hellö !!
dışardaki barış alper kurgularinin içine ne koyduklari belli olmadigi icin kendi kurgumu yazdim
umarim keyif alırsınız, öptüm
-
"Soda limon alabilir miyim?"
"Tabi."
Barmen hızlıca soda şişesini açıp içeceğimi hazırlarken taburenin üstünde yan dönüp rastgele etrafı izliyormuş gibi bakışlarımı içeride gezdirdim. Oysa tek bir kişinin hedefinde olup olmadığımı kontrol ediyordum.
Köşedeki locada oturmuş neredeyse yarım saattir beni izleyen adamla göz göze geldim. Elindeki bardağı bana bakarak kaldırdığında görmemiş gibi yaparak yeniden önüme döndüm.
Bar tezgahına bıraktığım telefonun ekranına dokunup saate baktım. 12'yi biraz geçiyordu.
"Deniz, gelsene!"
Omzuma dokunan elin sahibi, Ceyda, kulağıma eğilip bağırdığında zoraki gülümsemeye çalıştım.
"Yorgunum!" diye bağırdım kulağına, yüksek sesli müzik iletişimi bir hayli zorlaştırıyordu.
"Hadi hadi, alırız yorgunluğunu!" diyerek tıklım tıklım dolu piste doğru beni çekiştirmeye çalıştı.
Ceyda'nın inadıyla baş edemeyeceğimi anladım, aslında bu mutlu gecesinin tadını da kaçırmak istemiyordum. Barmenin önüme koyduğu bardağı da alarak tabureden kalktım, Ceyda'nın peşinden sürüklendim.
Ceyda neşeli gülüşleriyle dans etmeye başladığında ben de ona ayak uydurdum. Sırt sırta müziğin ritmine uyup uyumadığımızı umursamadan delice hareket ederken Ceyda aniden "Hakan burada!" diye bağırdı kulağıma.
"Biliyorum!"
Adam geldiğinden beri beni izliyordu, fark etmemem imkansızdı.
"En son ne dedin sen ona?"
Elimdeki bardağı kafama diktikten sonra dudağımın kenarından akan damlayı parmağımla sildim. "Ne diyeceğim Ceyda? İstemiyorum dedim!"
Ceyda bedenini sırtımdan ayırıp döndürdüğünde ben de ona döndüm. Tek elimden tutarak dans etmeye devam ederken bir adım bana yaklaştı. "İstemediğini o pek anlamış gibi durmuyor!"
Refleksle bakışlarım o locaya gitti, oturduğu yer boştu. Ceyda çenemden tutup başımı diğer tarafa çevirdi. Hakan buraya geliyordu.
"Ceyda..." diye mırıldandım ama muhtemelen duymadı.
"Bir daha konuşun!"
Bir daha konuşmak falan istemiyordum. Adama açıkça kendisiyle bir şey yaşamak istemediğimi söylemiştim. Kurduğum cümleyi duyacak bir kulağı ve anlayabilecek beyni varsa bir daha konuşmaya gerek olmamalıydı.
"Allah aşkına şu kabuğunu kır biraz Deniz, adam Hakan Arslan."
"İstemiyorum!"
Ceyda duymadı mı yoksa duymazdan mı geldi bilmiyorum ama elimdeki bardağı alıp yanağıma bir öpücük kondurdu ve arkasına bakmadan pistten uzaklaştı. Peşinden gitmek için adım attığımda, henüz ikinci adımımdayken bileğimden kavrayan el beni durdurdu.
Kim olduğunu biliyordum.
Omzumun üstünden arkama bakınca göz göze geldik. Hakan Arslan iki gün önce tarafımdan gayet net bir red yememiş gibi sırıtarak bana bakıyordu. Bileğimden kolayca kendine çekti. Beklemediğim hamlesine direnemediğim için ona yaklaşmış oldum ama inanılmaz bir rahatsızlık hissettim.
"Selam!" dedi yüzünü yanağıma yakınlaştırarak.
"Merhaba."
Kıpırdandım, kafamı geri çekerek yüzlerimizin arasındaki mesafeyi açmaya çalıştım.
"N'aber?"
"İyi, sen?"
Bileğimi avcunun hapsinden kurtardım.
"Seni görünce şaşırdım!" dediğinde kaşlarımı çattım.
"Neden? Ceyda'nın yeni işini kutluyoruz."
"Nasıl, beğendin mi burayı?"
Kafasıyla etrafı işaret ederek sorduğu soruya anlam veremesem de omuz silktim.
"Fena değilmiş, ilk kez geldim."
Net duyamadığını gösteren ifadesiyle kulağıma yaklaştı, bir adım atarak bedenini de bedenime yaklaştırmıştı. Yanağı yanağıma yaslıydı. Sıcak nefesini kulağımda hissederken yüz ifadem değişti.
Ben resmen taciz ediliyordum.
"Beğenmene sevindim, rahat ol, bizim mekan burası."
Seni öldüreceğim Ceyda.
Yemin ederim seni öldüreceğim.
"Bilmiyordum!" diye bağırdım kulağına doğru. Bilsem adımımı atmazdım.
Geri gidip uzaklaşmak istediğimde elinin belime dolandığını hissettim. Ağır parfümüyle karışık sigara kokusu iyice bunalmama sebep olurken çığlık atmak istedim. Sanki çığlık atsam şu ortamda biri duyabilirmiş gibi. Zevkten çığlık atıyorum sanarlardı.
"Hakan n'apıyorsun?"
Olduğu yerde hafif hafif sallanıp dans etmeye başladı. Rahatsızlığımı görmezden geliyordu.
"Bir yerlere geçelim mi buradan?" diye bağırdı, kollarının arasında huzursuzca kıpırdanışımı, uzaklaşma çabamı yok sayıyordu.
"Ben Ceyda'ya baksam iyi olacak, sarhoştu." diyerek ilk kez sahici bir çabayla ellerimi omzuna koyup ittim. Buna karşılık bırakacağından emindim fakat öyle olmadı. Belimden daha sıkı tutup kendine çekti iyice.
"Ceyda oturuyor arkada, görebiliyorum."
Sabrım tükenmişti. Artık ciddi ciddi tacize giriyordu yaptığı şey. Tüm gücümle geriye doğru bir adım atıp ondan kurtulmaya çalıştığımda arkamdaki bedene çarptığımı hissettim. Kime çarptığım umrumda değildi. "Bırak beni Hakan!" diye bağırdım.
"Bir sorun mu var?"
Arkamdan gelen ses muhtemelen çarptığım kişiye aitti.
"Yok birader, işine bak." dedi Hakan.
"Bana varmış gibi geldi, bayana soralım?"
Bayan mı? Sensin bayan, aptal herif.
Hakan yüzünden bunalmış biçimde burnumdan soluyarak arkama baktığımda beni izleyen bir çift göz ile bakışlarım birleşti.
"İyi misin?" dedi çarptığım adam.
"Sana ne lan?"
Hakan gerilmişti. Kolumdan tutup beni çekiştirdiğinda ayaklarımı yere sabitleyerek direnmeye çalıştım. "Nereye?" diye öfkeyle haykırdım Hakan'a doğru. Beni eşya gibi oradan oraya sürükleyebileceğini mi sanıyordu?
Arkamdaki bedenin çekildiğini hissettim, tanımadığım adam yanıma gelmişti. Hakan'ın bileğimdeki kolunu yakalayıp "Bence sen kızı bırak." dedi.
Kuru boğazımdan bir yutkunuş geçerken gerim gerim gerilen kaslarımı hissediyordum. Tedirgin olmaya başlamıştım.
"Ulan sana ne? Çekil git yoluna, belanı mı arıyorsun?" diye terslendi Hakan. Yanımdaki bedenden bir gülüş duydum ve hemen sonra manidar bir bağırış:
"SEN MİSİN BELA, DÜDÜK?"
Hakan kolumu bıraktı, dikkati artık tamamen deli herifteydi.
Kendimi kurtarmanın rahatlığıyla geri geri gittim. Adam önüme geçerek Hakan ile arama girdi. "Utanmıyor musun kızı rahatsız etmeye?"
Hakan'ın üstüne yürüyordu, Hakan ise yerinden kıpırdamadan adamın kendisine diklenişini izliyordu.
"Tamam beyefendi, iyiyim ben." demeye çalıştım. Muhtemelen o da benim gibi mekanın Hakan'a ait olduğunu bilmiyordu. Başına bela alacaktı, vicdan azabı çekmek istemiyordum.
Kısa bir an başını çevirip bana baktı. Tüm gamsızlığıyla başını sağa yatırıp "Sorun yok, sen uzaklaş." dedi sakince. Yüz hatları keskin ve belirgindi, kaşları kararlılıkla çatılmıştı, dudaklarında ise belli belirsiz bir gülümseme vardı, muzip parıltılar barındıran ama aynı zamanda kararlı.
"Hiçbir yere gitmiyorsun Deniz!" diye gürledi Hakan, irkildim. Adamın bakışları yüzümdeydi, korkmuş yüzüme bakarken kaşları çatıldı, gülümsemesi yavaş yavaş silindi.
Sonrasında her şey saniyeler içinde oldu. Deli adam Hakan'a döndü, üstündeki gömleğin yakalarından kavrayıp kendine çekti ve kafasını Hakan'ın yüzüne gömdü. Özetle, kafa attı.
1.85 boyundaki Hakan'ın bedeni gözlerimin önünde boş çuval gibi geriye savrulurken etrafımızda dans eden kalabalıktan bağırışlar yükseldi. Dehşetle açılmış gözlerim adamın üstündeydi.
Arkasındaki iki adam yakaladığı için yere yığılmaktan kurtulan Hakan "Orospu çocuğu!" diye bağırdı.
"Ne dedin sen?" Deli herif yeniden Hakan'ın üstüne üstüne gidiyordu.
"Yapma-"
Çaresizce seslenmeye çalıştım ama aynı saniyelerde adamın arkasından yaklaşıp kolunu tutmaya yeltenen başka bir çocuk belirdi. Adam dönüp bakmadı bile, hâlâ Hakan'ın üstüne giderken arkasındaki çocuğu elinin tersiyle göğsünden iterek yere savurdu.
"NE DEDİN SEN?" diye bağırdı Hakan'ın suratına doğru. Burnundan kan akmaya başlayan Hakan'a bu kez de bir yumruk attı. Müzik sesi de aynı saniyelerde kesildi.
Mahvolmuştu.
Hakan'ın tekin bir tip olmadığını biliyordum.
Adam Hakan'a ikinci yumruğunu attıktan sonra dayanamadım ve "Dur artık!" diye çığlık attım. Geri zekalı herif, benim yüzümden başına iş açıp vicdan azabından ölmeme sebep olacaktı.
O an korkuma ne oldu bilmiyorum, gidip adamın omzuna dokundum. "Dur artık!" diye tekrarladım. Ellerini Hakan'ın üstünden çekip bana çevirdi başını.
"Git buradan hemen, korumalar gelecek." dedim korkudan hızla inip kalkan göğsümle.
"Ne diyorsun?" dedi hâlâ çatık olan kaşlarıyla.
Sinirle çığırdım:
"Mekanın sahibini yumrukladın diye sana tebrik plaketi vermeye geliyorlar!"
Kan bulaşmış elini umursamazca üstüne silerken "Mekanın sahibi mi?" dedi. Onun arkasına baktım, olduğumuz yere doğru gelmeye başlayan siyah takım elbiseli adamları gördüm.
"Geliyorlar!"
Hakan zaten yarı baygındı, artık odak noktası değildi. Adam baktığım yere dönüp baktı, korumalar karınca gibi geliyordu. "Siktir."
Kendi kendine güldü. "Bu lavuk mekan sahibi miymiş?" dedi yerde yatan Hakan'ı işaret ederek. Etrafında bir dünya insan toplanmıştı.
"Arka taraftan çık, yangın çıkışı var lavaboların orada!"
Ben ne kadar korkmuş ve paniklemiş isem beyefendi o kadar rahattı. Pist iyice kalabalıklaşmış, karışmıştı. Arkamdan ittiren biri yüzünden öne doğru tökezleyip adamın göğsüne çarptım.
"Gitsene!"
Düşmeyeyim diye belimden tutan adamın omzuna reflkesle koyduğum elimi hemen çektim. O ise tüm umursamazlığıyla yüzüme bakıyordu, elinin hâlâ belimde olduğunu da belirtmem gerekir.
"E sen?" dedi.
"Ben... Arkadaşımı bulmam lazım!"
Ceyda'yı arayan bakışlarım insan kalabalığının arasında çaresizce gezindi.
"Bu adam seni de rahat bırakmaz."
"Ondan korkmuyorum kanun diye bir şey va-"
Elimden tutup gösterdiğim yangın çıkışına doğru yürümeye başladı. Hakan gibi çekiştirmiyordu, adımları hızlı ama sakindi. Hatta eğleniyordu. Peşinden giderken ben onun yerine de telaşlıydım.
Korumalarla karşı karşıya geldik. "Orada, yerdeydi, mavi tişörtlü çocuğu yakalayın!" diyerek deli herifi durdurmaya çalışırken kendisi tarafından tek hamlede yere savrulan zavallı çocuğu işaret ettim.
Bu kısa süreli hedef şaşırtma yanımdaki ana faili kurtarmak için yeterli olmuştu.
Korumalar çocuğun üstüne koşarken yanımdaki adamın güldüğünü duydum.
"Yaktın çocuğu!"
"Onun olmadığı anlaşılana kadar buradan çıkarız biz."
"Çıkacağız."
Sağa dönüp loş koridora girdi. Topuk tıkırtılarımın sesini duyabileceğim kadar sakindi burası.
"Adın ne?" diyerek seslendiğimde kısa bir an başını çevirip bana baktı.
"Adım ne mi?" Yüzündeki eğlenen ifadeye anlam veremediğim için kaşlarımı çattım, komik bir soru sormamıştım.
"Evet, adın ne?"
Bir koridorda soluk soluğa peşinden koştuğum adamın adını bilmek istemem gayet doğaldı.
Yangın çıkışının kapısını açarken "Alper!" diye seslenerek yanıtladı sorumu. Kendisi dışarı çıkıp elimden tutarak beni de yanına çekti.
Çıkmadan hemen önce omzumun üstünden arkama bakarken iki korumanın köşeyi dönüp olduğumuz yere doğru koşturduğunu ve yanındakine "Sarışın adamı arıyoruz!" diye bağırdığını duydum.
Mekanın arka tarafındaki caddeye çıkmıştık. Adamların peşimizden gelip burayı kontrol edeceği belliydi. Gözlerimi karşımdaki adama çevirdim. "Sarışın da değilsin yani, kör mü bunlar?"
"Keşke şu an tek sorunumuz bu olsaydı." dedi alayla. Hâlâ elimi tutan eliyle çok normal bir durumdaymışız gibi beni çekiştirmeye başladı.
"Keşke saçını daha az dikkat çeken bir renge boyatsaymışsın." diye terslendim.
Anlamsız bir kahkaha attı. "Bir dahaki boyatışımda sana akıl danışırım bayan çokbilmiş."
"Tabi önce canını kurtarman lazım."
Dönüp bana bir bakış attı. "Evet."
Hızlı adımlarla yürürken arkamızdaki adamların yaklaştığını biliyordum. Yanımdaki elimi tutan, saçının üstü sarıya boyalı manyak herifi avlayacaklardı.
Aniden durdum. Benim duruşum onu da durmak zorunda bırakmıştı. "Ne oldu?"
Kaçarsak yetişeceklerdi.
Arkamızdaki duvara nefes nefese yaslanırken bana yaklaştı. Birleşmiş ellerimizin parmaklarını kenetlerken diğer elimi ensesine koyup kendime çektim.
"Planı değiştiriyoruz." Dedim.
Nefesim yüzüne vuracak kadar yakınımdaydı, kaşlarını kaldırdı. "Yeni planda umarım ben dayak yemiyorumdur."
Yangın çıkışının kapısının açıldığını duyarken titreyen elimle ensesinden bastırarak yüzünü eğmesini, boyun boşluğuma koymasını sağladım. "Sus, çakma sarışın." diye fısıldadım dudaklarımın altındaki kulağına doğru.
Adım sesleri kulağıma gelirken gözlerimi utançtan öle öle yumdum ve yaptım: sahte bir zevk inlemesi boğazımdan yükseldi.
Boynuma saklanmış kafasıyla kollarımın arasında put gibi duran adam hafifçe güldüğünde sinirle ensesindeki elimin tırnağını tenine batırdım. Gülüşüyle nefesinin boynuma vurduğunu ve bedenime yayılan titremeyi elbette görmezden gelmem gerekiyordu.
Göz kapaklarımı biraz aralayıp başımı yana çevirmeden yangın çıkışını görmeye çalıştım. Korumaların bize yaklaştığını görür gibi olduğumda ikinci bir inlemeyle belimi yay gibi gerip biraz göğsümü kabarttım. Bu, daha yüksek sesli bir iniltiydi.
Öndeki korumayı durdurmaya yetecek kadar da inandırıcıydı. Adamlar geri geri giderek çıktıkları kapıdan içeri girdiler.
Kapı kapanır kapanmaz çakma sarışının ensesindeki elimi üstünden çektim. Ben derin derin nefesler alırken o da kafasını kaldırdı.
"Çok mu eğlendin?" diye çıkıştım, utançtan yüzümün kıpkırmızı kesildiğine yemin edebilirdim. Boynum bile yanıyordu. Ve karşımdaki adam pişmiş kelle gibi sırıtıyordu.
"Başarılıydın." dedi tüm arsızlığıyla.
Dakikalardır tuttuğum elini bıraktım. "Sus." dedim bakışlarımı ondan başka her yerde gezdirirken. "Sus ve teşekkür et."
"Ne teşekkürü, ödeştik sayıyorum."
"Ben mi dedim sana adamı kendi mekanında bayıltana kadar döv diye!"
Suratına öfkeyle bağırırken farkında olmadan yine yüzlerimizin yaklaşmasına sebep olmuştum. Zaten doğrulmuş olsa bile henüz üstümden çekilmediği için yakındık.
Bağırışımı umursamadı bile. Eğlenen yüzüyle başını geriye atıp "Ahh!" diye inleyerek benim taklidimi yaptı. Gözlerim dehşetle açıldı. Omzuna vurarak üstümden itmeye çalıştım. "Çekil! Keşke eşşek gibi koşmana izin verseydim de boş caddede civciv halinle popondan vursalardı seni!"
Kahkaha attı. Yüzlerimiz bu kadar yakınken gülüşünü izlemek bütün duygularımı sıfırladı, yaz gününde asfalta düşmüş dondurma gibi erimeye başladım. Kahrolası PMS dönemi, kahrolası hormonlar.
Sonra ben de gülmeye başladım. Alnımı yorgunluklukla omzuna koyup gülüşüne eşlik ettim.
"Bir saniye..." dediğinde kafamı kaldırdım.
"Senin adın ne?"
"Gökdeniz." dedim hâlâ yüzümde gülüşümün izleri varken.
Gözlerimin içine bakarak tekrarladı: "Gökdeniz."
Ve ekledi. "Memnun oldum."
