Gökyüzü kararmıştı. Belki yangından yükselen dumandan belki de bulutların ağlayacak olmasından. Kim ağlamazdı ki bu duruma? Her şey bitmişti ama her şey yeni başlamıştı...
Ece'nin gözyaşları yeryüzüne düşüyordu. Benim, Derin'in, Gaye'nin, Kemal amcanın bile, gözyaşları yeryüzüne düşüyordu. Farkında olmadan Gökhan'ın koluna girmiştim. O ağlamıyordu fakat gözleri dolu doluydu. Arkamızda kocaman, içi hastalıklılarla dolu bir okul vardı. Önümüzde, amacı hastalıklıları yok etmek olan bir yangın. Fakat bu yangın hastalıklılarla beraber insanlarıda yok etmişti. Ve tabii insanların yakınlarını, canını almadan yok etmişti. Gözümüzün önünde ağlamaktan harap olmuş genç kız da ailesiyle beraber yok olmuştu...
"Bitti mi yani her şey?" diye sordu Derin. Gözyaşları akmaya devam ediyordu. "Eskiye dönebilecek miyiz?" dedi. "Her şey daha yeni başlıyor!" dedim. Bu saatten sonra eskiye dönsek de, eskiye dönemezdik. Gökhan'ın kolundan çıktım. Ece'lere doğru yürüdüm. Ece başını Selim'in omuzuna koymuştu. Selim ona destek oluyordu. "İyi misiniz?" dedim önce. İyi değillerdi. Selim "ben iyiyim de, Ece..." dedi. Ece hâlâ ağlıyordu. "Bizimle gelmek ister misiniz?" diye sordum. Başkada şansları yoktu zaten. Ece Selim'den uzaklaştı. "Gidicek başka yerim yok zaten." dedi. "Bizimde yok. Yol nereye, biz oraya! Bütün Deli'ler toplanana kadar güvenli bir yer bulmalıyız." dedim. "Selim Umut ben." dedi elini uzatırken genç. "Lila Sarmaşık bende." dedim elini sıkarken. Gülümsedi ve "memnun oldum." dedi. Sonra gözlerini kahverengi sandığım, ama ela olduğunu fark ettiğim kız "Ece Yıldız" dedi. Başımla onayladım. Hepimizin gözleri yaşlıydı. Herkesle tanıştıktan sonra Gökhan "araba işini nasıl yapıcaz? Daha da kalabalıklaştık." dedi. "Şey, abi benim arabam orada." dedi Selim. Başıyla ilerideki arabayı gösterdi. Mine "oha araba! Ay artık koşmayacağım!" dedi. "Sen koş Mine!" dedi Gökhan. Abi olmayı hakkıyla yerine getiriyordu. "Komik olmayan şakalarını sessize al abiciğim!" dedi Mine. Gökhan gülümserken gözlerini kırptı 'şaka' der gibi...
"Arabalarla güvenli bir yer bulana kadar ilerleyelim." dedi Gökhan. Başımızla onayladık. Selim arabasını bizim arabalarımızın yanına götürdü. Figen teyze, Aslan ve Çörek'le tanıştılar. Ece sanırım Çörek'le pek iyi anlaşamamıştı. Çörek onu anlamış gibi uzak dururken resmen gururlanmıştım. Figen teyzeye acı haberi Gökhan vermişti. Jale teyzenin ölümü hepimizi bir kez daha yaralarken, Gaye'yi sanki öldürmüştü...
Ben, Mine, Gökhan ve Ece, Selim'in kullandığı arabayla yolculuk ederken diğer arabaların düzeni aynıydı. Ece ağlamıyordu ama kesik kesik iç çekiyordu. Sürücü koltuğunun yanında Gökhan otururken biz 3 kız arkada oturuyorduk. Sol tarafta cam kenarında Ece, sağ tarafta cam kenarında ben ve ortamızdaysa Mine oturuyordu. Selim bize ehliyetinin olduğunu söylemişti. Bir yıl ailevi olaylardan ötürü okula gidememiş, bu nedenlede arkadaşlarından 1 yaş kadar büyüktü...
Arabada sadece, açık camlardan giren rüzgarın sesi vardı. Ki Selim konuşana kadar. "Lila abla ben seni nerden tanıyorum ya?" dedi Selim. Gülümsedim çünkü insanların beni tanımaması özlediğim bir duyguydu. "Televizyonda görmüş olabilir misin? Ya da magazin? Oyuncuyum ben, oyuncuydum..." dedim. "Tabi yaa 'Aşk Ve Cesaret' filminden biliyorum sizi ben." dedi ardından kısa bir es vererek devam etti. "Oyunculuğu bırakıp neden polis oldunuz ki?" yanlış anlaşılan bir şey vardı. "Oyunculuğu bırakıp polis olmadım, polisliği bırakıp oyuncu oldum sonra mesleğime geri döndüm. Aslında polisliği isteyerek de bırakmadım. Bırakmadık, atıldık." dedim. "Şu an bir paparaziler eksik" dedi Selim. Ece bile kıkırdadığında "oyuncu olmanın en kötü yanıydı, mümkünse eksik kalsınlar." dedim gülümser bir şekilde. Onlar yeniden kıkırdarken Gökhan "bence en kötü tarafı senin partnerinin olmasıydı!" diye mırıldandı...
Araba yolculuğumuz aynı sessizlikte ilerlerken hiçbir sorun gözükmüyordu. Arada sırada telsizden diğerleriyle haberleşiyorduk. Herkes iyi gözüküyordu. Fakat kimse iyi değildi. Acılarımız canımızı yakıyordu. Her geçen saniye giderek katlanan bu acılar hiç geçmeyecek gibiydi. Kendi acımı tarif edicek olursam eğer, kalbim yanıyor, kül oluyor ve sonra bir rüzgarla küller savruluyor gibiydi. Savrulan küllerin izleri bile sanki yeniden alevleniyor gibi canımı yakıyordu. Yaklaşık 2 haftada bu kadar kayıp vermek çok, çok ağırdı. Kaldıramıyordum, kaldıramıyorduk...
Şimdi ne olucaktı? Hatta ne olmuştu? Ne olmuştu da bu insanlar deliricek noktaya gelmişti? Kim yapmıştı bunu? Suçlayabileceğim bir kurban gerekiyordu... bütün kayıplarımızın acısını çıkartabileceğim bir suçlu gerekiyordu. Ya da en azından bir sebep. Geçerli bir sebebi olmalıydı...
Ne geçerli bir sebep vardı ne de suçlu tek bir kişi...
"Güvenli bir yerden kastımız ne?" diye sordu telsizin ucundaki Tevfik. Telsizle yanıtladım. "Deli'lerin giremeyeceği ve kafamıza bomba düşmeyaceğinden emin olduğumuz bir alan." dedim. İstanbul'u arkamızda bırakalı epey olmuştu. İzmit sınırları içerisindeydik. Daha önce rol aldığım bir dizinin çekimleri için İzmit'te uzun bir süre kalmıştım. Güzel bir şehirdi. Yaşanılası...
İzmit'te de yangın vardı, büyük bir yangın. Bu ne demek oluyordu? Her şehir bombalanmışmıydı? "E o zaman hiç bir yer güvenli değil!" dedi telsizin ucundaki Tevfik. Haklıydı. Ve haklı olması şu an bir felaketti... Deli'ler varsa tehlikede vardı.
Telsizi elimden alan Gökhan "o zaman biz bulunduğumuz yeri güvenli yapacağız! Gözünüzü dört açın, bahçeli büyük bir ev arıyoruz. Yangından uzak, olabilecek en güvenli yeri arıyoruz." dedi. İşte şimdi Gökhan sabrının sonlarına gelmişti. Sevdiklerini koruyamamak onu deli ederdi. Onun isteği dışında gerçekleşen, kontrol edemediği her olay onu deli ederdi. Ve şu an kontrolü dışında gerçekleşen her olay, onun nezdinde salgından önceki hayatımızda gerçekleşen olaylardan kat kat daha fazla onu zorluyordu. Kontrol delisi değildi fakat kontrollü olmayı severdi...
Yangının etrafından dolaşıyorduk. Burada gördüklerimiz kâbuslarımızda da bize eşlik edicek gibiydi. Parçalanmış insan etleri, yıkık dökük binalar, hayvanların cansız bedenleri... bu manzara bir şehirin enkazından farksızdı. Herkes enkaz altındaydı ama kimse farkında değildi. Üstümüzdeki ağırlık ruhumuzun enkazından kaynaklanıyordu, bir bina enkazından değil. Biz onlarca duygunun enkazı altında kalan acınası insanlardık...
Yangın arkamızda kalırken nihayet sağlıklı evler görünmeye başlamıştı. Evler o kadar büyük değillerdi ki lüks peşinde de değildik zaten. Başımızı sokabileceğimiz, geceleri soğuk da olsa uyuyabileceğimiz bir yer istiyorduk. Çok mu şey istiyorduk?
"Öylece birisinin evine mi çökeceğiz yani?" dedi telsizin ucundaki Derin. Ne yapmamızı bekliyordu? Yeni bir bina dikmemizi mi? Ya da olmayan ev sahibinden ev kiralamamızı mı? Bu koşullar bizi buna zorluyordu, biz isteyerek birinin evine çökmüyorduk. "Başka şansımız var mı Derin? Ne yapmamızı bekliyorsun?" dedim, ardından kısa bir nefes alıp devam ettim. "Ayrıca kimsenin evini yemeyeceğiz, sadece bir kaç gün uyuyacağız bu kadar!" dedim. "Tamam ya niye sitem ediyorsun?" derken sesi üzgün çıkmıştı. "Etmiyorum sitem!" dedim. Olacakları ve olanları söylemek sitem değildi...
Uzun sessizliği Ece böldü. "Şu ev olmaz mı? Yangından uzak, bahçeli ve oldukça büyük." dedi. Bahsettiği eve dikkatlice baktım. Bahçesi yüksek duvarlarla örülüydü, duvarların izin verdiği kadar gördüğüm ev oldukça açık renkli, çürük pembe bir evdi. 2 katlı olduğunu sandığım bu ev kriterlerimize uyuyordu. "İçine girmeden bilemeyiz. Sahibi ben olsaydım bu evi terk etmezdim, oldukça güvenli duruyor. Belki içinde hâlâ yaşanlar vardır." dedi Gökhan. Elindeki telsize "sanırım aradığımız evi bulduk. İçine girip kontrol edelim." dedi. "Anlaşıldı!" diyen Gaye kendini toplamış gözüküyordu. En azından açık yara kabuk bağlamış olmalıydı...
Arabaları arka arkaya park ettikten sonra hepimiz araçlardan indik. Aslan'da arabadan inmişti. Artık onun tabiriyle canavarlarla karşılaşmalıydı. Henüz kendisi öldüremese de, öldürenleri izleyip bir şeyler öğrenmeliydi. Ortalıkta gözükmeyen Deli'ler, belki de bu şehirde tamamen ölmüşlerdi? Olamaz mıydı?
Kocaman duvarları olan evin bahçe kapısını Gökhan açarken Ece ve Selim'e "arkada kalın!" diyerek ufak bir talimat verdi. "O niye?" diye soran Selim'di. "Gelecek nesil sizsinizde ondan." dedi Gökhan. Ece ise "yalnız gelecek nesili iki kişi oluşturmuyor! Bunun için fazla çocuk lazım ki, gördüğün üzere biz iki kişiyiz. Yani bizde bu neslin ölüleriyiz." derken yerinden kıpırdamamıştı. Oldukça umutsuz konuşmuştu ve haklı da konuşmuştu. "Olsun! Sonuçta biz sizden daha büyüğüz ve nesilin önde gelenleri olarak ilk biz ölmeliyiz!" derken arkaya geçmekte inat eden Ece ve Selim'in önüne geçmiştim. Gökhan'la göz göze geldiğimizde başını 'hazır mısın?' der gibi salladı. Başımı olumlu anlamda salladığımdaysa bahçenin kapısını açtı. Bizi; içinde havuz olan, havuz kenarında çok güzel dizayn edilmiş 4 şezlong, her şezlongun başında kocaman şemsiyeler olan, bahçenin geri kalanında boş bir alan ve meyve ağaçlarının bulunduğu kocaman bir bahçe karşılamıştı. Ekstraysa hiç gerek olmayan, görüntü kirliliği yapan iki tane üst üste yatan cansız hastalıklı insan bedeni vardı. İkiside oldukça yaşlıydı ve yüzük parmaklarındaki alyanslardan anlaşıldığı üzere karı kocaydılar. Bahçe onlar dışında temiz ve güzel gözükürken ters giden bir şey vardı. Bu iki cansız beden kendiliğinden ölmüş olamazlardı. Buraya yangın ya da bomba ulaşmamıştı, ki zaten alınlarındaki derin kesikler onlara bunu yapanın bir insan olduğunu işaret ediyordu...
"Evde hâlâ yaşayanlar olmalı. Ne yapacağız?" diyen Mine olmuştu. "Belki de gitmişlerdir!" dedi Umut. Haklı olabilirdi. Denemeden bilemezdik. "Belki de iyi insanlardır ve bize kalmamız için izin verirler!" dedi Mavi. İyi insan diye bir şey var mıydı? "İçeri girip bakmayı öneriyorum." dedi Gökhan. "Bencede bakalım, biraz daha arabayla yolculuk edersek kusucam!" dedi Mavi. Bizi uyarıyor gibiydi. "Kapıyı çalamayız. Kırmak da istemeyiz çünkü zaten o zaman güvenli olmaz!" derken ima'm gitmesi gereken yere ulaşmıştı. Derin çakısını tuşuna basarak açmıştı. Ekipte onun dışında kilitli kapıları bu kadar iyi açabilen yoktu. Çünkü onun dışında herkes kaba kuvvet kullanarak, kilitli kapıları genelde kırarak açardık...
Fısıldayarak konuşuyor ve evin kapısına yaklaşıyorduk. Derin kapıyı kendi yöntemiyle sessizce açarken Selim fısıldayarak hepimizi güldürücek bir şey söyledi. "Polis misiniz yoksa hırsız mı?" Bastırdığımız gülüşlerimiz boğazımıza düğüm olurken Derin, "polisim, inanması zor olsa da..." dedi. Kapıyı kısa süre içinde açtı. Yavaşca içeri giriyor ve adımlarımızada dikkat ediyorduk. Evde bir Deli'den ziyade insan beklediğimiz için çakımı belime yerleştirip susturucu takılı silahımı elime almıştım. Aynı şekilde diğerleride öyle yapmıştı. Silahı olmayanlar ise çakı ve bıçaklarını her an saldırıya hazırmış gibi tutuyorlardı. Silahımı bir insanın kafasını nişan alır gibi dümdüz öne doğru uzatıyor ve iki elimle sıkıca tutuyordum. Silah tutmayı özlemiş olmam kötü bir şey miydi? Emin olmamakla birlikte evin içinde ilerliyorduk...
Açık olan kocaman kapı bizi salona ulaştırmıştı. Aniden dönerek, elimizde silahlar ve çakılarla girdiğimiz bu salon bizi 2 tanıdık yüze getirmişti. Gördüklerimizin karşısında ağzım şaşkınlıkla açık kalırken, aklımın almadığı ve gördüklerine inanmayan gözlerimi kırpıştırdım. Silahımı hedefe kendimden daha emin bir şekilde nişan alırken, onların ellerini kaldırmış ve teslim oluyor gibi bir halleri vardı. Bu yaşananlar aşırı saçmaydı. Salgın sırasında hücrede olan bir insan nasıl buraya gelebilirdi ki? Bu imkansızdı...
Ayrıca tesadüfünde böylesiydi. Barış ve sevgilisi Betül tam karşımızdalardı. Onlarda şaşkın şaşkın bize bakıyor, tek bir kelime edemiyorlardı. Silahımı indirmezken "nasıl çıktın sen içeriden?" diye sordum. Betül'e bakmıştı. Ne? Betül onu içerden çıkartacak rütbeye sahip değildi. Bu da imkansızdı... "Ben kaçırdım onu! Salgının başladığı gün, nezarethaneye gittim. Yukarıdaki katların birinde çatışma çıkınca Deli'ler silah sesine yukarı çıktı. Şans benden yanaydı!" dedi Betül. Barış'ı kendisinin kaçırdığını söylüyordu. Ayrıcada bahsettiği çatışmayı çıkartan kişi biz olmalıydık. O günü hatırlamak bile istemiyordum. Zira aşırı gergin olduğum bir gündü. "Dışarıdakileri siz mi öldürdünüz?" diye sordum. Barış "mecburduk" dedi. Anlıyordum onları. Şimdi dönem değişmişti ve bu dönemde katiller hayatta kalabiliyordu. Hasta insanları öldüren caniler hayatta kalıyordu. Biz de dahil olmak üzere hepimiz cani ve de katildik...
Betül "silahlarınızı indirir misiniz artık? Evde hastalıklı yok!"dedi. Evde; isteyerek yapmasa da, uyuşturu kaçakçılığından yargılanması gereken bir mahkûm vardı. Gökhan ve diğerleriyle göz göze geldiğimizde silahlarımızı indirmek konusunda anlaşmıştık. "Tanışıyor musunuz?" diye sordu Ece. "Evet. Lila komiserim benim önce hayatımı kurtardı, sonrada nezarethaneye attı. Saçma bir ilişkimiz var kendisiyle." dedi Barış. "Suçun neydi abi senin?" diye sordu Selim. Şu an suçunun ne olduğunu bilmediği birisine hücreye girme sebebini soruyordu. Korkması gerekmez miydi? Herkesin garip bakışlarına maruz kalan Selim kendini açıklamaya çalıştı. "Seri katil olduğunu düşünmüyorum. Yoksa niye böylesine güzel bir sevgilin olsun değil mi? Ayrıca organ mafyası tipinde yok. Hem öyle olsa burada bir sürü polis var, silahlarını indirmezlerdi herhalde!" dedi. Barış burnundan güldü ve cevap verdi, sonuçta aynı evde kiminle kalacağını bilmek; Mine, Figen teyze, Hanım teyze, Kemal amca, Buçe, Selim ve Ece'nin hakkıydı. "Uyuşturucu kaçakçılığı yaptım... zorundaydım." dedi. Zorunda olması beni ve meslektaşlarımı ilgilendirmezdi. Sonuçta o da bir çok çocuğu zehirlemişti. "Allah kurtarsın diyeceğim ama sanırım aşk kurtarmış sizi." diyen Ece'ye gülümsedim. Herkes gülmüştü aslında, Betül bile...
Herkes koltuklara otururken Barış yanıma geldi. "Yaşıyor olmana sevindim." dedi. Bende onun yaşıyor olmasına sevinmiştim elbet. Ama ona kırgındım. Çünkü onu hapis hayatından kurtardığım zaman, 'bir ihtiyacın olursa bana gel' diyip ona kartımı vermiştim. Oysa uyuşturucu çetesine girmeyi tercih etmişti. Kendi bilirdi...
"Bende sevindim yaşıyor olmana, olmanıza." diyerek Betül'ü de kattım. "Biliyorun kızgınsın bana senden yardım almadım diye ama çekindim... Yüz yüze bakacağız bu evde kısa süreliğine ateşkes yapalım mı?" dedi. Bence yüzüme bakmayada çekinebilirdi ama maaşallah yüzsüzlükte ileri seviyeydi. Olsundu, büyüklük bende kalsındı. "Bir problem çıkmasın diye ateşkesi kabul ediyorum." dediğimde gülümsedi.
Koltukta oturan, bir şeyler düşünen Gökhan'ın yanına oturdum. Hatta kendimi koltuğa attım. Gökhan bana döndü, gülümserken "yoruldun değil mi?" dedi. "Yorulduğumu daha yeni hissedebiliyorum." dedim. Kendimi düşünmeye yeni başlamıştım. Uzun bir yoldan gelmiştik ve yol boyunca ne olucağını düşünmekten kendimi düşünememiştim... "bende aynı" dedi Gökhan. Figen teyze adını yeni öğrendiği Betül'e "mutfağa girdin mi kızım? Yiyecek bir şeyler var mı? Çocuk acıkmıştır." dedi Aslan'ı kastederek. Betül ise "baktım teyze, dolaplar doluydu ağzına kadar." dedi. Yiyecekten bahsetmişken arabadaki yiyecekleri almalıydık. Ayağa kalktığımda "arabadaki poşetleri alalım." dedim. "Tamam sen otur, biz hallederiz." dedi Gökhan. "Bende geliyim, poşetleri taşırken yardım ederim." dediğimde Gökhan "elindeki kesik iyileşmedi, poşet taşıyamazsın!" dedi. Elimdeki kesik kabuk bağlamıştı ve iyileşiyordu. Ayrıca bir kesik yüzünden poşet taşıyamayacak değildim. "Abartma! İyileşti zaten bak," diyerek avucumun içini ona uzatmıştım. Elime baktığında "olsun yinede evde kal! Hem yorgunum demiyor muydun?" dedi. Alt tarafı poşetleri taşırken yardım edicektim, ne çok abartmıştı. "aman iyi be! Ne yaparsanız yapın, çalışın köleler!" diyerek koltuğa yeniden oturup ayaklarımı sehpaya uzattım. Dudağının sol tarafı yukarı kalkarken Gökhan, bana gıcık olmuş gibi duruyordu. "Emredersiniz Lila hanım!" diyen Tevfik'e gülümsedim. Elbet emir ederdim...
Tevfik, Gökhan, Selim ve Barış arabadan poşetleri almaya gitmişlerdi. Gaye bir odaya kendini kapatırken Umut öylece izleyememiş, kendinide odaya kapatmıştı. Ben Betül ile sohbet ederken diğerleri bahçeyi gezmeye gitmişlerdi. "Karakolda çatışmayı çıkartan bizdik." dediğimde Betül çok şaşırmıştı. "Nasıl ya? Siz niye ordaydınız ki? Polisliğe geri mi döndünüz?" dedi. "Döndük evet. Döndüğümüz gibide insanlar delirmeye başladı." dedim. Biz çok mu şanssızdık acaba? Ya da ne bileyim, çok mu günah işledik? Neden en olmaz yerde oluyordu?
"İşinize dönmenize sevindim." dedi Betül. Ona gülümsediğimde devam etti. "Haluk Sarmaşık o gün hücredeydi. Neden tutuklandı babanız?" diye sordu. "O benim babam değil!" dedim ani bir refleksle. Sonra devam ettim. "Yani babam da, biyolojik. Neyseki geberdi gitti! Televizyonda gördüklerine, o iyi baba rollerine aldanma. O kötü biriydi. Aynı zamanda da kötü bir baba... Kaçakçılık, dolandırıcılık, yasaklı madde satıcılığı ne ararsan vardı onda." dedim. "Oha!" dedi. "Çok iyi oynuyordu be! Karakoldaykende o bana kızım demeler falan, tiksindim şu an." Bunlar daha hiçbir şeydi. Henüz bize nasıl tuzak kurduğunu anlatmamıştım. Ya da kasamdaki delilleri alabilmek için kızının evine hırsız soktuğunu da anlatmamıştım. "Neyse ya, o bok çukurunda geberip gitti. Artık o kadar rahat hissediyorum ki, özgürüm diye bağırasım var. Evet böyle bir dünya da bile mutlu olabiliyorum..." dedim. Bu dünyanın tek güzel yanı vardı, o da Haluk Sarmaşık'ın ölmüş olmasıydı. "Senin bu yaşa nasıl geldiğini çok merak ediyorum. Valla hayatını konu edinen bi filmin olsa, dizin olsa izler, kitabın çıksa okurum!" dedi. Bu sırada ellerinde poşetlerle Gökhan'lar geldi...
"Heh geldiniz mi kölelerim? Onlar mutfağa gidicek!" diyerek Gökhan'ı biraz daha gıcık etmiştim. Betül yanımda kıkırdarken ayağa kalkarak Barış'ın elindeki poşetlerin bir kaç tanesini almak isttedi. Barış ise ona yaklaşan Betül'ün yanağından öperek mutfağın yolunu tuttu. "Betül kölelerimi bırakırsan işlerini yaparlar!" diyerek Gökhan'ları biraz daha sinir etmeye çalışmıştım. "Bu köle sana canını verir de işte..." diyen Gökhan'dı. Bu cümle her ne kadar yanlış anlaşılası dursada öyle bir şey olmadığını gayet iyi biliyorduk. Gökhan'ın sevdiği biri vardı. "Canın sende, eşyalar mutfakta kalsın Gökhan'cığım! Aa hadi seri biraz, Aslan acıktı acıktı!" dediğimde koltuğa iyice yayılmıştım. Selim "Valla Gökhan abiyi kızdırmaya çalıştığın için ben hiç alınmıyorum Lila abla!" dedi. O alınmaya bilirdi fakat Tevfik, Barış ve Gökhan alınabilirdi. "Selim'cim sen alınma. İyi çocuksun sen, köle değil." dediğimde Tevfik söze girdi. "He Selim iyi çocuk biz kötü? Biz kötüyüz aynen!" dedi. Selim gülerken "Tefocum uzatma canım hadi, mutfak orda!" diyerek başımla koridoru işaret ettim. Tevfik başını 'peki, öyle olsun' der gibi salladığında o da mutfağın yolunu tuttu. Selim'de gülerek arkasından gidiyordu. Gökhan bana son bir bakış attıktan sonra mutfağa gitmişti. Yine büyük salonda Betül ile başbaşa kalmıştık. "Hakkınızdaki haberler doğru muydu?" diye merakla soran Betül'e anlamaz bakışlarımı attıktan sonra "hangi haberler?" diye sordum. "Sizin birbirinizi sevdiğinizi, hatta aşık olduğunuzu, sevgili olduğunuzu iddia eden haberler! O dans etmeler falan, bir de yağmurun altında." derken tek gözünü kırparak başını 'hayırdır' der gibi salladı. O haberler tamamen yalandan ibaretti. "Biz çok yakın iki arkadaşız sadece, ve sizin düşündüğünüz aksine arkadaşlarda dans eder!" dedim. "Hem onun sevdiği biri var, yani varmış." diyede ekledim. "Hı hı evet, öyledir." dedi Betül. Sanki beni hiç ciddiye almamıştı. Umrumda da değildi. Ben ne olduğunu, ne olduğumuzu gayet iyi biliyordum...
Bahçeyi gezenler Gökhan'ların içeri girdiğini görünce eve geldiler. Figen teyze ve Hanım teyze mutfağa gittiklerinde Buçe'de onlarla mutfağa gitmişti. Derin ve Tevfik Aslan ile oynuyordu. Evin sahiplerinin, yani yaşlı çiftin çocuklarıda olmalıydı ya da torunları çünkü yukarda bir de çocuk odası vardı. Barış ve Betül bir koltukda oturmuş, gayet samimi bir şekilde sohbet ediyorlardı. Gaye ve Umut henüz girdikleri odadan çıkmamışlardı. Umut nasıl toparlardı Gaye'yi bilmiyorum ama Gaye'nin bir an önce toparlanması gerekiyordu. Fiziksel olarak güçlü bir kızdı ve bizim ona ihtiyacımız vardı. Deli'ler ancak acımasızsak kaybederlerdi ve Gaye en acımasızlarımızdandı. Mine ve Mavi evde buldukları kutu oyunlarını inceliyorlardı. Gülüşmeleri her şey yolundaymış gibi hissettiriyordu. Gökhan kafasını geriye doğru yatırmış ve gözlerini dinlendiriyordu. Bende aynı şekilde gözlerimi dinlendirmeden önce Selim'in bahçeye açılan kapıdan dışarı çıktığını gördüm. Ece diğerleriyle beraber eve gelmemişti. Sanırım hava almak istemişti. Artık ağlamasada her an ağlayacak gibi bir havası vardı. Her şey ailesini hatırlatıyor olmalıydı. Gördüğü her yol, gördüğü her ağaç, gördüğü her kadın, gördüğü her adam, bir insanın sıcacık gülümsemesi, belki kahkahası, aldığı her nefes ona ailesini hatırlatabilirdi. Selim'i bilmiyordum. O bu olaylardan hiç etkileniyor gibi durmuyordu. Aksine gayet mutlu gözüküyordu. Sanki hiç salgın olmamış, hiç kimse ailesini kaybetmemiş, her an ölme tehlikesi yaşamıyormuşuzcasına mutluydu... olsundu, bir kişide olsa mutlu olsundu. Belki onun mutluluğu beni, diğerlerini, Ece'yi mutlu ederdi. Mutluluk bulaşıcıydı, gülümsemek gülümsettirirdi...
Selim Umut'un Anlatımıyla
Yeni bir hayat, yeni bir gün ve yeni, ölümcül bir hastalık. Hayat tersine dönmüştü. Artık babam ve annemin benim için planladığı hayat imkansızdı. Bu mutlu olmam için yeterdi...
Babam Yekta Umut ve annem Leman Umut, ölmüş olmalıydılar. Bir çocuk ailesinin ölmesine üzülmeliydi ama içimden ne üzülmek geliyordu ne de sevinmek. Bu onların suçuydu...
Paranın her şey olduğu bir düşünce sistemiyle büyütülen bir çocuktum ben. Bir kere bizim paramız vardı, biz herkesten üstündük. Diğerleri bizim altımızda çalışan insanlardı. Seviyemizi aşağı çekerlerdi, bu yüzden onlarla aramızda daima mesafe olmalıydı. Ailemize yakışan bir kadınla evlenmeli ve erkek bir torunla soyumuzu devam ettirmeliydim. Evleneceğim kadın zengin camiyasından olmalı, annemle iyi anlaşmalıydı. Çünkü annem böyle isterdi. Benim ne istediğimin hiçbir önemi yoktu...
18 yaşındaydım, 19'a 2 ay kalmıştı. Reşit bir insandım ama benim karar vermem gereken bütün konularda ailem, benim için en iyisini seçmişti. Ben yanlış da olsa kendim karar vermek isterdim. Sonucuna katlanmak, ve çözümünü kendim bulmak isterdim. Ben yaşamak isterdim... Şimdi bu hayat benim yaşamam için bana bir fırsat vermişti. Demiştiki 'al sana hayat, kimsen yok, sana karışabilecek kimse yok. Yaşa yaşayabiliyorsan.' Yaşardım. Emindim yaşıyacaktım...
Ece... Ece'yle aynı okulda farklı sınıflardaydık. Güzel, alımlı, tatlı bir kızdı. Aynı zamanda cadı, dobra ve cazgır. Bu salgın çıktıktan sonra ilk kez ağladığını görmüştüm. Daha önce defalarca dikkatimi çeken ela gözleri ilk kez gözyaşlarını bana sunmuştu. Ağlayınca ışıl ışıl parlayan gözleri güzelliğine güzellik katıyordu. Yine de ağlamasındı, gözleri ağlamayıncada güzeldi.
Bahçeye nefes almaya çıktığımda elinde kürekle bahçeyi kazan Ece'yi gördüm. Küreği dik bir şekilde yere saplayarak üstünde zıplarken komik gözüküyordu. Ne yaptığını anlamamıştım. Biraz daha yaklaştığımda Ece'nin ağladığını görmüştüm. Ağlamamalıydı ama inatçı kız ağlamasını bir türlü durduramıyordu...
Henüz yanına varmadan "okuldayken böyle değildin?" dedim 'şimdi ne değişti?' der gibi. İrkilerek bana döndüğünde, benim olduğumu görüp kürekle toprağı kazmaya devam etti. "Nasıl değildim?" dedi. Yüzüme bile bakmamıştı. "Böyle işte, sulu gözlü. Sürekli ağlayan, ağlak bir kız değildin. Yalnız baştan söyliyim, ben ağlayan kızları sevmem!" dediğimde bana döndü. "Okulda beni üzen hiçbir şey yoktu çünkü. Ağlamamı gerektirecek bir sebep yoktu... hem beni sevmek zorunda değilsin, sevme de zaten! Sevemezsin de zaten." dediğinde niye öyle dediğini anlamamıştım. "Neden sevemeyeceğimi düşünüyorsun?" diye sordum. Küreğin sapına yaslanırken beni gözleriyle süzdü. "Kalbin varmı ki senin? Gerçekten sevebiliyor musun sen?" diye sordu. Heh işte şimdi okuldaki kız çıkmıştı içinden. Aşağılayan bakışları yerine gelmişti. "Kalbim var evet... ama çıktığım bütün kızlar, ayrıldıktan sonra kalbimin olmadığını söyler." dediğimde dudağının sol tarafı yukarı kıvrıldı. Amacıma ulaşmıştım. "Ne yapıyorsan artık kızlara?" dedi ve kürekle yeri kazmaya devam etti. "Asıl sen napıyorsun? Toprağı mahvetmişsin!" dedim. Sert toprağı kürekle kazamadığından küreğin üzerinde zıplıyordu ve küreği toprağa iyice batırıyordu. "Nasıl insanlardı bilmem ama öldüler ve toprağın üstünde değil, altında olmalılar. Kendi ailemin bir mezar taşı olmadı, hatta üstünü örten toprak yerine beton oldu. Enkazın altında can verdiler. Bu insanlarında annesi babası vardı, seven, sayan dostları. Bence eğer her şey düzelirse, onları seven insanlar hâlâ hayattaysa, buraya geldiklerinde ellerinde çiçekle ziyarete gelebilecekleri bi mezar olmalı diye düşündüm. Ama sanırım bu benim yapabileceğim bir şey değil çünkü toprak aşırı sert." dedi. Yüzünde buruk bir gülümseme vardı. "Güzel düşünmüşsün." dediğimde yaklaşık 20 metre ilerideki yaşlı çifte baktım. Ardından Ece'nin elinden küreği aldım. "Kalbimin olmadığını düşünen kızların şuanı görmesini isterdim." dediğimde Ece güldü. Gözyaşları kurumuştu. "Eğer yaşarsak da ölmezsek, söz ben anlatıcam kızlara!" dedi. "Yaşayacağız..." dedim. Ben yaşarken Ece'nin ölmesine izin vermezdim. O yaşamayı hak ediyordu...
Nihayet kazmayı bitirmiştim. Ece ise ben toprağı kazarken kenara oturmuş ve sıkılmamam için benimle sohbet etmişti. Mart ayına yeni girmiştik ve çiçekler açmaya başlamıştı. Hava bir soğuk, bir sıcak olmasına rağmen bugün güzel bir gündü...
Yaşından dolayı kısa boylu olan, zayıf, hastalıktan dolayı buruşuk ciltli, güzel beyaz saçlı kadının koltuk altından ben tutarken Ece bacaklarından tutuyordu. İlk önce kadını mezara yerleştirmiştik. Ellerime bulaşan kan beni rahatsız etsede sesimi çıkartamazdım. Toprağı üzerine attığımızda içim sızlamıştı. Düşününce benim aileminde bir mezarı yoktu. Gözlerim doluyordu fakat bunu engellemeyi başarmıştım. Demekki her şey para değildi, her ne kadar paran olsada, bir mezarın, mezar taşın olmayabilirdi. Bu düşünce gözyaşlarımı geri göndermemi sağlamıştı...
Yine kısa boylu, zayıf, başındaki kesikten kanların hâlâ aktığı, kolunda ısırık izi olan yaşlı adamıda aynı şekilde diğer mezarlığa gömdükten sonra kenara oturuvermiştik. Ece çok yorulmasada ben bitmiştim. Kürek tutmaktan kollarım ağrımıştı. Ece'nin de elleri kan içerisindeydi ve hiç rahatsız oluyor gibi durmuyordu. Yan tarafımda bulunan, muhtemelen yeni açmış Karahindiba çiçeğini kopardım. Karahindiba kana bulandığında hâlâ güzelliğinden bir şey kaybetmemişti. Elimde sapından tuttuğum Karahindiba çiçeğini kendi etrafında döndürürken "hayat devam ediyor ve ben okuldaki Ece'yi görmek istiyorum... güçlü kızı görmek istiyorum." dedim. "Güçlü kız yoruldu... ve sadece ağlamak istiyor." dedi. "Ağlamak için fazla güzel gözlerin var güçlü kız." dedim. Kanlı Karahindiba'yı Ece'ye uzattım. Elimden aldığında çiçeğe uzun uzun baktı. "Sanki toprağından kopardığın için kanadı. Ama hâlâ çok güzel..." dedi. "Sana benziyor! Ailesinden ayrıldı, toprağından, evinden, kanıyor ama hâlâ çok güzel." dedim. Bana döndü "güzel olması kanadığını değiştirmiyor." dedi. Çok inatçıydı. "Güçlü kız, güçlü kız..." diye mırıldandım "kanasakta kanamasakta hayat devam ediyor. Sonunda ölücek olsakta şimdi yaşıyoruz. Olana ve ölene çare yok. Şimdiye odaklan!" dedim. "Bu Karahindiba ölücek. Kanayarak ölü-" derken sözünü kestim. "Evet ama şuan yaşıyor! Önemli olanda bu tamam mı? Yaşıyorsun, evet ailemiz öldü ama biz yaşıyoruz. Bu, bu kadar basit. Ölen ölmüştür ve kalan her şeye rağmen yaşamak zorundadır!" dedim. Tam bir şey diyecekken Lila abla geldi...
"Mezar yapmak güzel bir fikirmiş." dedi önce. Ece gözyaşlarını silerken Lila abla devam etti. "Yemek hazır, onun için gelmiştim." dedi. "Geliyoruz" dedi Ece. Ayağa kalktı ve bana bir şey demeden Lila ablanın arkasından gitti. Bende ayağa kalktığımda peşlerinden gittim. Ece ve ben ellerimizi yıkayarak sofraya geldiğimizde herkes buradaydı, Gaye abla ve Umut abi hariç. Sanırım Gaye ablanın annesi vefat etmişti. Bir Ece vakası dahaydı...
Ölüm bu zamanda hayatımızdan hiç eksilmeyecekti. Ve buna ne kadar hızlı alışırlarsa o kadar iyi olurdu. Sonuçta ölen ölürdü, kalan yaşardı...
Gaye Dinçer'in Anlatımıyla
Kırk beş dakikadır Umut'un kolları arasında, hiç bilmediğim bir şehirde, tanımadığım birisinin evinde uzanıyordum. Ağlamayı bırakmıştım. Zaten ağlamayı oldum olası sevmezdim, çünkü bizi güçsüz gösterdiğini düşünürdüm.
Hiçbir şey yapasım gelmiyordu. Ne yemek yemek istiyordum ne de yataktan kalkmak. Umut'un kolları bana gerekli her şeyi veriyordu. Güveni, merhameti, hiç görmediğim baba sevgisini, aşkı... Umut'un sadece sarılarak verdiği teselliyi babamdan görememek yıpratıcıydı. Annem ölmüştü ama ben babama sarılarak ağlayamıyordum. Çünkü kendisi bizi bir başımıza bırakıp gitmişti...
Annemi özlüyordum, içimden ağlamak geliyor ama ağlamak istemiyordum. Teyzemin bana çaktırmamaya çalıştığı duyguları, gözleri ele veriyordu. Üzülüyordu, fazlasıyla. Bende üzülüyordum. Ölmek istiyordum belkide, bu hayatı yaşamaya değer görmüyordum. Ama annem benim dikkatsizliğim yüzünden ölmüşken, ben onun hayatını yaşarken ölmek bencilce olurdu. Yaşamalıydım, annem için, her şeye inat yaşamalıydım...
Kapı tıklatılmıştı. Umut'la dakikalardır süren sessizliğimizi kapının sesi bölmüştü. İçeri girmeden konuşan Lila'ydı. "Gayee Umuut! Yemek hazır. Sizi bekliyoruz." dedi. Sesi neşeli geliyordu. Her şey yolunda olmalıydı. "Lila siz başlayın, geliyoruz birazdan!" dedi Umut. Benim hiçbir şey yiyesim yoktu, o isterse gidip yiyebilirdi. "Tamamdır" dedi Lila, ayak seslerinden gittiğini anladım. Umut beni daha sıkı sardı. "Sevgilim hadi gidip bir şeyler atıştıralım!" dedi. "I-ıh" dedim. "Canım istemiyor. Sen gidip ye istersen." Kolları beni daha sıkı sardı. Belimden çekerek iyice kendine yaklaştırdı. "Sevgilim seni çok iyi anlıyorum ama böyle olmaz! Gel biraz bir şeyler atıştır sonra söz yine susarız beraber." dedi. Beraber sessiz olmak bana iyi geliyordu. Umut'un elini tuttum. "Canım hiçbir şey yapmak istemiyor, sadece seninle uyumak istiyorum." dedim. Umut beni yatakta tek başıma bırakarak ayağa kalktı. Elini bana uzattığında "Gaye'm birkaç lokma da olsa ye, sonra beberaber uyuruz güzelim." dedi. Elini tutmamı beklemeden kendisi tuttu ve beni yataktan kaldırdı. Ayağa kalktığımda Umut'a sarıldım. O da bana sarıldığında kafasını boynuma gömmüştü. Kokumu içine çektiğinde iç de çekmişti. "Başımız sağ olsun sevgilim." dedi. Ona sıkı sıkı sarıldım. İstemeden göz yaşlarım firar etti...
Boynumda dudaklarını hissettim. Defalarca öptü. Eğer bu saçma sapan Deli hastalığı ortaya çıkmasaydı şu an çoktan kocam olacak adam beni öpüyordu. İlaç mıydı acaba bana, yoksa Tanrı'nın benim için yarattığı bir teselli?
"Ağlama Gaye, kıyamıyorum sana. Sen bana annemizin emanetisin! Kendine iyi bakacaksın, hiç olmadı benim için kendine iyi bakacaksın!" Benim anneme anne diyordu. Bu adam teselli miydi ilaç mı? Bilmiyorum ama bu adam benim için yaratılmıştı. Bunu çok iyi biliyordum. Geri çekilip dudaklarına küçük bir öpücük kondurduğumda "hadi gidelim bir şeyler yiyelim. Daha karım değilsin, tehlikelisin benim için!" dedi. Gülümsediğimde odanın kapısını benim için açtı. "Kim kime tehlike acaba?" dedim. Bence o daha çok tehlikedeydi. İç çekti ve "Yürü kadın, yürü!" dedi 'elimden bir kaza çıkıcak' der gibi. Benim için açtığı kapıdan çıkarak mutfağa doğru ilerledim. Herkes buradaydı. Evin büyük olması yararımızaydı çünkü aksi taktirde bu kadar insan mutfağa sığamazdık...
Yanına oturduğum teyzem "iyi misin kızım?" diye sordu. Ne kadar iyi olunabilirse o kadar iyidim. En büyük şansım Umut yanımdaydı. "İyiyim, iyi olacağım. Sen iyi misin?" dedim. O benden iyi gözüksede, iyi olmadığını buradaki herkes biliyordu. "Sen iyiysen bende iyiyim." dedi. Gülümsedim. Kemal babamla göz göze geldiğimizde "iyi ol kızım, hepimiz için iyi ol!" dedi. İyi olmaktan başka seçeneğim yoktu zaten. "İyiyim baba, daha iyi olacağım." dedikten sonra Umut destek olur gibi elimi tuttu...
Bizde bir şeyler yemeye başladık. Acıkmıştım. Bol bol kan döktüğümüz bu yol beni acıktırmıştı. Yemekler bittiğinde Figen teyzeye sofrayı toplarken ne kadar yardım etmek istesemde "gidin dinlenin kızım, yoruldunuz." diyerek beni geri çevirmişti. Umut ise bana verdiği sözü tutarak benimle uyumaya az önce kaldığımız odaya geldi. Sadece sarılıyor ve uzanıyorduk. Dışarda ölmüş insanlar vardı. Ama burası güvenliydi. Deli'lerin giremeyeceği, kötü insanların yerimizi bilmediği bir yerdeydik...
Güvenliği sağlayabilecek kişilerdik. Bir arada olduğumuz sürece nerde olduğumuzun bir önemi yoktu aslında. Dikkatli olmamız hayatta kalmamıza yeterdi. Dünya ne kadar kötüyse, bizimde o kadar kötü olmamız gerekiyordu. Hayatta kalan ölüler içinde yaşıyordu. Bu yüzden onlar için gülmeli, onlar için ağlamalı, sevinmeli, üzülmeli, onlar için hayattan zevk almalıydık...
Ben şimdi ölmüşlerimiz için ağlayacaktım, sabah ise onlar için hayattan zevk almaya çalışacaktım. Sonuçta ölen ölürdü kalan yaşardı. 3 günlük dünyaydı ve belki de 3 günün 2'si çoktan geride kalmıştı...
İlahi Bakış Açısı
3 gün önce geldikleri bu yabancı evde şimdiden herkes çok sıkılmıştı. Günler geçmiyor ve gelen gidende olmuyordu...
Gaye ve Umut sahiplendikleri odadan neredeyse hiç çıkmıyordu. Kayıpları düşünerek kendilerine acı çektiriyorlardı. Toplum içerisinde ne kadar mutlu görünmeye çalışsalarda başbaşayken çektikleri acıyı birbirlerinden gizlemiyor, gizleyemiyorlardı... bir tek yan yanayken her şeyiyle kendileri oluyorlardı.
Derin, vaktini Aslan ve Çörek'le oyun oynayarak geçiriyordu. Derin, Aslan'a olanı biteni çaktırmamaya çalışsa da, 'şimdi ne olacak?' korkusu içini yiyip bitiriyordu. Küçük Aslan, her ne kadar Çörek'le oyun oynarken gülsede, o bile anlıyordu aslında bir şeylerin ters gittiğini. O da korkuyordu, herkes gibi.
Tevfik genelde Kemal amcayla sohbet ediyordu. Onun yanında değilken, bahçeye çıkıp spor yapıyordu. Diğerlerinin aksine, korkusu ön planda değildi. O gelicek her tehlikeye hazırdı... korkmuyordu, çünkü herkesin bir gün o şeye dönüşeceğine inanıyordu.
Figen ve hanım genellikle uyuyor, uyumadıklarındaysa birbirleriyle eskilerden bahsediyorlardı. Eski günlere dönmek istiyorlardı, mutlu günlere. Ama maalesef zaman makinesi henüz bulunmamıştı.
Mine, evde bulduğu ilgisini çeken romanları okurken, Mavi magazin dergilerini okuyordu. İkiside endişeliydiler fakat Mine'nin abisi onu her türlü korurdu, Mavi ise, kaybedicek neyi vardı ki? Bunları düşünmek ikisinide rahatlatıyordu.
Buçe ise tanımadığı bu insaların yanında kendisini rahat hissetmediğinden, bir odaya çekilerek evde tesadüfen bulduğu tıp dergisini okuyordu. O da korkuyordu ve onun korkusunu aza indirecek ne bir abisi vardı ne de kendisini savunabileceği bir gücü.
Ece ya ağlıyordu ya da bahçede çiçeklerle ilgileniyordu. Selim'se onun etrafında dolanıp onun moralini yerine getirmeye çalışıyordu. İşe yarayıp yaramadığından emin değildi ama Ece'nin bir gülümsemesi bile ona iyi geliyordu.
Lila evde bulduğu boş bir deftere bir şeyler karalıyor ve zamanın çoğunu öyle geçiriyordu. Korkmuyordu. O korkmazdı ki zaten hiçbir şeyden. Kimse bilmesede kafasında tek bir soru vardı; o da Gökhan'ın sevdiği kızın kim olduğuydu...
Gökhan gizliden gizliye Lila'yı izliyor, onu izlemediği zamanlardaysa bahçede Tevfikle beraber spor yapıyordu. Bu kalabalık aileyi birilerinin koruması gerekiyordu...
Günlerin hepsi böyle geçiyordu ve Deli'lerin iyileşme ya da tamamen etkisiz hâle gelme durumuyla ilgili kimse bir şey demiyordu. Bomba ve dron sesleri gelmiyor, yangından duman yükselmiyordu...
3 günün sonunda Lila evin çalışma odasında, bulduğu defteri karalarken, Gökhan, bahçedeki çardakta oturmuş çalışma odasının camından onu izliyordu. Bayağı da dalmıştı onu izlerken. Lila'nın güzelliği onu her geçen gün biraz daha kendine bağlarken, aralarındaki mesafe bir o kadar canını sıkıyordu. Gökhan 'sevdiğim biri var' derken Lila'nın ondan uzak duracağını düşünememişti. Lila ona aşık olduğu kişiyi soracak, hatta kendiside onun sorusunu 'sana aşığım' diyerek yanıtlayacaktı. Ama olaylar düşündüğü gibi olmamıştı.
Lila'yı izlerken hayal kuruyordu ve hayallerinin kendisine ne kadar uzak olduğunu fark ediyordu...
Gökhan Lilayı izlerken, arkasından sinsice gelen Mine'yi hiç farketmedi. Mine, Gökhan'ın arkasında "ABİ!" diyerek yüksek sesle bağırırken Gökhan olduğu yerde sıçradı. "Komik misin abiciğim?" diye sordu tatlı kardeşine. Mine ise abisinin yanına otururken "komiğim abiciğim de, sen niye günlerdir sapık gibi Lila'yı izliyorsun?" dedi. Gökhan "Çok seviyorum da ondan!" dedi yeniden çalışma odasının camına dönerken. "Hayır canım abiciğim, salaksın da ondan... şimdi yanında olmak varken, öküzün trene baktığı gibi izliyorsun Lila'yı." dedi Mine. Abisini çok seviyordu ama bazen onun salak olmadığını düşünmeden edemiyordu. "Mine gidip ne diyeceğim kıza? 'Cam çok kirli, seni tam göremedim burada izlesem olur mu' Mu?" dedi. Mine kıkırdadı ve "yok abi sen direkt yapış kızın dudağına!" dedi. Gökhan sinir bozukluğuyla gülüp Mine'nin omuzuna kolunu atarak onu kendine çekip sarılırken, bir eliyle Mine'nin saçlarını karıştırdı ve "Abicim sen fikir verme olur mu?" dedi. Mine başını olumlu yönde sallarken Gökhan'a iyice sokuldu. Sürmeli kardeşler çardakta oturup havadan sudan sohbet ederken evin diğer sakinleriyse kendi hallerinde takılıyorlardı.
Deli virüsünün çıkış noktası belirli olsada sebebi belli değildi. İnsanlar aylarca tedavisini aramaya çalışmışlar, ve sebebini aramaya bile tenezzül etmemişti. Oysa sebebini bilmeden tedavisini nasıl üretebilirlerdi ki? Üretemezlerdi...
Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla 4 Gün sonra
Sabah Çörek'in yüzümü yalamasıyla uyandım. Salonda uyuya kaldığımı hatırlasamda, yatak odasında uyanmıştım. 4 gündür ev ve bahçe arasında gidip geliyorduk ve ben bu durumdan çok sıkılmıştım...
Çörek'e mamasını verdikten sonra salona inmiştim. Gökhan, Mine, Selim ve Buçe uyanmıştı. Hepsi derin bir sohbetin içindeydi ki "günaydın" diyene kadar beni fark etmediler. "G-g-günaydın" diyen Buçe'ye gülümsedim. Diğerleride 'günaydın' dediklerinde bir sessizlik oluştu. "Ne konuşuyordunuz ben gelmeden önce?" diye sordum. "Hiç. Çok sıkıldık da dışarısının durumuna bakmak için dışarımı çıksak diye konuşuyorduk." dedi Selim. "Çıkalım, bende çok sıkıldım zaten." dedim. Günlerdir gelen giden yoktu. "Çok kalabalık gitmemek lazım. Ne olur ne olmaz!" dedi Gökhan. Mine "bence kalabalığı geçtim hiç gitmemek lazım abi! Dışarısı ne durumda bilmiyoruz." dedi. Haklı olabilirdi. "Ömrümüz boyunca buradamı kalacağız? Kalamayız ki, dışarısının durumu öğrenmemiz şart." dedim. "İlla ki birileri gelicektir, siz niye bunu anlamak istemiyorsunuz?" diye sordu Mine. "Anlamak istemiyoruz değil de, belki de her şeyin düzeldiğini görmek istiyoruz." dedi Selim. Her şey düzelseydi illa ki biri gelirdi, ama belki de durumun ne kadar kötü olduğu görmek istiyorduk. Olamaz mıydı?
Herkes uyandığında 4 gündür olduğu gibi, gülmeye çalışarak kahvaltı ettik. Daha sonra salonda herkesle sohbet etmeye başladık. Sohbet ettiğimiz konular genelde aynı oluyordu. 'Kim kiminle nasıl tanıştı?', 'çocukluklarımız.', 'Deli virüsü.' gibi...
"Acaba Deli'ler kontrol altına alındı mı?" dedi Betül. "Biz de sabah bu konu hakkında bir şey düşünmüştük!" dedi Gökhan. "Ne düşündünüz?" dedi Kemal amca. "Biz diyoruz ki, dışarıya çıkıp bi baksak mı?" dedim. Mine başını 'ben ne diyorum' der gibi iki yana sallarken Kemal amcada onu onaylar gibi "riskli bir durum!" dedi. Selim girdi söze "ne yani böyle oturup bekleyecek miyiz?" dedi. O da dışarıya çıkmak istiyordu. Ece "haddim değil belki bunu söylemek ama, çıkınca ne olucak sanıyorsunuz? Deli'ler hâlâ varsa, hayatta kalmak %50 bir ihtimal. Deli'ler diyelim ki öldü, hiçbiri kalmadı o zaman zaten birileri gelir, gelirdi..." dedi. Burda herkesin konuşmaya hakkı vardı. Bu kesinlikle had meselesi değildi. "Burda herkes fikrini açıkça söyleyebilir Ece. Haklıda olabilirsin belki ama ya Deli'ler öldüyse? Niye kendimizi bu 4 duvara hapsedelim ki?" dedim. Selim "evet ve dahası, illa ki dışarıya çıkmak zorundayız! Erzak tükenmek üzere." dedi. Hanım teyze "doğru söylüyosun," dedi. Elbette bu kadar kalabalığa yiyecek dayanmazdı. "Madem erzak azalıyor, o zaman hem markete uğrarız hem de dışarısının durumuna bakarız." dedi Gökhan. "Çok kalabalık gitmemize gerek yok bence." dedim. Fazla insan ayak bağı olurdu...
"Ben Aslan'ı bırakmak istemiyorum, beni pas geçin bu seferlik." dedi Derin. Anlıyordum onu. Gaye ve Umut birbirlerine baktıklarında, Gaye "biz gelmek istiyoruz." dedi. Kısa sürede çok iyi toparlanmıştı. Başımla onayladım onu. "Ben hâlâ gitmemenizden yanayım çocuklar! Erzak konusunda son ana kadar bekleyebiliriz bence." dedi Kemal amca. "Konuş Kemal amca konuş!" dedi Mine...
"Bende gelmek istiyorum, merak ediyorum dışarıdaki durumu." dedi Betül. Barış "Betül geliyorsa bende geliyorum!" dedi. Yakışıyorlardı. Bayağı yakışıyorlardı ve birbirlerine deli gibi aşık olduklarıda ortadaydı... Selim "ben zaten geliyorum, sormaya gerek yok!" dedi. Ece ise "bende geliyim o zaman, sıkıntıdan patlayacağım yoksa." dedi. Selim'in gizliden gizliye dudakları yukarı doğru kıvrılmıştı. Ece biraz önce bizimle gelmeyi geçtim, bizim gitmemizi bile doğru bulmazken birden fikrini değiştirmişti.
"O zaman 8 kişiyiz. 4-4 iki araba gideriz." dedi Gökhan. Ayağa kalktığımda "daha saat erken, bugün gidebiliriz bence." dediğimde onlarda ayaklandı. Figen teyze "dikkatli olun yavrum. Merakta bırakmayın bizi vakitlice gelin!" dedi. "3 telsiz var biri evde kalsın. Biri Lila'da, diğeri Gaye'de kalsın." dedi Gökhan, herkes başıyla onayladı.
Biz dışarı gidecek 8 kişi mutfakta bıçak hazırlıyorduk. Bir yandan da Gökhan plan yapıyordu. "Olası bir durumda 4-4 olmak üzere ikiye ayrılıyoruz. Selim, Ece ve Lila siz benimlesiniz. Barış, Betül ve Umut sizde Gaye'nin sorumluluğundasınız?" dedi 'bir sorun var mı?' der gibi. Herkes başını yok der gibi salladığında Gökhan devam etti. "Herkes çiftini bırakmayacak, bu da aldığımız diğer bir önlem." dedi. "Bi' dakika bi' dakika, çift derken abi?" dedi Ece. Bende orasını anlamamıştım. "Hakikaten ne çifti Gökhan anlamadım?" dedim. "Yani şimdi, umut ve Gaye'nin neredeyse karı-koca olduğunu düşünürsem ve hatta Betül ve Barış'ın da sevgili olduğunu düşünürsem, her hangi bir durumda çoklu tehlikede olup bölünmemiz gerekirse, iki gruba ayrılmak tehlikeliyse, ikişerli gruplar olmalıyız ve herkesin sorumlu olduğu biri olmalı diye düşündüm." dedi. Güzel açıklamıştı. "Bu durumda benim sorumlu olduğum kişi kim oluyor? Mağlum sevgilim ya da kocam yok." dediğimde Gökhan "ııı, şöyle düşündüm, senin sorumlu olduğun kişi benim, benim sorumlu olduğum kişi sensin. Selim ve Ece de birbirlerinden sorumlular çünkü birbirlerini ve birbirimizi daha iyi tanıyoruz." dedi. Yine güzel açıklamıştı. Olurdu. Bana fark etmezdi. Ama Gökhan'ın benim yerimde X kızın olmasını isteyeceğini biliyordum. "X kız" ne be? Kim olucak Sarmaşık? Gökhan'ın sevdiği kız işte! Lila sen iyice kafayı yedin...
"Tamam da, çift yerine grup desek?" dedi Ece. Bu kızı sevmiştim. "Bence daha uygun. Mağlum Gökhan'ın burda olmasada, çift olabileceği bir aday söz konusu!" dedim. Selim, Gaye, Umut ve Betül kıkırdarken, Ece ve Barış kurduğum cümleyi anlamaya çalışıyordu. Ay yok artık Lila! Kızın daha haberi bile yok Gökhan'dan, ne çiftinden bahsediyorsun? Ben çift demedim ki, çift olabileceği bir aday dedim. Of off Lila!
Hepimiz hazır olduğumuzda salonda diğerlerinin yanına gelmiştik. Hanım teyze "dikkat edin kendinize!" dedi. "Ederiz!" dedi Gaye. Koltukta beraber uyuyan Aslan ve Çörek'e gözüm takıldığında gülümsedim. Mine "yanlış yapıyorsunuz ama neyse... dikkat edin birbirinize!" dedi umursamaz olmaya çalışarak tatlı gözüküyordu. Gökhan Mine'nin yanına gidip saçlarını karıştırdı, Mine'yse abisini iterek sitem etti. İkisinin ilişkisini hep çok sevmiştim. Gökhan'ı böyle gördükçe hep bir abim olsun isterdim. Ama ailem benim için kardeş yerine kötü bir hayat vermişlerdi...
"Hadi çıkalım artık." dedim. Duvardaki saat 13.25'i gösteriyordu. Önce bahçeye sonrada bahçenin dışına çıktık. Görünürde ne bir Deli vardı, ne de bir insan. Kimse yoktu. İzmit'e daha önce rol aldığım bir proje için gelmiştim fakat gezmeye fırsatım olmamıştı. Belki her şey yoluna girdiğinde İzmit'in sokaklarında gezebilirdim.
Planladığımız gibi ikiye ayrılarak arabalarla yola çıktık. En önde Gökhan'ın kullandığı Selim'in arabası giderken, arkamızdan Barış'ın kullandığı Betül'ün arabası vardı. Tek tarafı orman olup diğer tarafının şehir olduğu bir otoyolda gidiyorduk. Etraf şaşılası bir şekilde sakin gözüküyordu. Deli yoktu evet, ama insanlarda yoktu...
Yaklaşık 20 dakika yol gittik. Sonunda biraz ileride bir benzinlik gördük. Fakat yol tıkanmıştı, arabaların durumuna bakılırsa zincirleme kaza gibi gözüküyordu. Yaklaşık elliye yakın araba olmalıydı, belkide görüşümüzü kısaltan virajın ötesinde daha fazlası vardı. Bilemiyordum. "Arabalarla daha fazla gidemeyiz, yürüyerek devam edelim." dediğimde Gökhan arabayı sağa çekmek için sinyal verdi. Çakılarımız ve bıçaklarımızla araçtan indik. "Benzinliğin marketine girelim, zaten yol kapalı daha ileriye gidemeyiz." dedi Gökhan. Deli'lerin olmaması bizi biraz olsun rahatlatmıştı.
"Sizce de kimsenin olmaması ürkütücü değil mi?" dedi Ece etrafına bakınırken. Bence Deli'lerin olmasındansa kimsenin olmaması daha güzeldi. "Deli'lerin olmasını mı isterdin?" diye sordu Gaye. Ece "yok da, ne bileyim içimde kötü bir his var." dedi. Umarım hislerinde yanılan biriydi...
Sonunda benzinliğe geldiğimizde Barış, "arabalara benzinde mi alsak? Mal gibi yolda kalmayalım." dedi. Bende yolda kalmak istemezdim. "İçeride vardır, alırız." dedi Gökhan. Benzinliğin marketi oldukça büyük duruyordu. Fazla beklemeden içeriye girdik. Gördüklerimizle gözlerimiz irice açıldı. Burası darmadağın olmuştu. Market yağmalanmıştı. Betül "En azından kimse yok." dedi. İyi tarafından bakmaya çalışıyordu. Ancak iyi tarafı da pek iyi değildi orası ayrı...
Bu insanlar böyle durumlarda 180° dönüyordu. Medeni hâlleri yerini canavarlara bırakıyordu. Burayı bu hâle getirmek akıl işi değildi. Anlaşılan insanı değiştiren tek şey virüs değildi. Korku da insanı değiştirebiliyordu...
"Hızlı olalım, bir an önce gidelim burdan." dedim. Ece kasadan poşet bulup hepimize vermişti. Markettte ne buluyorsak poşetlere dolduruyorduk. Bakliyattan aburcubura, merve-sebzeden temizlik ürününe kadar her şeyi alıyorduk. Son olarak 5 litrelik su bidonlarına yönelmiştik. Ki sakar Selim bir tane su bidonunu yere düşürerek patlattı. Ağzından bir de küfür kaçırdı... Yeni nesilinde ağzı hep bozuk. Nerede o eski zamanlar? Biz salak demeye utanırdık!
"Hassiktir!" dedim. Rafın arkasından çıkagelen Deli'ler beni mecbur bıraktı. Ellerimdeki poşetleri yere bırakırken çakımın düğmesine bastım. 9 taneydiler. 4'ünün üzerinde bu marketin logosu varken diğerleri sivildi. Demek ki İzmit'in Deli'leri de tamamen yok edilmemişti. Anlaşılan bir süre daha dışarı çıkma yasağına uyacaktık. Diğerleride poşetleri yere bırakarak bıçak ve çakılarını hazırladılar. Üzerine gelen Deli'yi öldürerek açılışı Ece yaptı. Fazladan bir Deli'yi Barış öldürmüştü. "Beklemediğimiz bir şey değildi." dedi Gaye. Deli'lere üzgün baktığımız için söylemişti. "Acele edelim, daha fazlasıyla karşılaşabiliriz." dedi Betül. Oldukça soğuk kanlıydı. Çakımı belime yerleştirip yere bıraktığım poşetleri aldım. Sessizce defolup gitmeliydik burdan. Umut ve Selim suları almışlardı. Bir an önce çıkışa ulaşıp dışarıya çıktık. Gördüklerimize karşın "Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Umut. Durup savaşamayacağımız kadar kalabalıklardı. Kaza yapan araçların içinden çıkan Deli'ler önce yere düşüyor sonra ise sendeleyerek ayağa kalkıyorlardı. Dahası ilerisini göremediğimiz virajdan sürüyle hastalıklı geliyordu. Ve biz sadece 8 kişiydik. Aslında kaçmak güzel bir fikir olabilirdi ama Deli'ler bu kadar yaklaşmasaydı...
Poşetlerimizi ikinci kez yere bıraktık. Bu kez açılışı Gökhan yapmıştı. Yaklaşık 4 dakika onlarla savaştıktan sonra Gökhan "böyle olmayacak! Bölmemiz lazım!" dedi. "2'ye bölünelim, çok kalabalıklar, 4'e bölünmek tehlikeli!" dedi Gaye. "Telsizle haberleşiriz. Biz yarısını üzerimize çekelim!" dedim. Selim ve Ece başıyla onayladı. Gökhan'sa "yanımdan ayrılma!" dedi. Benim zaten yanından ayrılmaya niyetim yoktu. "Dikkatli olun!" dedi Barış. "Sizde!" dedi Gökhan. Biz Gaye'lerden uzaklaşarak yarısını peşimize taktık. Her yerimiz kana bulanmıştı. Artık kan kokusundan midem bulanmaya başlamıştı. Koskoca Lila Sarmaşık ne hâle düşmüştü...
Ormana doğru giderek Deli'leri bölebilmiştik. Yalnız bir sorunumuz vardı. Deli'ler eşit bölünmemişti. Dördümüzün üzerine düşen Deli sayısı kesinlikle daha fazlaydı. Biraz durup savaşsak da havada birbirine karışan kanlardan göz gözü görmüyordu. Bulutlar yavaş yavaş kalabalıklaşıyor ve gökyüzünü görmemizi engelliyordu. Orman ne kadar güvenliydi emin olmamakla birlikte başka şansımızın olmayışından en içerilerine kadar girmiştik. Dördümüz yan yana Deli'ler ile mücadele ediyorduk. Şu dakikaya kadar herkes herkesin hayatını birçok kez kurtarmıştı. Normal bir hayat yaşıyor olsaydık herkesin mutlaka birine can borcu olurdu. Fakat bu hayat sıra dışıydı ve sıra dışı hayatlarda can borcu çetelesi tutulamazdı. Herkes herkesin arkasını kolluyor, herkes herkesin canını kendi canından sayıyordu. Yaşarken en önemli şey kötü gün dostuydu ve maalesef gerçek dostlar kendilerini kötü günde belli ederdi. Kötü güne gelene kadar herkes iyiden sayılırdı...
"Bunlarıda mı bölsek ki?" dedi Ece. Bunları söyledikten sonraysa Deli'ler daha çok bağırmaya başladı. "Olmaz 1 tane telsiz var!" dedim. Deli'ler asla bitmiyordu ve benim kolum ağrımaya başlamıştı. "Biz başımızın çaresine bakarız, telsize gerek yok!" dedi Ece. Bu kızın saçma sapan atarına sinir oluyordum. Neyse, en azından tek başına gitmektense Selim'le gitmeyi teklif ediyordu. "Her şey düzelene kadar başınızın çaresine bakmak yok küçük hanım!" dedikten sonra Selim "Lila abla gerçekten böyle olmayacak! Çok kalabalıklar!" dedi. Gökhan "Lan oğlum olmaz! Lila haklı ya başınıza bir şey gelse?" derken önündeki Deli'nin boynundan bıçak geçirdi. Deli'nin kanı ağaca sıçrarken ağaç adına üzülmüştüm. Selim "abi bitmiyorlar böyle! Şunları bölelim, öldürdükten sonra biz direkt eve döneriz!" dedi. Gökhan "Tamam lan! Yalnız eve döndüğümüzde evde olmazsanız ikinizide kelepçelerim!" dedi. Evde olmazlarsa gelepçeleyemezdi ki... bazen kafası çalışmıyordu. Artık aklı X'te kalıyorduysa demek ki... Selim "sen anlatamadın ama biz anladık abi, evde olacağız tamam." dedi. Bu çocuğu seviyordum, eğlenceli bi kişiliği vardı. Ece'ye bakarak "dikkat edin!" dediğimde o da bana gülümseyerek "sizde!" dedi. Atarına rağmen onu da seviyordum...
Hızlı adımlarla bizden uzaklaştıklarında Deli'lerde ikiye bölünmüş oldular.
"Yine kaldık baş başa korkak!" dedi Gökhan. Eskisi gibi... "kalmayalım mı?" dedim. "Korkmuyorsan kalalım!" dedi. Onun solundaki, ona zarar vermek isteyen Deli'yi etkisiz hâle getirdiğimde kısa bir an göz göze geldik. "Ben hiçbir şeyden korkmam!" dedim. Dudakları bilmişlikle yukarı kıvrılırken hızlı adımlarla yanıma gelip benim fark etmediğim Deli'yi öldürerek hayatımı kurtardı. "Bende şu sıralar korkmuyorum, hiçbir şeyden..." dedi. "I-ıh başkomiserim X'e açılmaktan korkuyorsunuz!"diyerek mırıldansamda beni duymadı...
Gaye'lerden ayrılalı 1 saat olmuş olmalıydı. Yağmur yağmaya başlamıştı. Mart yağmuru. Bir kulübe görmüştük ileride. Hâlâ Deli'ler gelmeye devam ediyordu. Ormanda en az İzmit kadar sessiz, ada kadar ıssızdı. Bir sorunumuz vardı çünkü Deli'ler her yerdeydi. Önümüzde, sağımızda, solumuzda ve arkamızda, her yerde... "umarım Ece'ler iyidirler!" dedim. "Selim Ece'yi bırakmaz!" dedi Gökhan, içimi rahatlatmak ister gibi...
"Her yerdeler!" dedim. "Korktun mu?" dedi. Beni gaza getirmeye mi çalışıyordu? Çünkü sürekli bunu dile getirerek başarıyordu. "Asla!" dedim. Deli'ler her yerdeyse bizde her yerde olabilirdik. Fakat başımız büyük bir beladaydı...
Çakımı önümdeki Deli'ye saplarken çakıyı geri çıkaramadım, arkamdan gelen Deli'yi fark ettiğimdeyse sol elimle belimden yedek çakımı çıkartarak ona sapladım. İki hastalıklının arasında zıplayıp bacaklarımı yana açarak onları ittirip aynı anda iki çakımında serbest kalmasını sağladım. Bunlar 5 ila 7 saniye arasında gerçekleşirken yağmur hızını arttırdı. Deli'ler baş edemeyeceğimiz kadar çoğalmıştı ve ciddi anlamda her yerdeydi. Gökhan da ben de çok hızlı haraket ediyorduk ama yeterli olmuyordu. Kulübeye çok yaklaşmıştık ama yinede mesafe vardı. Artık dayanacak gücüm de, sabrım da kalmamıştı. Gökhan ve benim de aramıza biraz mesafe girmişti. "Lila!" diye bir yakarış duyduğumda birisi beni kolumdan sürükledi. Adımı seslenen kişi de, hayatımı kurtaran kişi de Gökhandan başkası değildi. "Kulübeye!" dedi bağırarak. Önde ben koşarkan hemen arkamda o geliyordu. Önümüze çıkan hastalıklıları kenarlara savuruyor yara almaktan çekiniyorduk...
Nihayet kulübeye girdiğimizde, ulaştığımız küçük odanın ortasında ellerimi dizlerime yaslayarak soluk alırken, Gökhan kapının arkasına yaslanmış, gözlerini kapatmıştı. Aklıma Gaye'lerin gelmesiyle telsizi elime alıp "İyi miyiz?" dedim. Gökhan'a baktığımda kapıdan ayrıldığını gördüm. Hızla 3 adımda yanıma geldiğinde kafasını sağa yatırıp dudaklarımı dudaklarının istila etmesine izin verdi. Neye uğradığımı şaşırdığımda telsizi bıraktığımın bile farkında değildim. Bil elini belime yerleştirirken, diğer eli yüzümü avucu arasına almıştı. Karşılık vermemek bu dokunuşlara hakaret olurdu. Ellerimi koyucak bir yer bulamamıştım ve destek almak için yüzüne tutunmuştum. Naif dokunuşları tutkuyla karışık içime işliyordu. Aklımı karıştıran bütün sorular o an yok oldu...
Telsizden "biz iyiyiz" sesleri gelirken Gökhan yavaşça geri çekildi. Son bir öpücük kondurduktan sonra. "Şimdi iyiyiz, çok iyiyiz." dedi. Yüzünde tarifi olmayan bir gülümseme vardı... Peki X? X diye biri yok muydu? Ben niye mutluydum? Farkında olmadan yıllardır sevdiğim bu adam, aslında bana mı aşıktı? Yollarımızın sürekli, bir noktada kesiştiği bu adam beni X'ten daha çok mu seviyordu?
Yeni bölüm geldiii:) Bölümde geçmesede Lila ve Gökhan'a yakıştırdığım şarkıyı buraya not etmek istiyorum;)
Ayla Çelik, Hakan Altun~ Seviyoruz Hâlâ
Bölüme oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın:) bir sonraki bölümde görüşmek üzere:))