İçeriğe geç

Delibal

Bölüm 2 · 17 dk okuma

Delibal

Bölüm 2

Renkli Rüyalar Oteli

Hakan Arslan'ı geçen pazartesi Ceyda'nın çalıştığı ofiste görmemiş olsam bu akşam yaşananların hiçbiri yaşanmayacaktı.

Tanımadığım bir adamla -aslında teknik olarak artık tanışmış sayılırdık- Asmalı'da Beyoğlu'nun ara sokaklarında yürürken olmam gerekenden çok daha kaygısızdım.

"Fazla uzaklaşmayalım, Ceyda'dan, yani içeride kalan arkadaşımdan çantamı almam lazım."

Elimdeki telefondan başka hiçbir şey yoktu yanımda. Cüzdanım, kimliğim, evimin anahtarı, her şey çantamda kalmıştı.

Sevgili suç ortağım kafasını göğe kaldırarak "Yağmur başlayacak." dedi. Sonra bana döndü. "Benlik hiç sıkıntı yok, yağmur severiz."

"Sever misiniz?" dedim alayla. Konuşması, yürüyüşü, bakışı, kendine has bir enerjisi vardı. Şeytan tüylü denilen adamlardan olduğu belliydi, erkek gurmesi değildim ama bu kadar kısa sürede yanında kaygısız yürüyebilmemi herkesin sağlayamayacağının farkındaydım.

"Severiz. Siz sevmez misiniz?"

Nezaketimi tiye alıyordu. Çaresizce kendisine 'beyefendi durur musunuz' diye seslendiğim anları anımsadım, iyi eğlenmiş olmalıydı.

"Şu geceyi sırılsıklam olarak mı tamamlayalım?"

"Olalım sırılsıklam."

Pekala, ben bu cümleyi gerçek anlamıyla değerlendireceğim, yüzündeki çapkın sırıtışı da fırlamalığına yoracağım.

Yürürken "Karadeniz çocuğuyum, bozmaz yağmur." diye devam etti.

"Anladık, bozmaz seni."

"Seni bozar mı?"

"Bozmaz, Alper."

İlginç bir şey söylemişim gibi suratıma baktı. İnsanlar birbirine adıyla seslenirdi, mesele neydi?

"Aslında burda bizim İdris abinin mekanı var, oraya mı gitsek? Aç mısın?"

Ellerini pantolonunun cebine sokuşturmuş yanımda sallana sallana ilerliyordu. Açtım. Saçmasapan bir gün geçirmiştim, doğru düzgün yemek yiyecek halim ve fırsatım olmamıştı. Akşam da direkt Ceyda ile buluşmuştuk.

Boş mideyle alkol almak istemediğim için mekanda soda içip Ceyda'nın birasının eşlikçilerinden otlanmıştım. Patates kızartması ve çerez de karın doyurmuyordu.

"Açım."

Saçmasapan olaylarla başlayan tanışıklığımız bir date e mi evriliyordu yoksa bana mı öyle geliyordu?

"Süper, o zaman İdris abiye gidiyoruz. İyi oldu vallahi ben de ne zamandır fırsat bulamıyordum."

Yan yan ona baktım. "İyi oldu Hakan Arslan'ı yumruklayıp peşimize bir ordu dolusu koruma taktığın, yoksa nasıl İdris abine gidecektik?"

"Yav ama bak..." diye isyan etmeye girişti. Sonra cümle arasında yediği haltı yavaş yavaş idrak etmiş olacak ki kendi kendine güldü. "Piç herif gözümün önünde bir kadını rahatsız ederken kör mü olacaktım?"

"Kör olmadığın için teşekkür ederim, minnettarım ama biçerdöver gibi ortamın anasını ağlatmana gerek yoktu. Demek istediğim o. Burnunu kırdın muhtemelen, kemik çatırtısı duyduğuma yemin edebilirim."

Omuzlarını kaldırıp indirdi. "Az bile yaptım."

Güldüm, yürümeye devam ederken gayri ihtiyari omzumla omzuna vurdum hafifçe. "Deli misin nesin?"

Hala omuzlarımız birbirine değerken başını çevirip gözlerimin içine baktı. "Bizim rahmetlik nine deli bal derdi."

"Neymiş deli bal?"

"Deli bal ne biliyor musun? Komar balı der bizimkiler, bu arılar ormangülü denilen mor çiçeklerden yapar komar balını. Normal bal gibi yenmez, fazla yiyince deli eder adamı. Sarhoş eder, hasta eder, zehirler. Azı yarar, çoğu zarar."

Hiç alakamın olmadığı bir şeyi son derece ciddiyetle anlatışına karşılık ben de ciddi ciddi dinleyip başımı salladım. "Rahmetli ninen iyi diyormuş."

Sırıttı. "Değişik kadındı, orijinal bir kişilik, tanısan severdin."

"Nerden biliyorsun seveceğimi? Beni tanımıyorsun daha."

"İnsan sarrafıyımdır ben, tanırım adamı gözünden. Sen hanım hanımcık görünüyorsun ama az bir deli tarafın da var, o deli tarafı gördüm. Ninemdeki de aynısıydı, birebir."

Kaşlarımı alayla kaldırdım.

"Sen bendeki o deli tarafa dair hiçbir şey görmedin şu ana kadar."

Dudağının kenarı kıvrıldı. "Bak benim nine bir de ne derdi biliyor musun? Hacı hacıyı Mekke'de, deli deliyi dakikada bulurmuş."

Gülmeye başladım. Gülerken Alper kolunu kaldırıp beni göğsüne çekti, elini omzuma koymuş oldu.

"Ne iş yapıyorsun sen?" dedim aniden. Onu tanıma isteği ufak ufak baş gösteriyordu.

Yüzündeki gülümseme anlam veremediğim bir hâl aldı. "Ben... Boş adam işi yapıyorum, takılıyorum öyle. Asıl sen n'apıyorsun? Okuyor musun? Dur ne okuduğunu tahmin edeyim."

Ensemde gevşekçe topuz yaptığım saçlarımdan kurtulan bir tutamı kulağımın arkasına alırken gülümsedim. "Bu sene bitiyor okul, Temmuz'da mezuniyetim var. Ama ne okuduğumu tahmin edebilirsin."

Gözlerini kısarak yüzüme baktı. "Sende hafiften bir inek öğrenci havası var, hâlin tavrın falan. Sayısalcı olduğunu da düşünmüyorum, mühendislik tıp değildir. Onlarla uğraşacak bir tip değilsin."

"Bu filtreleme becerisine erişene kadar eleğinden kaç kız geçti acaba?" dedim alayla.

"Onu söyleyemiyoruz maalesef."

Adi.

"Ee? Sonuç ne yani? Ne okuyormuşum?"

"Şu şey bölümler var, ne deniyor onlara, sosyal bilgiler mi? Tarih marih işte. O tarz bir şey bitirmişsindir."

"Aslında konuyla biraz alakan olsa tahmin edebilirmişsin ama sosyal bilgiler ilköğretimde bir ders adı." dedim, gülmeden edemedim. "Ben bir sosyal bilim dalı olan Uluslararası İlişkiler'den mezun olacağım."

"Bildim sayıyorum."

"Sen ne mezunusun?"

Boş boş suratıma baktı. Sonra "Sen üşüdün mü? Hava esiyor, tenin buz gibi olmuş." dedi. Soruyu tekrarlayıp uzatmak istemedim. "Üşüyorum biraz evet."

Nihayetinde bir saat önce tanışmıştık, bir saat sonra da herkes kendi yoluna gidecekti ve bir daha karşılaşmayacaktık. Onu tanıyıp tanımamamın önemi yoktu.

"Geldik sayılır, şu aradan sağa gireceğiz." diyerek kafasıyla az ileriyi işaret etti.

Bakışları yeniden bana döndüğünde bir şey soracağını ifadesinden anlamıştım. "Hakan lavuğuyla ne alakan var? Sevgilin falan mıydı?"

Hemen karşı çıktım. "Hayır, kesinlikle hayır."

"Ee o zaman?" dedi çatık kaşlarıyla.

"Arkadaşımın patronunun oğlu. Ceyda'yı ofisine ziyarete gittiğim gün karşılaştık. Hakan biraz sırnaşmaya çalıştı ama pek ciddiye almamıştım. İkinci karşılaşmamız da 3 gün önce şirket yemeğinde oldu, Ceyda'nın davetlisi olarak gitmiştim. Benden hoşlandığını söyledi, numaramı istedi. Ben de hayır dedim. Sonra da bu akşam olanlar oldu işte."

"Bundan sonra da rahatsız ederse?"

"Polise gidip şikayetçi olurum. Az önce adamın ağzını burnunu kırmamış olsan şimdi bile şikayetçi olabilirdim, mekanda kamera vardır."

"Valla benlik sorun yok, istersen direkt gidelim karakola."

"Ne demek sorun yok? Biz ondan şikayetçi olursak o da senden şikayetçi olur."

"Olsuun..." dedi tüm gamsızlığıyla. "Babasına güvenen her lavuktan korksak trene binmezdik."

"Ne biçim bir adamsın sen?"

Hayret dolu soruma alt dudağını sarkıtarak karşılık verdi. "O biçim bir adamım işte."

Güldüm, aniden uzanıp işaret parmağıyla çeneme vurduğunda gülüşüm boğazıma takıldı.

"Bak geldik, İdris abinin mekanı."

Kafamı kaldırıp önünde durduğumuz mekana baktım. İki katlı ama etrafındaki binaların arasında sıkışmış, başka zaman olsa fark edemeyeceğim küçük bir yerdi.

"Çorbacı?"

"Bu gecenin üstüne İdris abinin mercüsü süper gider, uff."

Bir şey fark etmiş gibi aniden bana döndü. "Tabi emrivaki yapmayalım, yemek istediğin başka bir şey varsa?"

Eh, centilmenlik desen o da mevcut.

"Yok, daha iyi bir öneri sunamayacağım."

Gök gürlüyordu, yağmur birkaç dakika içinde bastıracak gibiydi.

"E hadi o zaman."

Çorbacıdan içeri girdik. "İdris abi, eyy nerelerdesun da?"

Şivesine güldüm, gülmekten yanak kaslarım yorulmaya başlamıştı. Tek kadeh bir şey içmişliğim yoktu ama sarhoş gibiydim.

Muhtemelen mutfaktan çıkan İdris abinin gözleri Alper'i görür görmez parladı. Kollarını açıp bize doğru gelirken, "ULAA KİM GELMİŞ!" diye bağırdı.

"E BEN GELMUŞUM DAA!" diye karşılık verdi yanımdaki deli de.

Tezgahın arkasından çıkan İdris abi ellilerinin sonunda, saçının tepesi kelleşmiş hafif göbekli ve oldukça güleç yüzlü bir adamdı. Karadenizli olduğu detayını vermeme gerek var mı bilmiyorum. Duvarda Rizespor forması asılıydı, hemen yanında futbolcuların olduğu bir fotoğraf, bir yanında da Rizespor ile alakasını kuramadığım Galatasaray forması.

Ben tek tek duvardakilere bakarken İdris abisiyle kucaklaşan Alper aniden önüme geçerek görüş alanımı kapattı.

"Gökdeniz." Dedi omuzlarıma koyduğu eliyle. Beni yanındaki İdris abiye takdim ediyordu.

"Sen de hoş geldin kızım, buyrun oturun ayakta kalmayın."

Alper hala önümde dikiliyordu. Suratında anlam veremediğim bir panik belirmişti. "Biz üst kata çıkalım abi müsaitse. Manzara falan, daha rahat oluruz."

"Dükkan senin paşam nasıl rahat edecekseniz." diyerek eliyle merdivenlere doğru buyur etti.

Benim delibalın yüzü İdris abinin yüksek alakası karşısında gülmüştü. "Estağfurullah abim sağ olasın, biz çıkalım şuradan yukarı."

"Çıkın çıkın, ne getireyim? Atom yaptırayım mı sana, şifa niyetine içersin. Şöyle işkembe kelle karışık, ha?"

Alper'in yüzüne bakıyordum, beni mercimek çorbası vaadiyle sokmuştu sonuçta. Elini itirazla İdris abiye doğru uzattı. "Aman abi, atomun falan sırası değil, ben onu içmeye ayrıca geleceğim bizim çocuklarla. Sen şimdi bize iki mercü çek, kafi."

Sırıttım, tatlı bir salaklığı vardı. İdris abi de durumun gayet farkındaydı bence, keyfine sormuştu kelle paçayı işkembeyi. Bana bir bakış attıktan sonra Alper'in cevabına göbeğini hoplatarak keyifle güldü. "Tamam, güzel çocuklarıma iki mercimek geliyor."

Daracık ahşap merdivenleri gösterdi delibal, "Buyrun Gökdeniz Hanım." dedi.

Trabzanlara tutunarak merdivenlerden çıkarken arkamdan onun geldiğini hissediyordum. Kısa bir an omzumun üstünden bakınca tek elini her an düşecekmişim gibi açtığını gördüm. "Bu merdivenler kayar, dikkat et."

"Düşmem ben-"

Aynı saniyede basamağa attığım ayağımın kayması yediğim hangi haltın karmasıydı bilmiyorum. Düşmemiştim, dengemi bulmak zor değildi fakat arkamdaki adam refleksle bir adım yukarı çıkıp aramızdaki basamağı aşmış ve belimden tutmuştu. "Aman, dikkat." dedi kulağıma.

Üstümde bebe mavisi bir yazlık elbise vardı, elbise sırttan bağlamalıydı ve belimin yanları açıktı. Eli doğrudan tenime değiyordu. Ben rahatsız olmadım, muhtemelen onun da bu duruma dair hiçbir şikayeti olmadığı için basamakların kalanını bu şekilde, belimi kavrayan eliyle ve bana yarı sarılmış bedeniyle çıktık.

Dört beş masa vardı, saat 1'i geçtiği için olsa gerek yalnızca bir masa doluydu. Orada oturan adam da yemeğini yemiş masadan kalkıyordu.

Alper cam kenarındaki masanın sandalyesini oturmam için çekti. Sandalyeye yerleşirken, "Böyle hareketler yapacak bir tip gibi durmuyorsun hiç." dedim alayla.

Sandalyeyi hafifçe öne ittikten sonra doğrulmadan omzumun üstündeki başıyla suratıma bakıp "Değilim zaten." dedi.

Aynı anda güldük.

"Bir yapasım geldi öyle, prenses gibisin." dedi, kendi yerine oturmadan önce.

Hayretle göğsüme dokundum. "Ben mi? Önce deli oldum, sonra inek öğrenci, sonra da prenses."

Elleriyle havada hayali bir küme oluşturdu. "İşte hepsinin kesişimi sen oluyorsun, Gökdeniz."

"Bana genelde Deniz derler."

Kaşlarını çattı. "Niye? Çiçek gibi adın var. Gök ve deniz, şu dünyadaki en güzel iki şey."

Gülümsememi bozmamaya çalışarak "Teşekkür ederim." dedim. İnsanların Deniz diyerek adımı kısaltmasından rahatsız değildim çünkü Gökdeniz ismi bana iyi birini ve iyi günleri hatırlatmıyordu.

"Kim koymuş adını?"

İşte en sevmediğim soru.

"Babam." diyerek ezbere ama ağzıma yakışmayan bir cevap verdim.

"Kral adammış."

Masadaki çatalda oyalanan bakışlarımla histerik biçimde güldüm ve kaşlarımı kaldırarak "Yok, hiç değildi." dedim.

Ruh halimdeki değişimi fark etmiş olacak ki konuyu değiştirdi hemen. Etrafta gezinen bakışlarıyla "Biraz ufak tabi burası ama İdris abinin üstüne çorbacı tanımıyorum İstanbul'da." dedi.

"Karşıda Üsküdar'da bir yer biliyorum, kelle paçası çok iyidir."

Gözleri hayretle açıldı, gülüyordu. "Vay, içer misiniz öyle şeyler hanımefendi?" dedi sandalyede arkasına yaslanırken. Kolunu yanındaki boş sandalyenin sırt kısmına doğru uzatmıştı.

Ben de arkama yaslandım. "Yok, her kız gibi sadece pamuk şekerle besleniyorum."

Kafasını geriye atarak bir kahkaha savurdu.

"Öyle değildir muhakkak ama birlikte kelle paça içtiğim bir kadın olmadı şu ana kadar. Cehaletimi maruz gör."

"Yani..." dedim bacak bacak üstüne atarken. "Yanındaki kadına bağlı, bir şeyler yaşayacağın adamla oturup bol sarımsaklı kelle paça içmeyi istememek normal."

Omuz silktim kendi kendime. "Ama tabi benim tecrübem yok pek. Hiçbir erkeğe uğruna olmadığım biri gibi görünmeyi isteyecek kadar değer vermedim."

Birkaç saniye yüzümü izledi bakışları. "Çok değer verince olmadığın biri gibi davranmak mı gerekiyor?"

"Olduğun kişiyi törpüleyip kusursuz hâle getirerek ona sunuyorsun. Sonra da kusurlarını mecburen yavaş yavaş gösterip alışmasını bekliyorsun. Romantik ilişkiler 101."

"Peki sana göre erkeklerin kusurları neler?"

Güldüm. "Teyzem der ki erkeğin iyisi mezarda olur kızım. Kendisine katılıyorum."

"Ne bu sizin erkek düşmanlığı?"

Sağlam bir cevabım vardı fakat sorusunu geçiştirmeden önce gerçekten cevap versem mi diye düşünmeden edemedim. Sonra böyle bir şeye gerek olmadığına karar verdim.

Başımı hafifçe sağa yatırdım, "Teyzemin romantik ilişkilerinde pek yüzü gülmemiş diyelim." dedim.

"Diyelim bakalım."

Sakalını kaşırken aniden "Hakan mevzusu bundan sonra sıkıntı olmaz inşallah sana." dedi.

"Bilmiyorum, göreceğiz. Yani onu tanımıyorum, ne yapacağını da kestiremiyorum. Tek bildiğim inanılmaz bir inadı olduğu."

Bıkkın bir soluk verdim, adamı düşünmek bile bunalmış hissetmeme sebep olmuştu.

Alper hissetmiş gibi masadaki su şişesini uzanıp aldı, kapağını açtıktan sonra şişeyi önüme bıraktı. Sessiz kaldığı için Hakan mevzusunda kendi kendime konuşmaya devam ettim. "Açık açık istemediğimi söylediğim hâlde geri zekalı taklidi yaptı."

"Belki de gerçekten geri zekalıdır."

Başımı salladım. "Belki de."

Ben su içerken merdivenden adım sesleri geldi. Birkaç saniye sonra da elindeki tespiyle garson çocuk göründü.

"Hoş geldin Barış abi." dedi çorbasını Alper'in önüne bırakırken. Çocuğun hitabına anlam veremeyecek yüzüne baktığımda gülümsedi ama bir şey demedi.

"Hoş bulduk aslanım, nasılsın iyi misin?"

Liseli gibi duran çocuğun ensesini kavrayıp saçlarını karıştırdı.

"İyidir abi aynı, n'olsun. Senden n'aber?"

Benim önüme de dikkatle dolu kaseyi koydu çocuk.

"Bizde de aynı koçum."

Dahil olmadığım diyaloglarının arasında çocuk bana bakarak "Afiyet olsun yenge." dediğinde bozuntuya vermeden "Sağ ol." dedim.

Çocuk gider gitmez açıklama yapmaya girişti. "Adım Barış Alper." Tepki vermem gereken bir şeymiş gibi bakıyordu suratıma. Adının Barış Alper olmasının kayda değer ne gibi bir olayı olabilirdi ki?

Peçetelikten bir peçete alıp kaşığımı silmeye girişirken "Güzelmiş adın." diye mırıldandım sadece.

"Bana Alper'i söylediğin için Alper diyeceğim ama."

Omuz silkti. "Ne istersen onu de."

"Ninen gibi Delibal da diyebilir miyim?" diyerek dalga geçtim ama "Diyebilirsin." dedi, yüzünde bu fikri beğendiğini gösteren bir ifade vardı.

"Tabi diyebilirim, bugünün yarını olmayacak sonuçta."

Kasenin yanındaki limon dilimini elime almıştım. Tam sıkacak iken elimi tutan el tarafından durduruldum.

"Hayır, yapamazsın."

Dik dik suratına baktım. "Nedenmiş o?"

"Bu bir suç, insanlık suçu."

"Mercimek çorbasına limon mu?"

"Evet."

"Hayır, dünyanın en normal şeyi."

"Hayır, İdris abinin mercüsüne yapamazsın."

Çorbanın üstünde elimi tutuyordu, saçmasapan bir durumda öylece bakışıyorduk. Daha doğrusu inatlaşıyorduk.

Derin bir nefes aldım. Eğlendiğimi inkar edemezdim, önünü arkasını düşünmeden konuşmak ve davranmak iyi hissettiriyordu.

"Tamam şöyle yapalım." diyerek söze girdim. "Önce limon sıkmadan bakayım İdris abinin mercüsünün tadına. Sonra canım isterse limon sıkarım ama."

Birkaç saniye bakışlarıyla teklifimi tarttı. Ardından "Kabul." diyerek elimi bıraktı.

Çorbaya kaşığımı daldırdığımda o çoktan üçüncü kaşığını içiyordu. "Sıcak, dikkat et." diyerek uyardı beni.

Kaşığımdaki çorbayla ona baktım, "Sıcaksa sen nasıl öyle içiyorsun?"

"İçerim ben."

Azıcık üfledikten sonra ben de içtim. İçer içmez de kaşıktaki iki gram çorba tarafından ağzım haşlandı. Hain İdris abi.

"Yandım!" derken elimle ağzımı yelliyordum. Barış Alper, nam-ı diğer delibal, yandığımı görünce gülerek kaşığını bıraktı ve aceleyle biraz önce açtığı su şişesini elime verdi.

Suyu içtim. Dilimin ucu uyuşuyordu, öyle yanmıştım.

"Yandım yandım..." diye sayıkladım su şişesini ağzımdan çekerken. Alper elimdeki şişeyi alıp bu kez de peçete uzattı.

"E kızım dedik sana sıcak diye."

"Senin ağzın demirden mi?" diye çıkıştım.

Sırıttı ama bir şey demedi. Su şişesinin dibinde kalan suyu kafasına diktikten sonra kenara koydu.

"Çok mu yandın?"

Dilimi çıkardım. "Dilimi hissetmiyorum, yerinde duruyor mu?"

"Duruyor duruyor, merak etme."

Buna da iyi eğlence çıkmıştı. "Gülme!"

"Gülmüyorum."

Fazlasıyla gülüyordu.

"Çorbanı iç!"

"İçiyorum, içiyorum..."

Gözlerimin içine baka baka bir kaşık daha içti. "Ama sen içme, bekle soğusun. Hatta sana ben yedireyim mi üfleye üfleye, bebek gibi?"

"Çok komiksin, stand up yapmayı falan düşündün mü?"

Arkama yaslanıp ellerimi göğsümün üstünde bağladım.

"Yok." dedi itirazla kaldırdığı kaşlarıyla. "Benim şov alanım başka."

"Neymiş şov alanın?"

Aynı anda camı dövmeye başlayan yağmur damlalarınının sesi duyuldu. Yağmur başlamıştı. Başını cama cevirip "Bereket yağıyor bereket!" dedi coşkuyla.

Masanın üstündeki telefonu titrediğinde ikimizin de bakışları oraya döndü. Bilerek bakmamıştım ama ekrandaki SUDE ARIYOR yazısını gördüm. Delibal'ın yüzündeki ifade değişti, aramayı düşünmeden meşgule attı.

Bakışlarımı ondan çekip ilgilenmediğimi göstermek için pencereye döndüm yine. Caddeyi izledim. Çok geçmeden telefonu yeniden çalmaya başladı. Gecenin bu saatinde ısrarla arayan Sude'nin kim olduğunu anlamak çok zor değildi.

Boğazımdan bir yutkunuş geçti. Masada onun telefonun yanına koyduğum kendi telefonumu alıp ayağa kalktım. "Sen konuş, ben de Ceyda'yı arayayım."

"Önemli değil-" dese de çoktan yerimden kalkıp lavaboya yönelmiştim.

Lavaboda elimi yüzümü yıkadıktan sonra mesajlarına dönmediğim Ceyda'yı aradım.

"Alo? Kızım nerdesin sen?" diye telaşla bağırdı.

"Gece kulübüne yakın bir yerdeyim yemek yiyorum, neden?"

"Merak ettim seni, ortadan kayboldun bir anda. Hakan biriyle kavga etti, polisler geldi mekana falan."

Biz çıktıktan sonra polis gelmiş olmalıydı.

Hakan kavga etmedi dayak yedi, diye düzeltmek istedim ama düzeltmedim.

"Çantam sende değil mi Ceyda?"

"Evet bende. Ama ben karakoldayım şu an. Bizim ofisten Berke de tutuklanmış, anlamadım onun olayla alakası ne ama yanında geldim çocuğun."

Alper'i kurtarmak için harcadığımız çocuk muhtemelen şu Berkeydi. Yazık.

"Hangi karakoldasın? Nereye geleyim?"

"Benim şarjım şu an çok az telefon kapanabilir sana haber vereceğim."

"Ceyda nerdesin söylesene? Oraya geleyim işte."

"Çıkacağım-"

Sesi aniden kesildi. Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp baktığımda aramanın sonlanmış olduğunu gördüm. Muhtemelen şarjı bitmişti.

"Off!"

Bıkkın bir soluk vererek yüzümü sıvazladım. Evin yedek anahtarı üst komşum Emine Teyze'de vardı, buradan taksiye binsem taksinin parasını QR kodla online ödeyebilirdim telefondan, yani sadece telefonumu kullanarak direkt eve geçebilirdim. Kafamda hızlıca yaptığım planın ardından lavabodan çıkıp masaya döndüm.

Delibal sessizce oturmuş camdan dışarıyı izliyordu. Köşede duran radyoyu kim açmıştı bilmiyorum, bir türkü çalıyordu.

Yağarsa yağmur yağar

Yağarsa yağmur yağar

Alper bana döndü, yüzü durgunlaşmıştı.

Sandalyeme yeniden otururken "Konuştun mu sevgilinle?" diye sordum.

Ben zaten ıslanmışım

Ben zaten ıslanmışım

"Sen konuştun mu arkadaşınla?"

Sevgilim değil dememişti. Öylesine ortaya attığım şey doğruydu, adamın sevgilisi vardı.

"Konuştum, alamayacağım çantamı sanırım."

"Ne yapacaksın peki?"

"Taksiye atlar giderim eve. Evin yedek anahtarı üst komşumda vardı zaten."

Gelirse yarim gelir

Gelirse yarim gelir

Zaten göreslenmişim

Zaten göreslenmişim

Zaten göreslenmişim

"Taksiye gerek yok, ben bırakırım nereye istersen. Arabam kulübün aşağısındaki otoparktaydı."

Virane yaylalarda

Virane yaylalarda

Atlı gezerim atlı

Atlı gezerim atlı

Böyle yazılmış kader

Böyle yazılmış kader

Ben miyim kabahatli

Ben miyim kabahatli

Aramızdaki büyü yok olup gitmişti sanki. İkimizin de neşesi kaçmıştı.

"Zahmet vermeyeyim." dedim.

"Zahmet değil, gecenin bu saati taksiyle gitmene gönlüm razı gelmez."

"Tanımadığım bir taksiciden daha güvenilir değilsin ki? Seni de tanımıyorum sonuçta."

Böyle yazılmış kader

Böyle yazılmış kader

Ben miyim kabahatli

Ben miyim kabahatli

Sessiz kaldı. Ardından başını hafifçe iki yana sallarken rahatsızlığının alenen belli olduğu yüzüyle "Böyle düşünüyorsan bir şey diyemem." dedi.

Adamın sevgilisi vardı. Aramızda bariz bir flörtün geçtiğinin bu akşam ikimiz de gayet farkındaydık. Sevgilisi aramamış olsa ne kadar ileri gideceğimizi bilmiyordum. Bunu düşünmek beni iyice soğuttu ondan.

Tamam, öylesine bir şeydi ama işte insan sevgilisine karşı bir sorumluluk ve sadakat hissederdi. Adam olan hissederdi.

Zavallı bu gönlümün

Zavallı bu gönlümün

Açan çiçeği solmuş

Açan çiçeği solmuş

"Çorbanı içebilirsin artık, soğumuştur." dedi.

Kaşığımı elime alıp kaseye daldırdım, onun çorbası yarım kalmıştı, içmiyordu artık.

Kar yağdı bizim köye

Kar yağdı bizim köye

Çiçekleri görünmez

Çiçekleri görünmez

Acısı zordur ama

Acısı zordur ama

Sevdalıktan ölünmez

Sevdalıktan ölünmez

Bir şeyler konuşmaya devam etmemiz gerekiyordu, susamazdık. Türkünün en başında duyduğum kelime aklıma geldi. "Göreslenmek ne demek?" diye sordum, beni izlediğinin farkındaydım. Bakışları uzun uzun yüzümde geziniyordu.

Soruma gülümsedi. "Göresi gelmek, özlemek demek."

"İnsan hiç tanımadığı birini özler mi?"

İnsanın hiç tanımadığı birini özlemesi, iki saattir tanıdığı adamla hayatının en renkli anlarından birini yaşamasına sebep olabilirdi. Tanımadığın kişiye ruhunun ihtiyacı varsa, ruhun onu özlüyorsa, gözlerinin içi gülerek bakardın ona.

Acısı zordur ama

Acısı zordur ama

Sevdalıktan ölünmez

Sevdalıktan ölünmez

"Ne demek tanımadığın birini özlemek?" diye sordu kafası karışmış ifadesiyle.

Omuz silktim. "Boş ver, öylesine söylüyorum."

"Peki."

Bana bozulduğunu görebiliyordum. İstediği kadar surat asabilirdi, haklıydım.

Ben çorbamı biraz içtikten sonra, "Neyse ben de şunu bitireyim, İdris abiye ayıp olmasın." diyerek kaşığını yeniden eline aldı. "Şimdi yarım bırakıp kalktığımı görürse üzülür."

Güldüm. Alttan alttan gülüşüme baktıktan sonra çorbasını içmeye koyuldu.

Çorbacıdan çıktığımızda ikimiz de sakindik. İdris abi "Oturun yağmurun dinmesini bekleyin." diye ısrar etmişti ama yağmur ikimizin de o kadar umrunda değildi, çıktık.

"Yakında durak var, oradan sana bir taksi çağırayım."

"Olur."

Taksi durağıyla konuşurken sessizce onu izledim. Gözleri, elmacık kemikleri, burnu, çenesi, dudakları...

"Tamam, geliyor." dedi biten konuşmasının ardından telefonunu cebine koyarken.

"Sağ ol."

Birkaç saniye sessizce yağmuru izledik. Bir cafenin önündeki çatının altında bekliyorduk. Cafe çoktan kapanmıştı, kepenkleri de kapalıydı. Sokak boştu, bizden başka kimse yoktu.

"Gökdeniz." dedi, ona baktım ama hiçbir şey söylemedi.

Taksi gelene kadar konuşmadık. O hareketsiz duramayan bir adam olduğu için tek ayağını yere vurarak bekledi.

Taksi sokağın başında göründüğünde ona döndüm.

"Tekrar teşekkür ederim."

İfadesinden ne düşündüğünü ne hissettiğini anlamıyordum. Pantolonunun cebindeki elleriyle rahatça omuz silkti. "Önemli değil."

Taksi önümde durdu, iki adım öne yürüyerek çatının altından çıktık. Binmem için kapıyı açtığında yağmurun altında olduğumuz için hareketleri çabuktu.

Son kez ona baktım.

"İyi geceler, Delibal."

Boğazından bir yutkunuş geçti, adem elmasın harektini gördüm. Yağmur damlaları yüzünü, saçlarını ıslatmıştı. "İyi geceler, Gökdeniz."

Hepsi bu kadardı.

Arabaya binmek için hamle yaptım. Tam o anda kolumdan yakalayan el beni durdurdu. Her şey saniyeler içinde oldu ve bitti.

Alper beni kendine çekip göğsüne çarpmama sebep oldu. İki eliyle ensemden kavrayıp yüzümü avuçları arasında aldı, dudaklarımızı birleştirdi. Önce, hiçbir şey yapamadım.

Yağmurun tenimi dövdüğünü hissediyordum. Aynı anlarda göğüslerimin sert ve sıcak göğsüne yaslı olduğunu da. Ateş ve suyun birbirine karıştığı andaydık sanki.

Dudaklarımı araladım. Usulca nefeslendiğini, soluğumun soluğuna çekilişini hissettim. Kalbim ölecekmişim gibi atıyordu.

Nihayet, dudaklarımı ezen dudaklarına karşılık verdim fakat bu çok kısa sürdü. Yaptığımız şeyi idrak ettiğimde omuzlarından ittim onu. Hemen geri çekildi.

Göğsüm hızla inip kalkıyor, soluklarım yüzüne çarpıyordu. Hiçbir şey demedim, dönüp taksiye attım kendimi. Alper kapıyı kapattı arkamdan.

Titreyen ellerim kucağımda yumruk olurken başımı diğer tarafa çevirdim. Onu görmek istemiyordum.

Midem kaynıyordu, yarım ölüm gibi bir şeydi bu.

"Florya'ya gideceğiz." dedim dik dik suratıma bakan taksiciye.

"Tamam abla."

Ve arabayı çalıştırdı. Deli gibi dönüp ona bakmak istesem de bakmadım.

Baksaydım sağanak yağmurun altında gidişimi izleyen kederli bakışları görürdüm.

Acısı zordur ama

Sevdalıktan ölünmez

Bölüm sonu

1 yorum

  • Hayran kurgu olduğunu bilmeden başladım okumaya ve barışı hiç sevmem ama kitap muko