ben bu bölümü sarip sarmalamak koynumda saklamak istedim..
iste oyle bir bölüm
-
Taksicinin açtığı radyoda çalan Azer Bülbül türküsü eşliğinde son derece sakin ve arabesk bir yolculuk oluyordu.
Yanımdaki deliye baktım, cama dirseğini yaslamış yumruk yaptığı elini yanağına koymuş dışarıyı izliyordu. Dudaklarının hafifçe kıpırdandığını ve Azer Bülbül'e eşlik ettiğini fark ettim.
"Bu gece karakolluk olabilirim, yar ben belanın ta kendisiyim." kısmında kendini kaptırarak başını sağa sola salladı, gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırmak ve diğer tarafa dönmek zorunda kaldım.
Hayatımın en boktan ve stresli anlarından birinde bile güldürebiliyordu. Değişik herif.
Dizlerimin üstünde duran telefonumu alıp belki de beşinci kez Ceyda'yı aradım. Yine uzun uzun çaldı ama açmadı.
Artık telaşlanmaya başlıyordum.
"Bu, Kerem..." dedim, derin bir nefes aldım. Başını bana çevirdi Alper.
"Tekin biri midir? Ceyda onunla çıkmış, haber alamıyorum."
"Kerem mi?"
Yüzündeki ifadeden bir halt anlaşılmıyordu.
"Kim oluyor Kerem?"
"Milli takımın ilk 11'ini bile bilmeden o kutlamaya gelirken hiç utanmadın mı?"
Taksici amca duymasın diye kısık sesiyle konuşuyordu. Yüzünü cama gömme sebebi de aynıydı muhtemelen. Beyefendi tanınma kaygısı taşıyordu.
Pabucumun topçusu.
"Yok, utanmadım." diyerek yanıtladım sorusunu. Aslında utanıyordum, o ayrı mevzu.
"Kerem de futbolcu yani..." diye mırıldandım kendi kendime.
"He, öyle." dedi alayla.
"Kapa çeneni tamam, bir şey sormadım say."
Gökten milli futbolcu yağıyordu, biri bana, biri Nildeniz'e, biri de Ceyda'ya düşmüştü. Fıkra olarak dinlesem bu hikayeye çok gülerdim.
Alper de güldü ama benim kafamın içindeki fıkraya değil, ona olan sinirime.
"Hem soruyorsun hem kapa çeneni diyorsun. Karar ver, hangisi?"
"Arkadaşım için endişeleniyorum."
"Endişelenmee..." dedi başını geriye atıp koltuğa yaslarken. "Kerem'leyse hiçbir şey olmaz ona. Hem de hiçbir şey."
Hiçbir şeyi vurgulamasına anlam veremedim. "Niye bu kadar eminsin? Gay falan mı?"
Püskürmeli güldü. "Kızım, deli misin nesin?" Dedi gülüşüne bulaşmış hayretle.
Kaşlarımı çattım. "Asıl sen homofobik misin, ne varmış sorumda?"
"Değilim fobik falan ama sen de yani... Kerem düzgün adamdır, onu diyordum. Tuttun hemen top yaptın herifi."
Yüzüm buruşurken yine ondan başımı çevirip cama döndüm. Topmuş, medeniyetsiz. Kendi kendine devam etti. "Ciddi diyorum, merak etme arkadaşını. Bir şey olmaz."
"İyi, tamam."
Uzun bir sessizlik oldu. Bakışlarını yüzümde hissediyordum. Açık camdan esen rüzgar, bu gece fön çekmeye üşendiğim kıvırcık saçlarımın iyice dağılmasına sebep olurken bir elin uzanıp yanağıma dokunduğunu hissettim.
"N'apıyorsun?" dedim hafif aralık dudaklarıyla gözlerini kırpmadan bana bakan adama. Parmağının ucundaki saç tellerini yüzümden geriye çekiyordu. "Gökdeniz..." dedi sayıklarcasına.
"Deniz kızı mısın, melek misin, peri misin nesin sen?"
Hayatında benden daha güzel yüze ve fiziğe sahip çok fazla kadın gördüğüne, taş gibi mankenlerin yatağından geçtiğine emindim. Ben de öyle özgüveni yüksek, kendisiyle barışık bir kadın değildim. Doğal olarak kusursuz olmadığımın farkındaydım, bedenimde beğenmediğim yerler vardı.
Yine de insan kendisine büyülenmiş gibi bakan aptal yüze inanıyordu, inanmamak çok zordu.
Ayran budalası bari dudaklarını öyle açmasaydı.
Göz ucuyla taksiciyi kontrol ettim, adamın umrunda değildik, radyo dinleyerek yoluna bakıyordu neyse ki. "Sen bence libidonu aramızdan çek." diye fısıldadım, duygularımı stabil tutmakta zorlandığım anlardan biriydi. "Çek çünkü biz üçümüz buraya sığamayız böyle."
Farkında olduğumuz, aşamadığımız sınırlar vardı. Lafları aksini söylese de onun da o sınırları aşmak istemediğini hissediyordum.
Girdiğimiz sokakların tanıdıklaşmasıyla taksiciye döndüm. "İlerden sağa dönünce inelim."
Gecenin bu saati apartmanın önünde taksi durduğunda komşu teyzelerin kulaklarının dikileceğini biliyordum, bu yüzden biraz yukarıda inmenin zararı yoktu.
Taksici kenara çekerek arabayı durdurdu. Alper cüzdanını çıkartırken itiraz etmek için hamlede bulunmadım çünkü aksine müsaade edecek bir tip olmadığını az çok anlamıştım. Mekanda hesabı ben ödeyeyim deyince suratına tükürmüşsün gibi triplenecek adamlardandı. Üç "r" ile yazılan erkekler.
"Bereket versin kardeşim." dedi taksici, Alper'in yüksek bahşişli ödemesine karşılık olarak. Göz devirirken arabadan indim.
O verdiği parayla Bursa'ya kadar gidip gelinirdi. Müsrif.
Arkamdan gelip gelmediğine bakmadan ağır ağır yürümeye başladım, illaki gelecekti.
Zaten çok geçmeden uzun bacaklarıyla bana yetişti.
Ellerini pantolonunun ceplerine sokuşturmuş yürürken dönüp ona baktım. "Bak, sakin olacaksın tamam mı? Öyle bardaki gibi adamı yatırıp ağız burun girmek falan yok."
"Niye? O bana saldırınca gül mü uzatacağım?"
"Kimse kimseye saldırmayacak."
Umarım.
Alayla kaşlarını kaldırdı. "Hadi ya, senin evini basarken tüm barışçıl hisleri ve iyi niyetiyle mi gelmiş?"
Bir nefes verdim. "Bak milyonluk topçu, ben tek maaşla geçinip İstanbul'da hayatta kalmaya çalışan zavallı bir kızım ve o eve deli gibi ihtiyacım var. Eğer evden çıkarılırsam aynı kiraya başka bir yer bulmam imkansız, zaten doğru düzgün iş de bulamadım daha. O yüzden bu akşamı en olaysız şekilde, ev sahibinin kulağına gitmeden halletmek zorundayız."
Konuşmak için dudaklarını araladı ama izin vermeden devam ettim. "Senin öfke kontrol sorunun ve erkeklik gururun bu akşam önemli değil yani. Okey mi?"
Teslim olurcasına ellerini kaldırdı. "Tamam, tamam. Çok gerekmediği sürece kimseye kafa atmam."
"Gerekmesin, rica ediyorum."
Telefonumu çantamın içine koyarken bakışları yine beni izledi. Ona bakmadığım anlarda uzun uzun yüzümü, hareketlerimi izliyordu. Bunu bütün akşam yemekte de yapmıştı, takside de.
"Ne kadar maaş alıyorsun sen? O Samet'e anlattığın dandik dergi ne kadar veriyor?"
"Sana ne canım?" dedim gözlerinin içine bakarak. Bal rengiydi gözleri ve açık konuşmak gerekirse onlara bayılıyordum.
"Merak." diyerek gayet basit bir cevap verdi.
"İnsana öyle maaşı sorulmaz."
Fark ettiğim şeyle kaşlarımı çattım. "Sen beni mi dinledin Samet ile konuşurken?"
Zaten izlediğinin, dinlediğinin farkındaydım. Maksat onu zor durumda bırakmak olsun.
"Dinledim, baya koyu bir sohbetiniz vardı. Bana anlatmadığın şeyleri öğrenmiş oldum."
Histerik bir gülüşle dudaklarım kıvrıldı. "Dedi, kendisi hakkındaki en önemli gerçeği saklamak için tek ayak üstünde kırk takla atan topçu bozuntusu."
İşaret parmağıyla bedenimi hedef gösterirken "Beni mesleğim yüzünden aşağılayan tek kadınsın deniz kızı." dedi.
Hitabını yok sayarak "Gurur duyarım." dedim.
Apartmanın önünde durdu adımlarım. Çantamdan çıkardığım avuç içimdeki anahtarlığı tutup içinden apartman kapısınınkini buldum.
"Burada yaşıyorsun demek..."
"Evet, üçüncü kat."
Geriye gidip kafasını kaldırarak şöyle bir baktı 4 katlı apartmana.
"Evimi de öğrendin. Başımı bir sapıktan kurtarmak için başka bir adamı eve getirdim, ne güzel."
"Beni o lavukla yan yana koyma, koyarsan olay çıkarırım."
Yuvasına yerleştirdiğim anahtarı çevirirken "Olay çıkarmaya yer arıyorsun zaten!" diye seslendim ona doğru.
Bir şey demedi, haklıydım çünkü.
Kapıyı açtıktan sonra başımı içeri uzattım. Apartmanda 2. kattaki üç çocuklu ailenin fiks gürültüsü dışında hiçbir ses yoktu.
Hakan evimin önünde miydi hâlâ? Yoksa gitmiş miydi? Alper'in geleceğini duyunca korkup gitme ihtimali var mıydı? Yoktu.
Alper "Girsene, ne bekliyorsun." dediğinde hemen arkamda duruyordu. Bu yakınlık ikimizin de yararına olmayacağından mecbur kapıyı iyice açıp girdim.
"Hakan'dan ses seda yok? Emine teyze apartman başına yıkılıyor gibiydi telefonda." diye fısıldadım ona dönerek.
"Belki de Emine teyzeden korkup kaçmıştır." dedi alayla.
"Sessiz ol, saat gecenin bir yarısı."
"Üst kattakiler yeri yerinden oynatıyor ama..."
Merdivenleri trabzanlardan tutunarak çıkmaya başladım. "Üst kattakiler aile, benim gibi tek başına yaşayan bekar kız değil."
Arkamdan geliyordu. İçimden bir ses kalçama ve bacaklarıma baktığını söylüyordu ama dönüp gerçekten öyle mi diye kontrol etmedim çünkü bakıyor olsa bile rahatsız olmazdım. Ne yazık ki.
Onunla ilgili hissettiğim hiçbir şeyden memnun değildim, kendime yakıştırmak zordu.
"Doğu yere geldiğimizden emin misin? Ben buralarda hiç sarhoş ibne göremiyorum?"
Her cümlesinde Hakan'a yeni bir küfürle hitap etmesi takdire şayandı. Hakan hak ediyor muydu? Kesinlikle, orası ayrı. Ama bu kadar kaba olması hoşuma gitmiyordu. Aslında gidiyordu ama kendi kendime gitmiyor demek daha doğru geliyordu.
Delibal denen topçu bozuntusu benim ayarlarımı felaket bozuyordu.
Nihayetinde, evimin kapısının önü bomboştu.
"Ee?" dedim Alper'e bakarak.
"Sana ee?" diye karşılık verdi. "Sen beni eve atmak için bahane mi uydurdun Gökdeniz? İtiraf edebilirsin inan, sorun yok."
Gözlerim irileşti, elimdeki çantayı omzuna geçirmek için ona doğru hamle yaptığımda arkamdaki dairenin kapısı açıldı aniden ve o ses duyuldu:
"Deniz Hanım?"
Aldığım nefes boğazıma takıldı, öksüre öksüre bedenimi sesin sahibine çevirdim.
"Salih Bey?"
Salih Bey omzuna dayadığı tüfekle karşımda dikiliyordu. Tüfeği görünce bir an korkup geriledim ve bu kez de sırtım Alper'in göğsüne çarptı. Kaçacak yerim yoktu resmen.
"Deniz Hanım, nihayet teşrif edebildiniz!"
Huysuzluğuyla iki senedir beni canımdan bezdirmiş bunak dik dik suratıma bakıyordu.
"Salih Be-"
Konuşmama izin vermedi. "Arkadaşınızı apartmandan ben uzaklaştırmak zorunda kaldım." dedi gözleriyle kucağındaki tüfeği işaret ederek.
Hakan'ın neden ortalıkta olmadığı böylece anlaşılmış oldu, deli Salih ile uğraşmak her yiğidin harcı değildi.
"Salih Bey gerçekten kusura bakmayın, inanın benim o adamla hiçbir alakam yok, beni rahatsız ediyor. Evime geldiğinden de haberim yoktu, Emine Teyze aramasa bilmiyordum. Bilsem zaten asla izin vermezdim, sizi de rahatsız ettik gecenin bu saati gerçekte-"
Artarda sıraladığım yalvarma cümlelelerimi daha fazla uzatmaya niyetim vardı ama Salih Bey konuşmamın yarısında gözlerini benden çekip arkamdaki adama dikmişti ve saniyeler sonra kıstığı gözleriyle "Sen..." diyerek sözümü kesti.
Ürkek ürkek Alper'in yüzüne baktım. Hala sırtım göğsüne yaslıydı. Yandık ifadesiyle alt dudağımı ısırdım ama Alper Salih Bey ile bakışıyordu.
"BARIŞ ALPER OĞLUM!" diye aniden bağırdı Salih Bey. Yerimde sıçradım resmen.
Üstümüze üstümüze gelirken Alper beni paçavra gibi omzumdan iterek kendisinden uzaklaştırdı ve Salih Bey ile arasındaki tek engelden kurtumuş oldu.
"Evet, benim amca." dedi gülen yüzüyle.
Mendebur Salih Bey'in yüzünde güller açıyordu. İki yana açtığı kollarıyla yaklaşıp Alper'i kucakladı. Kenarda durup sarılmalarını izledim.
"Aslan parçası! Aslan parçası!" diyordu coşkuyla huysuz bunak.
Sonra yetmedi, Salih Bey onu yanaklarından tutup alnından öptü. Bu iğrenç manzaraya karşı yüzümü buruşturdum. Popomun açık kaldığı gecelerde gördüğüm kabuslara benziyordu.
Oysa Delibal'ın keyfi yerindeydi. Salih Bey onu severken yüzü gülüyordu.
"Salih Be-" demeye çalıştım, sesim duyulmadı bile. Ortamdaki etkisiz elemandım.
"Bir fotoğraf çekilelim!"
"Çekilelim olur tabi." dedi Alper.
Sonra bana baktı. "Çeksene Deniz."
Çaresiz, "Çekeyim..." diye mırıldandım. Çantamdan telefonumu çıkartırken Salih Bey "Sana hayranım evladım. Senin çabana, ayağına hayranım! Hırslı adamsın! ADAMSIN SEN ADAMSIN!"
Anladık, penisi var.
Fotoğraflarını çektim. Sonra Salih Bey imza almak için formasını getirmeye eve girdi, sırtında tüfeğiyle.
Alper bana döndü, o esnada kollarımı göğsümün üstünde bağlamış onu izliyordum. O ise pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.
"Nasıl, gece gece iyi geldi mi sevgiye boğulmak?"
"Çok iyi geldi vallahi."
Elimle karşı daireyi gösterirken "İki senedir bu herif karşı komşum bir kere suratıma güldüğünü görmedim!" diye fısıldadım hırsla.
"Yıldızınız pek barışamamış demek ki, şeker gibi adam yoksa baksana."
"Yaa, çok şekerdir. Sorma!"
"Kıskanma deniz kızı, beni muhteşem galatasaray taraftarından hiç kıskanma boşuna."
Muhteşem Galatasaray taraftarı, kabul edelim ki etkileyici bir sıfat tamlaması.
Salih Bey geri geldiğinde bu kez tüfek falan yoktu.
Alper onun uzattığı kalemi aldı, açıp kalemin kapağını dudakları arasına aldı. Dudaklarına baktım, baktım, derin bir nefes alarak bakışlarımı çevirdim.
Shakespeare'in Antonius ve Kleopatra eserini okuduğumda 17 yaşındaydım fakat Alper'i tanıyana kadar şu repliğin anlamını hiç yüreğimde hissetmemiştim:
Ölüyorum, Mısırlım, ölüyorum;
Birazcık zaman dileniyorum yalnız ölümden
Binlerce öpüşümün zavallı sonuncusunu
Kondurabilmek için dudaklarına
Seni artık anlıyorum Antonius.
Alper Salih Bey'in formasını imzaladı.
Salih Bey "Sağ ol evladım, çok sağ ol!" dedi formaya çocuksu bir heyecanla bakarken.
"Ne demek amca."
Fotoğraflar çekilmiş, imzalar alınmıştı ve nihayet benim varlığım da hatırlanmıştı. Salih Bey'in bakışları ikimizin arasında gidip geldi.
"Siz..." dedi, bir ona bir bana bakarak.
Şimdi sıra Neden Alper'in benim yanımda olduğunu açıklamaya gelmişti. Eve erkek mi atıyordum acaba? Bu erkek Barış Alper Yılmaz olsa bile kabul edilemezdi.
Hadi bakalım Deniz, yalanlar uydur, diline kuvvet.
Benden önce Alper davrandı. "Biz..." diye başladı cümleye, ardından elimden tutup aniden beni yanına çekti. Parmaklarımızı kenetlerken "Nişanlım Deniz." dedi.
Nişanlım deniz?
Senin uyduracağın yalana sokayım Barış Alper Yılmaz.
İnsan daha ufak, daha ihtimali yüksek ve daha uğraştırmayacak yalanlar söylerdi.
Başımı çevirip ona dik dik baktım. Aslında gözlerimle "Evliyiz deseydin, salak." diyordum.
O ise bakışlarıyla "E n'apalım, mecbur." diyordu. Hayır, mecbur değildik. Daha ucuz yırtma yolları biliyordum.
"Nişanlın mı?"
Salih Bey'in ağzı hâlâ kulaklarındaydı.
"Evet." dedi Alper başını sallayarak.
Şimdi Allah çarpsaydı onu da zevkle izleseydim. İki gündür tanışıyorduk be, sayıyla 2.
"Yüzük falan hani nerede?" dediğinde Salih Bey, yine ona baktım. "Al işte, salak!" diyordum bu kez de bakışlarımla.
Alper'in ifadesi ise asla anlam veremediğim biçimde rahattı. "Yüzük..." dedi. Ben atılıp araya girdim. "Salih Bey biliyorsunuz ben mazbut bir ailenin kendi halinde kızıyım. Beni tanıyorsunuz. Magazine falan düşmek istemediğim için şimdilik ilişkimizi gizliyoruz. Siz de sakın ama sakın hiç kimseye anlatmayın bunu."
Ben konuşurken Alper'in elini arka cebine atıp bir şey çıkardığını gördüm. Cümlem bittiğinde parmakları arasında bir alyans tutuyordu.
Dudaklarım hayretle aralandı, bir yüzüğe bir de onun sırıtan suratına baktım. "İşte yüzük." dedi tüm rahatlığıyla.
Salih Bey ise "Çok iyi anlıyorum seni Deniz kızım, bana gönül rahatlığıyla güvenebilirsiniz, hiç kimseye hiçbir şey anlatmam."
Deniz kızımmış, huysuz bunak 2 senedir Deniz Hanım diye iğneleye iğneleye başıma bela olmuyormuş gibi melek kesilmişti.
Ben kendi kendime çattığım kaşlarımla bunları düşünürken Alper elimi tutmuş alyansı parmağıma geçiriyordu. Gümüş renkli ince bir alyanstı bu. Nereden çıktığı konusunda hiçbir fikrim yoktu ama kuyruklu bir yalanın içine düştüğümü biliyordum.
"Barış oğlum, nasıl sevindim senin için anlatamam. Deniz çiçek gibi bir kızdır, çok iyi tanırım kendisini."
Alper yalnızca anlamını benim bildiğim sırıtışıyla yüzüme baktı. "Yaa öyledir, çiçektir çiçek." dedi, elini boynuma dolayıp yanağıma bir öpücük kondurdu sonra da.
Diğer elimin dirseğini hafifçe karnına geçirdim. Bu, "Abartma." anlamına geliyordu. İnadına yapar gibi bir daha öptü.
Salih Bey ise "Ben sizi daha fazla tutmayayım çocuklar, hadi Deniz kızım sen evine gir." dedi.
Tabii, Alper Bey nişanlım olduğunu söyledikten sonra elini kolunu sallaya sallaya evime girebileceğini ummuşsa çok fena yanılmıştı. Salih amcası ona kapıyı gösteriyordu.
Kafamı kaldırıp yüzüne bakınca ufak bir bozulma gördüm. Dudaklarım zevkle kıvrıldı. Ama dürüst olmak gerekirse içten içe üzülmüştüm. Ben, onun gitmesini istemiyordum.
"Gideyim..." diye mırıldandı Alper. Hâlâ kolunun altında duran yüzümü çenemden kavrayarak kendisine çevirdi, alnımdan öptü. "İyi geceler aşkım." dedi.
Göğüs kafesimi tekmeleyip duran adi organ, sana söylüyorum, hemen bunu yapmayı kes.
"İyi geceler..."
Gök mavisi gözlerime bakıyordu. Birkaç saniye öylece baktıktan sonra geri çekildi.
"Size de iyi geceler Salih amca, tanıştığıma çok memnun oldum."
"Bir gün çaya gel evladım, çaya!"
"Gelirim inşallah."
Son kez bana omzunun üstünden bir bakış attı. Elimi kaldırıp salladım.
O merdivenlerden inerken evimin kapısına yaklaşıp kapıyı açtım.
Salih amcayla aynı anda evlerimize girdik. Kapıyı arkamdan kapattıktan sonra birkaç saniye sırtımı yaslayıp öylece durdum.
Derin derin nefesler aldım. Göğsüm inip kalkarken elimi kaldırıp kalbimin üstüne koydum.
Hayatımda ilk kez kalbim böyle atıyordu.
Çocukluğumdaki bir ana gitti aklım. İçinde babamın olduğu, hafızamdan silip atmak için her şeyimi verebileceğim anılardan biriydi.
Ünlü Yazar Ethem Çağlar, 12 yaşındaki kızına aşkı anlatıyordu:
"Kalbin göğüs kafesinde kanatlarını çırpan bir serçe gibi olur, sanki o kuş havalanır, havalanır, ruhun havalanır, ayakların yerden kesilir. Gökte süzülürsün, kuş olursun. Gökte uçmak nasıldır? Tarifi yok, gökte uçmak gökte uçmak gibidir. Aşık olmak gökte uçmak gibidir. Aşık olmanın tarifi yoktur."
Senelerdir ayakları yerden kesilmek denince benim aklıma gelen tek şey evimizin salonunda kendini asan annemin boşlukta sallanan ayaklarıydı.
Zihnimin içinde birbirine giren düşünceler nefes alışverişimi güçleştirirken hıçkıra hıçkıra ağlama isteği kendini gösterdi. Sanki bir düğüm gelip oturmuştu göğsüme.
Elimdeki çantayı portmantoya attım. Parmağımdaki alyansı çekiştirerek çıkardım ve aynanın önüne koydum.
Topuklu ayakkabıların da bileğimi saran bağlarını çözüp kenara attım onları. Ardından sarsak adımlarla mutfağa girip kendime bir bardak su aldım.
Kafama diktiğim bardağın sonunu görürken kapı çaldı.
Kaşlarımı çattım. Bu saatte kim? Ceyda? Nildeniz? Salih Bey?
Ya da Alper.
Kapıyı açmayı giderken bütün akşam boyunca hissettiğim her şey tersine dönmüştü. Gelen kişinin Alper olmasını istemiyordum. Kalbimin atmasını istemiyordum. Ayaklarımın yerden kesilmesini istemiyordum.
Ama yine de kapıyı açıp onu görünce göğsümün üstündeki düğüm çözüldü sanki. Elini pervaza yaslamış bana bakıyordu.
"Yüzüğü almaya geldim." dedi.
Gözlerimin içine bakarken geliş amacının sadece yüzüğü almak olmadığı anlaşılıyordu.
Kapıyı açarak geri çekildim. İçeri girdi.
Aynanın önündeki alyansı uzanıp aldım, ona döndüğümde bütün akşam yaptığı gibi yüzümü izliyordu.
"Gökdeniz..." dedi.
"Efendim?"
Parmaklarımın ucundaki alyansa bakıyordum. Bir şey sormadığım hâlde kendi kendine açıklamaya girişti. "Annemin alyansı, parmağına dar geliyor diye senelerdir takamıyordu. Jest olsun diye aldım ben de, kuyumcuya verip genişlettirecektim."
Sonra ekledi. "Senin parmağına da tam oldu."
Kafamı kaldırıp ömrümün sonuna kadar izleyebileceğim bal rengi gözlerine baktım ve yüzüğü ona uzattım.
Yüzüğü almadı, öylece bakmaya devam ederken aniden "O gece..." dedi.
Ben devam ettim. "O geceyi düşünme, bir anlamı yoktu, ikimiz de bunu biliyoruz. İçin rahat olsun, senden o gece için hiçbir şey beklemiyorum."
Dudaklarının arasından kısa bir soluk verdi. "İyi. Beklememene sevindim. Ben hayatımda bir ilişki, bir kadın istemiyorum şu an Gökdeniz."
"Ben de aynı şekilde."
Sebeplerimiz muhtemelen bambaşkaydı ama sonucumuz aynıydı.
Kısa bir sessizlik oldu aramızda. Alt dudağını diliyle ıslattı. "Madem..." dedi. "Madem ikimiz de bir anlamı olmadığını biliyoruz." Bana doğru bir adım attı. "Şu geceki, anlamı olmayan şeyi bir daha tekrarlayabilir miyiz?"
Şu geceki anlamı olmayan şey öpüşmemizdi.
Birkaç saniye için durdum ve düşündüm. Aslında, pek de düşünmedim. Antonius ile aynı hisleri paylaştığımı fark edeli çok oluyordu. Ve açıkçası, bir anlamı olmayacağını söylemesi zihnen beni rahatlatmıştı.
Yine de bir şeyler söylemek için fazla utangaçtım. Tek yapabildiğim başımı sallamak oldu.
Bir adım daha bana doğru geldi. Ellerim yerini çok iyi biliyormuş gibi boynuna dolanırken ağır ağır dudaklarıma yaklaştı. Burnunu yanağımla dudağım arasındaki noktaya sürterken titrek bir soluk verdim.
"Gökdeniz." dedi. "Gök ve deniz, şu dünyadaki en güzel iki şey."
Dudaklarımızı birleştirmeden hemen önce söylediği son şey buydu.
O geceki gibi ani ve sert bir öpüşme değildi bu, soluklanır gibi usul usuldu. Belime sarılıp beni kendine çekti. Bir elinin işaret parmağı elbisenin açık bıraktığı sırtımda geziniyordu, bunu bilerek yaptığını sanmıyorum.
Dudağım dudağında, göğsüm göğsünde, ellerim boynundaydı.
Kısa bir öpüşme olmamıştı. Son saniyelerde hareketlerinde veda ediyor olmanın izleri vardı.
Ayrılıyorduk, yarın gidiyordu.
Saniyeler ve saniyeler sonra ayrılıp alnını alnıma yasladı. Onda hiçbir değişiklik yoktu ama ben soluk soluğaydım. Hızlı nefeslerim yüzüne vururken eğilip çeneme bir öpücük kondurdu.
"Hoşça kal." diye mırıldandı.
Boynundaki ellerimi çözdüm, ellerim boşluğa düştü. Hemen sonra onun da elleri belimden ayrıldı.
"İyi yolculuklar şimdiden."
"Sağ ol."
Tamamen ayrılıp uzaklaştık. Hiçbir anlamı olmayan ikinci öpüşmemiz de hiçbir şeyi değiştirmemişti. Olması gerektiği gibi, ikimizin de istediği gibi.
Ve sonra Barış Alper Yılmaz gitti. Bu kez ne o arkasını dönüp baktı, ne de ben el salladım.
Arkasından kapıyı kapattıktan saniyeler sonra yüzüğü almadığını, hâlâ avcumun içinde sımsıkı tuttuğumu fark ettim.