"Deniz, yanık kokuyor!"
Ceyda'nın sesiyle irkilerek kendime geldim.
Yanık kokuyordu çünkü tavadaki köfteler yanmaya başlamıştı.
Telaşla maşayı elime alıp ocağın altını kısarken Ceyda yanıma geldi.
"Oof, kömür olmuş bunlar."
"Olmamış olmamış, yenir." diyerek çevirdim köfteleri.
"Zehirleneceğiz vallahi..." diye mırıldandı tepemde dikilen Ceyda.
"Abartma Ceyda!"
"Kızım aklın neredeydi bu köfteler kömür olurken?"
Aklım neredeydi?
Aklım buralardan çok uzaklardaydı.
Tavadaki beş köfteyi de çevirdikten sonra maşayı kenara bırakıp ona döndüm. Kalçasını tezgaha yaslamış, ellerini göğsünün üstünde bağlamış beni izliyordu. İşten yeni geldiği için üstünde hâlâ gri kumaş pantolonu ve blazer ceketi vardı.
"Nerede olacak benim aklım?" diye terslendim. "Çekil git şuradan da üstünü değiştir hadi, yemek yiyeceğiz."
"Tamam yeriz yeriz ama çok büyük haberlerim var, konuşmamız lazım."
Tabii, konuşmamız gerekenler vardı.
"Ne konuşacağız?"
Ben de ellerimi onun gibi göğsümün üstünde bağladım. "Bütün gece Muhammed Kerem Aktürkoğlu ile ne yaptığınızı konuşacak mıyız mesela?"
Gece Alper gittikten sonra uyumadan yine Ceyda'yı aramıştım ve yine açmamıştı. Sabah uyandığımda ise telefonumun ekranında saat 8'de yollanmış bir mesaj duruyordu. Ceyda Hanım bir sorun olmadığını, işe gitmek üzere evden çıkacağını yazmıştı.
"Konuşabiliriz tabi ama anlatacak bir şey yok." dedi rahatça.
"Nasıl bir şey yok? Bir şey olmayan haliniz bütün geceyi birlikte geçirmiş haliniz mi? Demek bir şey olsa-"
Sustum.
Ceyda göz devirdi. "Ya kızım, sinemaya gittik diyorum sinemaya! Kadıköy sinemasında Harry Potter gecesi vardı, saat 12'den sabah 7'ye kadar Harry Potter izledik!"
"Eee?" dedim beklentiyle.
"Ee falan yok, bu kadar. Aramızda öyle sandığın gibi bir şey olmadı, son derece arkadaşçaydı."
"Sen daha fazlasını ister miydin peki?"
Dediğimde çok absürt bir şey söylemişim gibi güldü. "Hayır tabi ki, Kerem farklı biri. Sen onu tanımadığın için böyle konuşuyorsun."
Bakışlarını kaçırıp tezgahın üstündeki salata yapmak üzere dilimlediğim salatalıklardan bir dilim aldı. "Hem..." dedi, bir ısırık aldı. "İlla niye aklın oraya gidiyor? Dün gece muhabbet çok eğlenceliydi, saat 12'ye gelirken laf arasında bu gece sinemasından bahsettim. Haberi bile yokmuş çocuğun, İstanbul'da yaşayıp Kadıköy sinemasını nasıl bilmiyorsa? Öyle deyince, ikimiz de Harry Potter fanı olunca, bir anda hadi gidelim dedi. Ben de gaza geldim, gidelim dedim. On beş dakika sonra sinemanın önündeydik, koşa koşa girdik salona."
Kıkırdayarak bitirdiğinde cümlesini, kaldırdığım kaşlarımla onu dinliyordum.
Bunca yıllık arkadaşımı biraz tanıyorsam söylediği gibi her şey arkadaşça değildi. Ceyda bana kara dul diyordu ama kendisinin de öyle istikrarlı uzun ilişkileri olmuyordu pek. Bu zamana kadar en uzun ilişkisi 5 ay falan sürmüştü. Tabii burada şans verdiği erkeklerin şerefsiz herifler olduğunu, ilişkilerinin hep heriflerin falsoları yüzünden bittiğini söylemek gerekiyor.
"Allah aşkına bana bir anlatır mısın, neyi farklıymış Kerem'in? Ben niye tanımadığım için bilmiyormuşum?"
Dün gece Alper'in söyledikleri gelmişti aklıma. O da Kerem başka gibi laflar etmişti, sonsuz bir güvenle bahsediyordu adamdan.
"Aşkım..." diyerek lafa girdi Ceyda. "Kendin söyledin bak adı Muhammed Kerem."
Dün gecenin bir yarısı Google stalkı yaparak öğrenmiştim onu da.
"Yani?" dedim.
"Yanisi o işte, hayat tarzlarımız farklı. Alkol de kullanmıyor mesela."
"Ha o şekil..." diyerek saçma bir tepki verdim, aydınlanma yaşamıştım.
"Evet, o şekil. Benim için sorun değil, hepimiz yetişkin insanlarız herkesin hassasiyetleri kendine ama-"
Nasıl devam edeceğini bilemeyerek sustu.
"Anlıyorum ne demek istediğini, tamam boş verelim bu konuyu. Güzel bir gece geçirmişsiniz nihayetinde." diyerek mevzuyu daha fazla uzatmadım.
Demek istediği ama dilinin varmadığı şuydu: arkadaş olabiliriz, fazlasını olmayız. Haklı bir düşünceydi, biriyle birlikte olmak için birçok şeyin uyuşması gerekirdi. Hayat tarzı da bunlardan biriydi.
Farklı hassasiyetlere sahip iki insan saygı çerçevesinde arkadaş kalabilirdi ama ilişki yürütmeleri çok zordu. Böyle bir ilişkiyi yürütmek için çaba göstermek de biraz anlamsız, çok da yorucu olurdu.
"DENİZ KÖFTELER!" diye bağırdı Ceyda.
Bir yüzü zaten kömür olmuş köftelerin öteki yüzü de yanmaya başlamıştı.
"Ya başlayacağım ama böyle işe..." diyerek kapattım ocağı. Benim aklımla Ceyda'nın aklını birleştirince 5 köfte pişirecek kadar bile zeka kırıntısı elde edememiştik ne yazık ki.
"Ben hamburger söylüyorum. Hamburger bira yapalım." dedi Ceyda telefonunu eline alırken.
Teklifine karşı çıkacak gücüm yoktu. Çok bir halt becerecekmiş gibi üstüme giyindiğim mutfak önlüğünün ipini çözerken "Bana büyük boy patates söyle." dedim.
Ceyda kısa bir an durdu. "Acaba Nildeniz yemeğe yetişir mi?"
"Saat kaç?"
"7'yi geçiyor."
"Gitmişlerdir o zaman." dedim.
"Gitmişlerdir." dedi.
"Nildeniz de gelir bir saate, ona da hamburger söyle."
Çıkardığım önlüğü mutfak masasına atıp çıktım.
Gitmişlerdir, ifadesindeki gizli özne, Barış Alper Yılmaz'ın da içerisinde bulunduğu Milli Takım kafilesiydi. Uçakları İtalya'nın Bologna şehrine gitmek üzere 19'da kalkacaktı. Nildeniz, Kenan ile vedalaşmak için Havalimanına kadar gitmişti. Ben de evde köfte yapıyordum işte.
Daha doğrusu yapamıyordum.
Yorgun bedenimi spotçudan aldığım emektar mavi kanepemin üstüne bıraktım. Aslında bütün gün fiziksel olarak bir şey yapmamıştım, dergiye yazı yetiştirmem gerekiyordu ve onunla uğraşmıştım. Ama tabii zihnim Nildeniz'i ve deli gibi aşık olduğu sevgilisini düşünürken, Barış Alper Yılmaz'ın bıraktığı alyans başucumdaki komidinin çekmecesinde dururken, beynim bunlarla doluyken bir şeyler yazmak pek de kolay değildi.
Yine de editöre "Kusura bakmayın, şu an yapay zekanın öğrenme alışkanlıklarımıza olan etkisi zerre umrumda değil, yazıyı yetiştiremeyeceğim. Başka dertlerim var." diye mail atamayacağım için eşşekler gibi masaya oturup yazmaya çalışmıştım.
Ceyda ceketini çıkarıp tekli koltuğun üstüne koyduktan sonra geçip karşıma oturdu. "Şimdii..." dedi. "Asıl konuşmamız gereken önemli habere gelelim."
"Neymiş önemli haber?"
Son birkaç günde hayatımızda o kadar değişik şeyler oluyordu ki vereceği hiçbir haber beni şaşırtamaz gibi geliyordu.
"Oğuz bugün bizim ofise geldi, beni ziyarete." diyerek konuya girdi Ceyda.
"Hangi Oğuz?"
"Bebişim kaç tane Oğuz tanıyoruz?"
"Benim Oğuz mu?" dedim biraz şaşırarak.
Ceyda kaşlarını itirazla kaldırdı. "Değil senin Oğuz falan, bitti gitti sizin aranızdakiler!"
Oğuz'u hiçbir zaman sevememişti. Ona taktığı sünepe lakabı da pek sevgi içermiyordu zaten.
Bıkkın bir nefes verdim. "Eski sevgilim Oğuz yani?"
"Evet, Oğuz Arıcı."
"Neden gelmiş? Dönmüş mü Amerika'dan?"
"Yok, geçici olarak gelmiş. Ama bak işte asıl büyük haber burada..."
"Uzatma Ceyda, neymiş haber?" diye isyan ettim.
"Fransızlara ait bir medya şirketi Türkiye pazarına girmeye karar vermiş. Türkçe haber sitesi kuruyorlarmış. Oğuz'u da yazı işlerinde bir ekibe lider olarak işe almışlar. Ekip kurmak için kendisine eleman arıyormuş şu an. Ve bil bakalım ekibinde kimi istiyor?"
Eh, büyük haber falan değildi. "Kimi istiyormuş?" dedim sakince.
"SENİ!" diye haykırdı Ceyda.
Elimle kendimi işaret ettim, "Beni?" diye tekrarladım.
Heyecanlı heyecanlı anlatmaya devam etti. "Senin yazılarını takip ediyormuş zaten, çok beğendiğini ve ekibinde 'kalemini görmeyi' istediğini söyledi."
"Ceyda Allah aşkına şu dünyada yazar kıtlığı mı çıkmış da beni istiyormuş beyefendi?"
"Ya aşkım anlamıyorsun bak!"
"Neyi anlamıyorum ya?" diye terslendim. Aslında evet anlamıyordum, Oğuz ile çalışmak için ölüp bitmemi mi bekliyordu? Adam beni terk edip gitmişti, şimdi patron çalışan fantezisi mi yapacaktık?
"Site spor haberleri üzerine, önümüzdeki Euro 2024'ü Türkiye'de tanınıp iyi bir çıkış yapmak için kendilerine büyük fırsat olarak görüyorlar. Bu fırsatı iyi değerlendirmek istiyorlar. Yani kısa sürede muhteşem bir ekiple, sağlam işler çıkarmaları lazım. Oğuz da tanıdığı bildiği kişiyi istiyor, sana çok güveniyor."
İşte artık iyice saçmalamaya başlamıştı. Güldüm. "Ceyda, spor haberleri olduğunu en başında söyleseydin de şu konuşma hiç yaşanmasaydı bari. Kızım aklını mı kaçırdın, benim sporla uzaktan yakından bir alakam var mı sence?"
Son cümlelerimde sinirlenmiş, sesimi yükseltmiştim. Çünkü dalga geçiyor gibiydi.
"Öyle değil işte! Oğuz seni arayacak, onunla daha detaylı konuşursunuz ama işin mentalitesi biraz farklı. Oğuz ekibiyle farklı bir şey denemek istiyormuş, Euro 2024'ü sadece futbol izleyen erkeklerin değil herkesin takip edeceği içeriklerle değerlendireceklermiş. Yani mesele futbolcu kaç gol atmış değil, o futbolcunun sosyal hayatı, kişiliği, ailesi... Falan falan işte! Oğuz bir anlatsın, asla yapamayacağın bir şey olmadığını göreceksin."
"Oturup bir futbolcunun en sevdiği yemeği, en sevdiği filmi konu alan yazılar mı yazacağım?" dedim alayla. "Mesleki tatminin zirvesini yaşayacağım desene!"
"Ay sanki şu an kariyerinin zirvesindesin!" diye çığırdı Ceyda. "Üç tane yaşlı teyzenin okuduğu kıytırık bir dergi!"
Kenardaki kırlenti kucağıma alıp sarılırken somurttum. "İyi işte, şu anki kıytırık mesleğimle mutluyum ben!"
"O zaman bir de şunu dinle!"
Yastığı kollarımın arasından çekip aldı ve arkaya attı. "Asgari ücret teklif ediyor Oğuz. Fransa'nın asgari ücreti. Haftada 35 saat çalışma karşılığında aylık 1600 euro civarı!"
"Kaç? Kaç?" diye sayıkladım.
"1600 euro!"
1600×35
Neredeyse 60 bin.
Aylık 60 bin maaş.
"Şimdiki maaşımın kaç katı fazlası? Çünkü ben hesaplayamıyorum şu an." dedim donup kalmış beynimle.
Ceyda bir kahkaha patlattı. "Boş ver hesaplama."
Dergide yazmaya tesadüf eseri zorunluluktan başlamıştım, paraya ihtiyacım vardı. İşin okuduğum bölümle alakası bile yoktu ama zamanla yazmayı o kadar benimsemiştim ki bu işi gerçekten yapmanın hayalini kurmaya başlamıştım.
Tabi hayalde kalacak sanıyordum. GSÜ Uluslararası İlişkiler diplomam ile girebileceğim bir sürü sektör varken yazı işleri en az para kazanacağım yer gibi geliyordu bana ama Ceyda'nın bahsettiği maaş inanılmazdı.
Bugün CV yollayacağım köklü şirketlerin başlangıç için sunacağı maaş Türkiye'nin asgari ücreti olacaktı, tabi o da işe alırlarsa.
"Oğuz'a ne dedin?"
"Ne diyeceğim aşkım, senin adına konuşamayacağımı söyledim. Zaten o da biraz ağzımı yoklamaya gelmişti. Seninle konuşması için cesaretlendirip postaladım."
Derin bir nefes aldım. "Ceyda iyi güzel diyorsun da... Oğuz ile çalışmak nasıl olacak? Kulağıma hiç hoş gelmiyor."
"Yani şimdi kabul edelim Oğuz her zaman kafası çalışan bir adamdı. Bana bile zamanında o iş bulup sokmuştu ajansa, ondan iyi lider olur. Kafasındaki plan falan da benim hoşuma gitti-"
"Ceyda onu mu diyorum! Hani eski sevgililik mevzusu var ya ortada?"
"Bir şey olmaz ya..." diye mırıldandı ama sesinden söylediği şeye kendisinin de sonsuz bir inancı olmadığı anlaşılıyordu.
"Olmaz tabi ama rahatsız edici işte."
"Ay bir de..." dedi aniden. Ama sustu. "Ay bir de ne?" dedim devam etmesini bekleyerek.
"Bizim sünepe Oğuz biraz değişmiş."
"Neyi değişmiş?"
"İşte..." dedi. "Biraz GYM yolları aşındırmış, saçlarını uzatmış tarz yapmış falan. Amerika yaramış yani."
Ofladım. "Ben de bir şey sandım Ceyda. İsterse yüz nakli yapsın, n'apayım? Çok da umrumdaydı Oğuz'un vücudu. Bitti o adam benim gözümde, bir anlamı yok."
Çirkin saç kesimi ve hafif göbeğiyle zamanında kendisini sevmiştim de ne olmuştu?
"E aşkım o zaman tamam yani, mis gibi iş fırsatını kaçırma. Bir şansını dene."
Dizlerimi karnıma çekip sarıldım kendime. "Bilmiyorum, düşüneceğim."
Ceyda uzanıp yanağımı sıktı. "Düşün düşün!"
Aynı saniyelerde zil çaldı.
Ceyda kapıyı açmak için kalkarken "Nil mi geldi yoksa hamburgerler mi?" diye sordum.
"Hamburger daha gelmemiştir."
Doğru tahmindi. Gelen Nil'di ve Ceyda'nın "Kuzum, hoş geldin." deyişinden hemen sonra Nil'in hıçkırıklarını duydum.
Ağlıyordu.