışarı çıktım, havayı bir solukta içime çektim. Biz küçük bir kasabada yaşıyorduk, deniz hemen evimizin dibindeydi; rüzgâr hafifçe yüzüme vuruyor, tuz kokusunu taşımıştı. Akşam güneşi neredeyse kararmış, sokaklar insanlarla dolmuştu. Herkes hazırlık yapmış, bir yerden gelmiş, bir yere yetişiyordu. Ama hava hâlâ ısınıyordu, yaz kokusu hâlâ vardı.Ama aklım başka yerdeydi. Rüyamdaki adam hâlâ kafamın içinde dönüyordu: sisli deniz, sandal ve yüzünü göremediğim o gizemli adam… “Ne hikmeti var acaba?” diye düşündüm. İçimde hafif bir ürperti vardı; rüya ne kadar gerçek gibiyse, kalbimde bıraktığı his de o kadar canlıydı.Onu düşündükçe ellerim hafif titredi. Rüyada bana doğru yürüyen o adam… bir yandan güven veriyor, bir yandan da ürkütüyordu. Nedenini bilmiyordum; her şeyi görememek, anlam verememek, gizem onun çevresinde bir çekim yaratmıştı. Denizin köpüren dalgaları, sisin ağır, soğuk dokunuşu ve güneşin gereksiz parlaklığı… hepsi birlikte adeta bir tablo gibi kafamda dönüyordu.
Rüyamı tekrar canlandırdım: sandal kıyıya vuruyor, adam telaşsız ama bir o kadar hızlı adımlarla bana yaklaşıyordu. Ne düşündüğünü, ne hissettiğini göremiyordum. Sadece varlığı vardı, ve bu varlık kalbimde bir merak, bir heyecan uyandırıyordu.
O anın sıcaklığı, korkusu ve gizemi aynı anda içimde yankılanıyordu. Nefesimi tutmuş, sanki bir an sonra ne olacağını bekliyordum. Her şey o kadar gerçekti ki… sanki rüyamdan çıkıp yanıma gelecekmiş gibi bir his vardı.
Elimi alnıma götürdüm ve kapalı gözlerle düşündüm. Neden bu rüya bu kadar etkileyiciydi? Neden gözlerimde onun yüzünü görememek, onun gizemi, içimde öyle bir merak yaratıyordu? Sanki deniz, sis ve sandal… hepsi bir mesaj veriyordu ama çözemedim.
Rüyadaki adamın silueti hâlâ gözümün önündeydi. Sanki beni bir yerden çağırıyordu, ama nereye… bilemiyordum. Kalbim hızlanıyor, içimde garip bir sıcaklık ve merak karışımı hissediyordum. Bu rüya sadece bir hayal değil, bana bir şey söylemek istiyordu; ama ne… bunu anlamak için hazır değildim.
Bir süre aynada kendime baktım. Elbisem, saçlarım, her şey hazırdı; ama içimde hâlâ rüyanın etkisi vardı. O adam, o sisli deniz, sandal… hepsi zihnimde dönüyor, kalbimde bir iz bırakıyordu. Ve içimden bir ses fısıldıyordu: “Bu işin bir anlamı olmalı…”
{umarım beğenırsınız}