İçeriğe geç

Değişim

Bölüm 4 · 45 dk okuma

Değişim

Bölüm 4

Kayıplar Ve Umutlar

Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla Günümüz

Kayıplarımız vardı... Kayıplarımızdan bir liste yapmış olsaydık, emindim ki ilk önce, benim çoktan kaybettiğim babam, Haluk Sarmaşık gelirdi. Biz bile bu hastalıklı insanların arasında zor dayanıyorsak, babam kronik rahatsızlıklarıyla o rutubet kokan, parmakların ardında, o hücrede hayatta kalamazdı. Haluk Sarmaşık bende çoktan ölmüşken bu salgın onun ölüm tarihini netleştirmişti. Bu evde kaldığımız bir haftayı onun yaşadığını düşünerek geçirsemde, bu anonsun edildiği gün onun ölüm günüydü. Onun yaşını ve rahatsızlıklarını göz önünde bulundurursak, o hücrede 1 haftadan fazla hayatta kalamazdı. Bu günün tarihi, yani iş adamı Haluk Sarmaşık'ın ölümün gerçekleştiği gün 24.02.2024'dü...

Listemizde yer alan diğer isim Faruk Duygulu'ydu. Yani Aslan ve Derin Duygulu'nun babası. Koca yürekli bir adam, Faruk Duygulu. Bir aileyi ayakta tutmak için can hıraş çalışan, sırf Aslan istedi diye, gecesini gündüzüne katıp fazla mesai yaptığı parayla oyuncak dozer alan bir adamdı o. Sırf kızı polis olmak istedi diye, gücünün yettiği kadarıyla oyuncak tabanca almış bi adamdı o. Sırf karısı Güneş Duygulu mutlu olsun diye, her ay maaş günlerinde eve bir buket çiçek alıp gelen bir insandı o. Parası yoktu belki ama kocaman kalbi, milyon dolarlardan bile daha değerliydi. Ve biz böyle bir dünyada onu da kayıp vermiştik...

Listemizdeki diğer bir isimse Güneş Duygulu'ydu. Aralık ayına girerken aşçılık yaptığı villada, brokolileri kaynar suyla beraber ocakta bırakıp patronundan avans istemişti. Patronu Mülaim bey ise aşçısının enfes yemeklerinden memnun olduğu için avans vermeyi kabul etmişti. Güneş Duygulu, avansıyla 2 yumak ip alıp evine gitmişti o gün. Kocası Faruk Duygulu'ya şapka örmüştü. Bir gecede bitirivermişti. Eli tığ tutmaktan sızlasada, yinede o şapkayı örmeyi ertelememişti... ailesini mutlu etmek için elinden ne gelirse onu yapardı. Sabah kahvaltılarında Derin, Faruk ve kendisi omlet severken, sırf Aslan göz yumurta seviyor diye üşenmezdi ve sadece onun için 2 yumurtayı göz şeklinde kırıverirdi. Çünkü Aslan mutlu olurdu ve Güneş Duygulu Aslan'ın mutluluğuyla mutlu olurdu. Derin ilk aşkını annesi Güneş'e anlattığında, sırf kızı Derin için ilk kez kocasına yalan söylemişti. Güneş Duygulu, bu dünyadan göçerken ardında iki tane en az kendisi kadar koca yürekli iki evlat bırakmıştı. Bu dünya onun kadar iyi bir anneyide malesef kaybetmişti...

Listemizde yer alan diğer bir isimse bana kendi babamdan çok babalık yapan Zülfikâr Sürmeli'ydi. Yani Gökhan'ın, Mine'nin babası. Zülfikâr Sürmeli'nin Gökhan, Mine ya da Figen teyze için yaptıklarındansa benim için yaptıklarını anlatmam daha doğru olurdu çünkü o zaten başkasının çocuğuna babalık yapabilecek kadar iyi bir insandı. Bana bile babalık yapan bir adam çocuklarına ne kadar iyi bir baba olabilirdi, kelimeler anlatmaya malesef yetmezdi. Anneme oyunculu bıraktığımı söylediğim gün bana tokat atmıştı. Ertesi gün ise Zülfikâr amcaya gelmiştim. 'Her kadın anne olabilir' demişti o gün. Ona 'sahiden böyle mi düşünüyorsun?' bakışlarımı atarken gerçekten merak etmiştim. 'Piraye'de bir anne mesela. Senin gibi dünyalar güzeli bi kız getirmiş dünyaya. Adınıda Leylak çiçeğinin rengini koymuş. Lila... Piraye Sarmaşık, kendisinin aksine, paranın köpeği olmayan bir evlat getirmiş dünyaya... her kadın anne olabilir evet ama her kadın annelik yapamaz evladına. Tıpkı her babanın, yavrusuna babalık yapamadığı gibi. Piraye çok hatalı ve malesef hatalarının farkında bile değil' demişti. Kafamı dizlerine koyduğumda koltukta cenin pozisyonu almıştım. Saçlarımı babamın hiç yapmadığı gibi severken konuşmaya devam etti Zülfikâr amca. 'Annen hep parayı sevdi, babanın parası vardı ve o hapse girersede, parasıda Haluk'la beraber elinden alınıcaktı. Kızım sen annenin parasını elinden alabilicek tek kişiydin. Bu yüzden Haluk sana ne yaparsa yapsın göz yumdu. Seni işinden atmasına bile izin verdi. Ama sana bir şey diyeyim mi, seni bu kadar güçlü kılanda bizzat o anan, Piraye'dir. Şimdi bir düşün, eğer ananla baban seni sevseydi sen bu kadar cesur, korkusuz, güçlü olabilir miydin?' demişti. Beni son kez teselli etmişti. Çünkü yaşadığı aylar boyunca ne ben kötü bir olay yaşamıştım ne de onun teselli etmesine gerek kalmıştı... o anası babası hayattayken öksüz kalan bir çocuğada babalık yapan, kocaman yüreği olan bir adamdı. Ve malesef bu iğrenç dünya bu adamıda kaybetmişti...

Dünya, kayıplarımızla ve umutlarımızla yaşamaya çalıştığımız bir yerdi. Mutsuz bir an'ımızın bir kişinin gülüşüyle, mutlu bir an'a dönüşebildiği bir yerdi. Anons yapıldı bugün... Kendi paramla, kendi zevklerimle döşediğim, Çörek'ten bile önce sahip olduğum tek şeyide, evimi de terk edip gitmem gerektiği söyleniyordu anonsta. Diyordu ki 'kaybettiklerinin listesine bir de bu evi ekle.' Ama olsundu. Benim umudum hâlâ vardı. Giden ev olsundu. Bu ev bile, içimizden birisinin canından önemli değildi... ben kayıplar listeme bir isimden ziyade evimi yazmayı tercih ederdim...

Betül Soykıran'ın Anlatımıyla Anons Yapılmadan Yarım Saat Önce

Bir hafta olmuştu benim evimde geçirdiğimiz süre. Ne o benden sıkılmıştı, ne de ben ondan. Korkuyordum onun bir gün beni bırakıp gitmesinden. Onun benden sıkılması ihtimalini düşünmek beni yok ediyordu.

Lisede tanışmıştık Barış'la. Ben o zamanda salaktım... Ben başkasını severken o, beni seviyormuş meğer. Görmemişim onun sevgisini ama o da hatalı. Azıcık cesaretli olup söyleseydi beni sevdiğini, belki çok daha erken birlikte olabilirdik. Olsundu, geç olmuştu güç olmamıştı. Tanrı bir kere daha çıkartmıştı karşıma. Bende bu fırsatımı iyi değerlendirmiştim ama. Yapışmıştım yakasına, bırakmamıştım. Belki de o zaten bırakmamı istememişti, çünkü o da hâlâ unutmamıştı beni. Hâlâ çok aşıktı bana...

Salonumdaki köşe koltuğumda beraber uzanıyorduk. Evde yapılıcak aktivite o kadar azdı ki, genelde sohbet ederek vakit geçiriyorduk. Başımı göğsüne yasladığımda kolumuda karın kaslarının üzerinden dolamıştım. O ise bir bacağını bacaklarımın üzerine attığında aynı zamanda düşmemede engel oluyordu.

"Bazen bu salgın hiç bitmesin istiyorum!" dedim aniden. Barış bana baksada ben ona bakmamıştım. Merakla "sebep?" diye sordu. "Ya sen tekrar gözaltına alınırsan? Ya yine ayrı kalırsak?" dedim bende yanıt olarak. "Yatar çıkarım sevgilim, hem sende görüş günlerime gelirsin?" dedi 'olmaz mı?' der gibi. Hâlâ alay ediyordu benimle. "Sen ihbar ettin ya beni, sen Lila'yla iş birliği yaptın ya. Unuttun mu? E ayrı kalmamıza dayanıcaksın o zaman!" dedi. Başımı göğsünden kaldırdığımda yüzüne baktım. Gayette eğlenir gibi bir ifadesi vardı. "Sevgilim hani yüzüme vurmayacaktın? Hani affetmiştin sen beni? Hem görüş günü ne yaa, yetmez bana o kadar süre. Vallahi bende girerim içeri, yatarım senin yanına, beraber çentik atarız duvarlara, sonrada çıkarız beraber. Cezam neyse katlanırım seninle." dedim. Madem ben ihbar etmiştim, gerekirse kendimide ihbar etmeyi bilirdim. "Sen çok film izledin herhâlde. Ne o öyle duvara çentik atmalar falan? Hem çok sevgili sevgilim, kadınlar ve erkeklerin ceza evleri ayrı olur. Hem neymiş senin suçun? Neyin cezası bu Betül Soykıran? Karanlık işleremi bulaştın?" dedi tek gözünü kırpıp başına sağa sola sallarken. "Beni seninle aynı odaya koymazlarsa ikimizide koyabilecekleri nezarethaneleri kalmaz. Yakarım. Suçuma gelirsek de, hem de nasıl karanlık işler Barış... sana şimdi büyük bir itirafda bulunacağım... Benim suçum kara sevdaya tutulmak Barış. En az senin bulaştığın karanlık işler kadar kara bir sevdayla sana tutuldum ben. Cezası da bir ömür sana mahkûm olmakmış. Öyle diyorlar." dedim büyük bir ciddiyetle.

Dudakları yukarı kıvrılırken "kara sevda demek ha?" dedi. Aşağı inerek boynumu öptü. Islak öpücü huylandırsada kıkırdadım. Konuşmaya devam etti. "Aynı hücrede kalmazsak yakarsın öyle mi?" dedi. Konuşurken dudakları boynuma çarpıyordu. Köşe koltuğunu ortaladığımda incecik bahtaniye Barış'la beraber havalanarak yere sarkmıştı. Barış boynumun sol tarafına öpücüklerini kondururken tam anlamıyla üzerimdeydi. Dizleri bacaklarım yan tarafında dururken kollarıysa başımın sağ ve sol tarafında yer alıyordu. "Öyle bir yakarım ki... sen ve beni ayırdıklarına pişman olurlar." diye fısıldadım sanki bizi duyabilicek insanlar varmış gibi.

"Demek bana mahkûmsunuz Betül hanım... cezanızım sizin?" dedi tam tepemde gözümün içine bakarken. 'Öyle mi?' der gibi. "Ceza yerine ödülümde olabilirsiniz, size kalmış o." dedim. Aslında her ne yaparsa yapsın, ne derse desin o bana ödüldü. "Ya ceza olursam? Ya pişman olursan?" dedi pozisyonunu bozmadan. Pişman olmak mı? Değil pişman olmak, pişman olmayı aklımdan bile geçiremezdim. "Belki de senin cezan bile benim ödülüm olur?" dedim. Gülümsedi. Ama bu gülümsemesinde hinlik vardı. "Bakalım öylemiymiş!" dediğinde birden gıdıklamaya başladı. Kahkahalarım salonu inletirken ona engel olmaya çalışıyordum. Barış'ın elleri karnımda ve boynumda gezinirken, "gıdı gıdı" demeyide unutmuyordu. Kahkahalarımın arasından zorla "Barış saçmalama, gıdı gıdı ne yaa! Durur musun lütfen?" dedim. Onun başkalarına verdiği cezalarla bana verdiği cezalar yan yana bile gelemezdi. Zira bana kıyamıyordu. "Cezan mıyım yoksa ödülün müyüm? Çabuk söyle, yoksa işkenceme devam ederim." dedi. O da gülüyordu. Gıdıklamaya ara verdi ve konuşmam için soluklanmama izin verdi. "Ne cezası adam? Sen benim ödülümsün." dedim en içtenliğimle. Dudaklarıma bir öpücük kondurduğunda bahtaniye yerle buluşmuştu. Bu öpücük giderek tutkulanarak büyürken, bir ses duyuldu... Mikrafonun yere düşmesi gibi. Anlık gelen sıçramayla birbirimizden ayrılmak zorunda kaldık. Evin içini, bahçeyi, caddeleri, her yeri dolduran o ses duyuldu.

"DEĞERLİ SAKİNLER! ÜLKEMİZDE MEYDANA GELEN BU SALGIN, ÖNÜNE GEÇİLEMEZ BİR HÂLE GELDİ! ORDA Bİ' YERLERDE HAYATTA KALDIĞINIZI BİLİYORUZ! HAYATTA KALMAYA DEVAM ETMEK İÇİN ŞİMDİ SAYACAĞIM BÖLGELERDEN UZAKLAŞIN VE ZATEN UZAKTAYSANIZ GÜVENLİ BÖLGEDE KALMAYA DEVAM EDİN! MERKEZ CADDESİ, HAVA ALANI, TREN İSTASYONU, HAYAL ÜNİVERSİTESİ, HAYAL LİSESİ!!!"

Ve duyuru böyle son bulmuştu. Barış üzerimden kalktığında konuşmaya başladı. "N'oluyo ya?" dedi. "Anlaşılan hiçbir şeyin düzeldiği yok." dedim. Oturur bir pozisyona geçtiğimde Barış'la göz göze geldik. "Böyle bir durumda sanırım şehri bombalayacaklar." dedi. Eğer böyle olucaksa biz büyük bir tehlikedeydik. Şaayet biz Merkez Caddesi'nin, merkezindeydik. "Ama ne zaman bombalayacaklarını söylemediler," dedim. "Durum bu kadar kötüyse, bombalamaktan başka çareleri yok. Acele etmeliyiz!" dedi. Hızla bizim odamıza ilerledi, sanırım kıyafet hazırlayacaktı. "Barış bi' dur!" Kolundan tuttuğumda bana döndü. "Nereye gidicez ki?" dedim. Yüzü bilmem der gibi bi' ifadeye büründü. "Yol nereye biz oraya sevgilim!" dedi 'yapıcak bi' şey yok' der gibi. Olsundu ben onunla en bozuk, en tümsekli, en virajlı yollara bile razıydım. "Ben mutfaktan yol için bir şeyler hazırlıyım o zaman." dedim kabullenir gibi. Uzanıp yanağıma öpücük kondurdu. Gülümsedim. "Bende ikimize kıyafet hazırlıyım, acele edelim." dedi. Başımla onayladığımda hızla mutfağa ilerledim. Buzdolabında ne varsa aldım. Sonuçta önümüzdeki yol bizi nereye çıkartırdı belli değildi. Yolun kaç kilometre olduğuda belli değildi. Bu yiyecekler bize yetermiydi emin olamıyordum. Belirsizliklerden nefret ederdim ve son birkaç hafta belirsizlikleriyle son sürat üzerime geliyordu...

Elimizde iki küçük bavul kıyafet ve poşetlerce yiyecekle arabaya bindik. Mutfaktan aldığım iki tane ekmek bıçağını her ihtimale karşı yanımızdan ayırmadım. Dedemden yadigâr tüfek arka koltukta bize eşlik ederken, karakoldan aldığımız veyahut çaldığımız tabancada arka koltukta bize eşlik ediyordu. Her sokakta hastalıklı insanlar geziyordu. Yaşlarını tam bilemesemde Merkez Caddesi'nin sonunda 10 yaşından küçük kız çocuğu ve yine 10 yaşından küçük erkek çocuğu yan yana yalpalayarak yürüyolardı. İkisininde yüzü kan içerisindeydi ve bu durum giderek kötüleşiyordu...

Arabayı şehrin dışına süren Barış'tı. En azından o, bütün yol boyunca hastalıklı insanlara değil, sadece yola odaklanacaktı. Adına Deli denilen bu insanlar için umut varmıydı emin değildim. Zira belki de birazdan kafalarına bomba düşecek ve böyle aylak aylak bile gezemeyeceklerdi. Umut onlar için yoktu belki ama sürücü koltuğunda oturan Barış ve benim için vardı. Biz hâlâ bir aradaydık ve de öyle olmayada devam edecektik. Bizi ne bir Deli ayırabilirdi, ne de içinde Lila Sarmaşık'ında bulunduğu polis kuvvetleri. Biz böyle bir dünyada aşkla tutunmaya kararlıydık. Sevgi varsa birliktelik, sevgi yoksa ayrılık vardı. Bizim sevgimiz, ayırmaya çalışanlara inat bizi birlikte tutmaya yeterdi. Yeni dünyada ya ölürdük ya da severdik. Biz sevmeyi seçtik. Biz birbirimiz için yaşamayı seçtik...

Ece Yıldız'ın Anlatımıyla 10 Gün Öncesinden Devam

Kimdi bu canımı acıtırcasına kolumu sıkan çocuk? Isırılmış mıydı? Beni de ısıracak mıydı?

Saçımda Asena'nın ve daha birçok tanıdığım ve tanımadığım kişinin kurumuş kanı vardı. Sağ tarafımda bir tutam kanlı saçım gözümün görüş açısını kapatırken, aynı zamanda da henüz ağzımı açmayan, belki de katilimin elinin üzerinden sarkıyordu. "Ses çıkarma!" dedi. Sesi çok tanıdıktı fakat aramızdaki mesafe yüzünden boydan süzememiştim. Bu yüzdende henüz hangi sınıfta olduğunu çözememiştim. Gözlerimi kırpıştırıp başımla onayladığımda elini ağzımdan çekip kolumuda bıraktı. "Hayvan mısın arkadaşım! Kolumu niye sıkıyorsun!" dediğimde sesimin tınısını ayarlayamadım ve olması gerektiğinden yüksek çıktı. "Sen önce bi' sesini alçaltsana." dedi gözlerini belerterek. Sonrasında devam etti. "Biz hanımefendinin hayatını kurtaralım, hanımefendi bize hesap sorsun! Pardon ya, hayatını kurtarırken düşünemedik, affet!" dedi sitemine yakışır şekilde ellerinide havada birleştirdi. "Hayatımı kurtarman canımı yakabiliceğin anlamına gelmiyor. Hem ısırılmadın dimi sen, sağlıklısın yani?" dedim işaret parmağımı ona sallarken. "Cık, bence sağlıklı falan değilim. Hatta geri zekâlıyım ben ki, senin gibi birini başıma bela ettim!" dedi. Kendine kızıyordu. Parmağımı aşağı indirdim zira görünür yerlerinde ısırık izi yoktu ya da kanayan herhangi bir yeri. Derin bir nefes aldı ve bana dönerek sakince "sen iyi misin?" dedi. İyiydim sanırım. Isırılmamış ya da yaralanmamıştım. Sadece her yerim bana ait olmayan kanlara bulanmış ve Asena için akıttığım gözyaşlarımın bıraktığı kızaran gözlerim vardı. "İyiyim... teşekkür ederim." dedim. "İlk söylemen gerekeni en son söylemeyi nasıl başardın ya, merak ettim." dedi. Etmesindi. "Uff uzatma işte," dedim. Şimdi tanımıştım onu. 12-C sınıfından Selim Umut'du o. Çapkın ama derslerinde de oldukça başarılıydı...

"Kapana kısıldık burada." dedim. Aradan 10 dakika geçmişti. Lavaboda ellerimi yıkayıp saçlarımı olabildiğince, kandan temizlemeye çalışmıştım. "Sen gelmeseydin ben çoktan gitmiştim!" dedi. Her fırsatta başıma kakmaktan asla vazgeçmiyecekti. "Bana bak, ben sana gel beni kurtar demedim! İnsanlık ettin kurtardın, eyvallah. Ama her fırsatta bunu söyleyemezsin!" dedim. Derin bir nefes daha aldığında, "nasıl çıkıcaz şimdi burdan? Hâlâ bu kattalar." dedi. Oh ne âlâydı yaa. Bağırıp bağırıp sakinliyordu. "Biraz daha bekliyelim, belki giderler. Gitmezlerse o zaman düşünürüz" dedim. Başıyla onayladı...

"Fatma'da değişmiş." dedim. Selim'in sevgilisiydi. Aslında ikiside birbirlerinden başkalarıyla flörtleşiyordu ama birbirlerinide seviyorlardı. "Tedavisi bulunur," dedi umutla. "Tedavisi bulunsada giden geri gelmez..." dedim. Asena geri gelmiyecekti. Gözümden bir damla yaş düştü. "Asena mı?" dedi. Beni uzaktanda olsa tanıyordu. Kimin için gözyaşı dökeceğimi iyi biliyordu. Başımla onaylarken konuştum. "Ben öldürdüm onu... ama ben katil değilim. Değilim. Değilim dimi?" dedim. Titreyen ellerime baktım. Az önce yıkadığım ellerimdeki kanları yeniden görüyordum. Ellerimi yıkadığımdan emindim, tek bir damla kan bile yoktu aslında. Halüsinasyon mu görüyordum? Gözyaşlarım giderek şiddetlendiğinde Selim yanıma geldi. Titreyen ellerimi tuttu. "Şşşit!" dedi 'ağlama' der gibi. "Selim ben birilerini öldürdüm! Asena'yı öldürdüm, en yakın arkadaşımı. Ama ben öldürmeseydim o beni ısırıcaktı. Bende onlar gibi olucaktım!" dedim. Bence bu birisini öldürmek için geçerli bir sebepti. Selim beni şaşırtarak bana sarıldı. Tuttuğu ellerimi ise kendi sırtına dolayarak ona sarılmamı sağladı. "Zorunda kalmasaydın öldürmezdin! Üzme kendini!" dedi. Daha sıkı sarıldığımda daha çok ağlamıştım. En yakın arkadaşım, sırdaşım ölmüştü ve ben yalnız kalmıştım. O bu dünyadan gittiğinda sanki bendende gitmişti. Hani yakınınızı kaybettiğinizde sizi teselli ederken 'o senin kalbinde' derler ya, heh işte o tamamen yalanmış. O, dünyadan da, sizdende giderdi. Geriyeyse özlem ve ona duyduğunuz hasret kalırdı...

Ertesi Gün

Boynumun ağrısıyla uyandığımda kafamda bir ağırlık hissetmiştim. Erkekler tuvaletinde, buz gibi duvara yaslanmıştık. Kafam Selim'in omuzundayken, onun kafası benim kafamın üzerindeydi. En son sohbet ettiğimizi hatırlasamda sonrasını hatırlamıyordum. Fakat Selim'in artık uyanması gerekiyordu çünkü benim boynum feci şekilde ağrıyordu...

Kafamı yavaşça çekerken o da uyanmıştı. Uyanır uyanmaz sövmeside benim söyleyemediklerimi dile getirdiğini gösteriyordu. "Hay ben senin salgınını daa, Deli'lerini dee, tutulan boynumu daa sike sike sikeyim!" dedi. Kelimeleri bastıra bastıra söylerken, küfür ağzına oldukça oturmuştu. "Ah!" Boynum çok kötü ağrıyordu. Boynumu ovuşturmam biraz rahatlatsada hâlâ çok ağrıyordu. Zar zor ayağa kalktığımda yüzümü yıkadım. O da aynısı yaptığında benden farklı olarak aynaya su sıçratmıştı. "Lavaboyu değil yüzünü yıkıyacaksın!" dediğimde, "işine bak Ece!" diyerek yanıtladı beni. Anlaşılan sabah insanı değildi. Avucuma doldurduğum suyu üzerine attığımda "emir verme bana!" dedim. "Kaşınma, uslu dur." dedi uyarır gibi...

"Sesleri gelmiyor," dedim. Kapıyı aralayıp baktığında geri içeri girdi. "Azalmışlar baya," dedi. Tuvaletleri teker teker açtığımda en sonuncu kabinde bir tane vileda olduğunu gördüm. Onu elime alarak paspas kısmını çıkardım. Sapını Selim'e uzattığımda "ucu sivri olucak şekilde kırabilir misin? Ben lavaboya vurup kırmıştım ama çok ses çıkartıyor öyle." dedim. Elimden aldığında dizine yaslayarak, zorlanarakta olsa, kızarıp bozarsada kırdı. Ucuda gayet sivrilmişti. İşimizi görürdü...

"Benim viledam kapının önünde, ben alana kadar korursun beni sonrada çıkışa gideriz." dedim. Başkada çıkamazdık zaten buradan. Her yer delirmiş insanlarla kaplıydı. "Tamam, korurum... en azından çalışırım." dedi. "Viledayı kafasına saplamalısın. Vücudunun diğer bölgelerine sapladığında değil öldürmek, acı bile veremezsin!" dedim bilgilendirir gibi. Sopayı parmakları arasında çevirdiğinde gereksiz bir havaya büründüğünü fark etmiştim. Umarım hayatımızı bitirecek bir hata yapmazdı. "Tamamdır. Hazır mısın?" dedi. Umarım hazırdım. "Hı hı" diyerek başımla onayladım. "Arkamdan gel," diyerek kapıyı temkinli bir şekilde açtı...

Yaklaşık 1,65 boylarında, siyah saçlı, beyaz tenli kız Selim'e doğru giderken, Selim hiç acımadan, tereddüt etmeden viledanın sivri ucunu kızın alnına sapladı. Viledayı geri çıkardığında zavallı hasta kız yere yığıldı. Hızla viledama doğru koştuğumda merdivenden inen sarışın, boynundan ısırılan çocuk üzerime atıldı. Ne olduğunun farkına varamadan sarı çocuk yere yığılmıştı. Anlaşılan Selim beni koruyabilme kapasitesine sahipti. Teşekkür etmeyi aklımın bir köşesine kazıdığımda hızla üzerinde Asena'nında kanının bulunduğu emektar viledamı aldım. Eğildiğim yerden doğrulurken Selim'in arkasında onu ısırmaya çalışan bir öğretmen olduğunu gördüm. "Selim dikkat et, arkanda!" dedim. Hatta bağırdım. Selim hızla arkasını dönüp eski beden eğitimi öğretmenimizi etkisiz hâle getirsede, katta bulunan diğer hastalılıkların dikkatini çekmiştik bile. Küçük bir küfür etti Selim. Zira merdivenlerden inen Deli'ler üzerimize doğru koşuyorlardı. "Çıkışa, çıkışa koş!" dedi Selim. Viledamı sıkı sıkı tutarken koşmaya başladım. O da yanımda koşarken benimle aynı manzarayla karşılaştı. Açık bırakılan çıkış kapısından içeriye giren ve bizden sayıca açık ara önde olan enfekte insanlar bize doğru geliyordu. Bu kapıdan çıkmamız imkansızdı... bu seferde ben ağzımdan küfür kaçırdığımda merdivenden inen enfekteler bize yetişmek üzereydiler. Biraz uzağımızda olan kantine koşmaya başladık. Ya da o benide peşinden sürükledi. Kolumu yine farkında olmadan çok sıkıyordu...

Kapalı kantin kapısını açıp beni içeriye ittikten sonra bize yetişen Deli'leri öldürmek suretiyle kantinten uzak tutmaya çalıştı. Fakat bu eylem çok da başarılı olamadı çünkü hastalıklı insanların çok olmaları yetmiyormuş gibi bayağıda güçlüydüler ve Selim her ne kadar erkek olsada 12. Sınıfta yeni 18 yaşına girmiş bir bireydi...

Kantinin bomboştu fakat bizimle beraber içeri giren hastalıklı insanlarla kantin epey dolmuştu. Hızla kantinde masaların olduğu bölümden uzaklaşarak satış yapılan bölüme girdik. Neyseki bu sefer hastalıklılar satış yapılan bölüme giremeden kapıyı kapatabildik. İçeride kimsenin olmamasının rahatlığıyla viledamı yere bıraktım. "Yine kapana kısıldık." dedim büyük bir bıkkınlıkla. "Bağırmasaydın bedenciyi görünce kapana kısılmazdık!" dedi sitemle. "Ölse miydin geri zekâlı?" dedim. Çünkü bana teşekkür etmeliydi. "Ben senin hayatını kurtarıyım sen bana kız! Oldu, salağa bak! Keşke bağırmasaydımda ölseydin!" Ölmesindi... banada kızmasındı. Viledasını yere attığında yumruk yaptığı elini hızla duvara vurdu. Ergen...

Şimdi küçücük bir alanda kapalı kalmıştık. Yalnız. Sadece ikimiz. Kantinin açılıp kapanan cam bölümü kapalıydı ve bize yalnız olmadığımızı hatırlatan hastalıklılar bütün gerçekliğiyle camın ardındaydı. İçeriye bakan, belki de camın ardından beni ısırmaya çalışan, dibi gelmiş sarı saçlarıyla, uzun boyuyla ve sıska yapısıyla hastalıklı kız parmak izleri olan camı, yüzündeki kime ait olduğu bilinmeyen kanla kirletmişti. Kızın eski hayatında ne kadar güzel olduğunu düşünürken onun adına üzülmüştüm, çünkü kırışan cildiyle, kolundaki ve boynundaki parçalanmış etleriyle, yüzündeki kanlarla ve gözlerinin kızarıklıklarıyla çok çirkin görünüyordu. Ve ürkütücü...

Yakından icelemek istedim onu, belki de saatler sonra neye dönüşeceğimi bilmek istedim. Boynundaki ve kolundaki ısırığın etrafı kangren olmuşcasına mosmordu. Kanı ise hiç durmayacak gibi akıyordu ve geçtiği her yere izini bırakıyordu. Kızcağızın dibi gelmiş sarı saçları yolunmuş gibi gözüküyordu. Ağzının çevresi bir başkasını ısırdığını kanıtlarken, hâlâ camın ardından beni ısırmaya çalışması onun masum olmadığını kanıtlıyordu. Kocaman kahverengi gözleri kan çanağına dönmüştü ve sağlıklı insanların gözlerine baktığı anda ısırılmışa dönmesini sağlıyordu. Cama yasladığı elleri küçük, tahriş olmuş ve yine yüzünde olduğu gibi kan içerisindeydi. Asena eğer beni ısırsaydı bende bu kız gibimi olucaktım diye düşünmeden edemedim. Kendimi değişim gerçirmişim gibi hayal ettim. Kumral uzun saçlarımın kana bulandığı, ela gözlerimin kıpkırmızı olduğu, belki bacağımdan ısırılmış, belki de boynumdan, ağzımın ve çevresinin belki de Selim'in kanıyla bulandığı, sendeleyerek yürüdüğüm ve garip garip sesler çıkardığım biri olduğumu gözlerimin önüne getirdim. Gözlerimin dolmasını engellemedim. Engellememeliydimde zaten. Çünkü bu durum ağlamak gerektirirdi. Selim'in yanında bir kere daha ağlamak istemiyordum. Bu yüzden bulunduğumuz yerde hastalıklıların olmadığını düşünüp, en azından bir süre daha güzel vücudumda vakit geçireceğimi düşünerek kendilerini yeryüzüne düşmeye adamış gözyaşlarımı geri gönderdim...

Dünyanın sonu böyle olmamalıydı, zira daha dün doğan bebekler, belki yeni kuluçkaya giren bir kuş, belki ilk kez aşık olan genç bir kız, belki 4 yıl okuduğu üniversitesinden mezun olan, iş hayatına atılma hayaliyle büyüyen bir oğul, belki kızı ve oğlunun mürvetini görmek isteyen bir baba, belki torun sevmek isteyen yaşlı bir ana ve belki ilk kitabı basılan yazarın, ikinci kitabını yazması için, dünyanın sonu böyle acımasız, bu kadar çabuk ve bu kadar kesin olmamalıydı. Saydığım bu farklı hayatların ortak tek bir hayali vardı, o da mutlu olmaktı. Bu yeni dünyanın sonu kesindi, herkes ölücek ve hiçkimsenin mezarı olmayacaktı. Kayıplar olucak ve her kayıpda umutlar bir bir tükenicekti... hiç umudu olmayanlar ise kendini tüketicekti...

Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla Günümüz

Çörek'in tasmasını sıkı sıkı tutarken çakı taşıdığım elimle evimin kapısını çektim. Herkesin ellerinde bavullar ve içinde yiyecek dolu poşetler vardı. Biz 13 kişi nereye gideceğimizi bile bilmeden yola koyulduk. Çörek yaklaşık 10 gündür ilk kez bahçenin dışına çıkıyor olmasının mutluluğuyla zapt edilmesi zor bir köpeğe dönüşmüştü. Bu evin başına geliceklerinin bilinciyle gözlerim doldu, iyi tarafından bakarak gözyaşlarımı geri gönderdim. Bu evin içinde biriktirdiğim anılarımın sahipleriyle uzun bir yola çıkıyordum...

Evi ilk tuttuğum zaman, yeni halıma kahve döktükten sonra yastıkla saldırdığım Tevfik'de bu yolda yanımdaydı.

Ekip olarak, uzun uğraşlar sonucu yakaladığımız suikastçı için benim evimde kutlama yaptığımız gün, Çörek'in oyuncağını almak için girdiğim odada uygunsuz şartlar altında bastığım ve ilişkilerini şans eseri hatta şanssızlık eseri orda öğrendiğim Gaye ve Umut'da benimle bu yoldaydı.

İkimize yapılan saldırı sonrasında, karnımın sağ tarafına saplanan kurşunun çıkarılması için girdiğim ameliyattan, sağ sağlim çıkıp taburcu olduktan sonra kendi ellerimi kullanmama izin vermeyen, köşe koltuğumda 3 öğün çorba içiren Derin'de benimle bu yoldaydı.

Rol aldığım bir dizide, parknerime aşık olduğumu itiraf ettiğim bir sahnenin ezberini üzerinde denediğim, "Senin başkalarına bakmana dayanamıyorum anlamıyor musun? Kalbim acıyor, canım yanıyor. Her gün gözlerinin içine sende beni sev diye bakıyorum, sende beni gör diye dikkat çekmeye çalıyorum. Sende beni sev diye her gün sana daha çok aşık oluyorum!" Dememin ardından gözleri dolan Mavi'yle gün boyu dalga geçtiğim, aynı gün içinde gözümüzden yaş gelene kadar beraber güldüğüm Mavi'de benimle bu yoldaydı.

Omuzumdan vurulduğum ve bacağıma bıçak sapladıkları, birkaç gün işe gidemediğim dönemde, çat kapı evime gelen Jale, Hanım, Figen ve Güneş teyze bana çeşit çeşit yemekler getirmişlerdi. 'Doydum' desemde sanki yeni yemeye başlamışım gibi dolu dolu kaşıkları boğazıma kadar sokan anne yarılarım, bir kişi eksik olsada, Jale, Hanım ve Figen teyzede benimle bu yoldaydı.

Beraber saatlerce tavla oynadığımız, bir süre sonra zar tutmaya başladığımı bilmesine rağmen bir şey demeden beni avutmaya devam eden Kemal amca'da benimle bu yoldaydı.

Belki de 10. sevgilisiyle birkaç saat vakit geçirebilmek için, salonumda Çörek'in kafasını okşarken bana yalvaran, sırf onun için abisine yalan söylediğim, hatta sırf onun için abisi Gökhan'la kavga ettiğim, Mine'de benimle bu yoldaydı.

Yeni konuşmaya başladığı zamanlarda, mutfağımda bebek sandalyesinde otururken, benim adımı söylemesede "Çöğyek" diyerek beni, hatta Çörek'i mutlu eden Aslan'da küçük yaşı ve küçük kalbiyle bu yolda benimleydi.

Çok sevgili annem ve babamı geçtim, benim bile unutmuş olduğum 25. yaş günümü, kendisi hatırlayarak, evimin her bir yerini konfetilerle, kurumuş gül yapraklarıyla ve balonlarla süsleyerek, sevdiğim herkeside davet ederek kutlayan, ilk karşılaşmamızdaki dansımızı saymazsak ilk dansımız olan, Her Şey Seninle Güzel adlı şarkıda dans ettiğim, dans bitiminde ise kocaman sarıldığım, sayesinde en güzel yaşım saydığım 25. yaşımda yanımda olan Gökhan'da benimleydi. Bu yolda da, gireceğim diğer yollarda da ve yolumun düştüğü her durakta da benimleydi.

Sıkış sıkış, aynı halk otobüsündeymişizcesine 3 arabaya yerleşmiştik. Nereye gideceğimiz belli bile değilken şimdilik sadece şehir dışına çıkmayı hedefliyorduk. En önde, Gökhan'ın kullandığı, önde benim oturduğum, arka koltukta ise Figen teyze, Mine ve Çörek'in oturduğu benim arabam giderken, arkamızda Derin'in kullandığı, ön koltukta Tevfik'in oturduğu, arka koltukta ise Aslan ve Mavi'nin oturduğu Tevfik'in arabası geliyordu. En arkada ise, Umut'un sürdüğü, yan koltuğunda Kemal amcanın oturduğu, arkada ise Gaye'nin, Jale ve Hanım teyzenin oturduğu Umut'un arabası geliyordu.

Yaklaşık yarım saatlik bir yol gittikten sonra bir ses duyuldu, çok güçlü bir ses. Tepemizden dronlar uçuyordu. Dronlara bağlı hoparlörlerden ise sanki çok tiz bir ses yayılıyordu. Ses hiç kesilmezken dronlar belirli bir hızla bizim geliş yönümüze doğru gidiyordu. Arabanın penceresinden gökyüzüne baktığımda neredeyse şehirin her metrekaresinde bir dron olduğunu gördüm. Çıkardıkları ses kulak zarımızı delmeye ant içmiş gibiydi. Arabayı sürmeye devam eden Gökhan ne olduğunu anlamıştı. Kaşları çatılırken arabayı sürmeye devam etti. "Şu ses kulak zarımı patlatıcak!" dedi Mine. Bağırmışta olabilirdi çünkü dronlardan başka hiçbir şey duyamıyorduk. "Uzaklaşırlar birazdan!" dedi Gökhan. O da bağırdı...

1 dakika olmuştu dronlar geleli. Ve hiç görmediğim kadar çok hastalıklılar görünmüştü ileride. Bir ordudan bile fazlaydı. Geniş çevreye yayılan Deli'ler. Kendi dillerinde bağırarak konuşarak ve koşarak dronları takip ediyorlardı. Arabayla onların içinden geçemezdik. Çok kalabalıklardı. Figen teyze "Aman Allah'ım, ne olmuş bu insanlara böyle! Şimdi ne yapacağız?" dedi. "Gökhan durdur arabayı, geçip gitmelerini bekleyelim!" dedim. Başkada şansımız yoktu zaten. Haraket eden, etten duvar gibiydiler karşımızda. Gökhan arabayı durdurdu. Cebimden çıkardığım telsizle konuşmaya başladım. 3 adet telsizimiz vardı. Biri bende, diğeri Derin'de ve ötekide Gaye'deydi. "Lila Sarmaşık konuşuyor! Arabaları durdurun, geçip gitmelerini bekleyelim! Tamam!" dedim. Telsizle konuşmayı oldum olası severdim. "Gaye konuşuyor! Başka şansımız yok gibi gözüküyor zaten. Deli'ler yaklaştıklarında sessiz olun, küçükde olsa bir ihtimal duyabilirler! Tamam!" dedi. Dronların sesinden bizi duyabileceklerini sanmıyordum. Ama haklıydı küçükde olsa bir ihtimal vardı...

Arabaların içine iyice çöktük. Gözleri kan çanağına dönmüş olsada, bulanık bir görüş açısına sahip olduklarını düşünüyordum. Ses çıkarmaması için Çörek'e iki kutu yaş mama vermiştim. O yemeğini yerken Deli'ler arabamıza çarparak yanımızdan geçiyorlardı. Mine pencerenin izin verdiği kadarıyla Deli'lere bakarken hıçkırdı. Annesi Figen teyze hemen kızının ağzını kapattı. Mine'nin sessiz hıçkırıkları annesinin avuçlarında yok olurken Gökhan endişeyle bakan gözlerini Mine'den ayırmıyordu. Mine bu korkuyla nasıl hayatta kalabilirdi? Bu şeylere nasıl uyum sağlayabilirdi?

10 dakikaya yakın bir süredir eğiliyorduk ve benim hem belim hem de bacaklarım ağrımaya başlamıştı. Çörek bir polis köpeği olsada, bir görevde aldığı ağır yara yüzünden mesleğine devam edememişti. Bu nedenlede koku takip etme alışkanlığıda dahil olmak üzere aldığı bütün eğitimleri yıllardır kullanmadığından aynı benim gibi körelmişti. Şimdi yanımızdan geçen hasta insanlarda onun dikkatini çekmiyor, yaş mamanın verdiği doymuşluk hissiyle, Mine'nin aksine o bütün rahatlığıyla uykuya dalmaya çalışıyordu...

Bütün hastalıklı insanlar gittiğinde arabada doğrulduk. Ağrıyan belim tuttuğumda dik durmak iyi geldi. Arabayla süren bu yarım saati Deli'ler koşarak ve yürüyerek gidiyorlardı. Çok hızlı gidemediklerini göz önünde bulundurduğumuzda hâlâ şehirin bombalanmasına 1-2 saat vardı. Tahminen tabi...

Arabadan indik hepimiz. Küçük bir mola verdik. Aslan'da en az Çörek kadar rahat bir şekilde uyuyordu. Mola vermişken, evime, aniden gelen tatlı krizlerim için stokladığım hazır keklerden yemeye karar verdik. Arka arkaya sıralanan arabalara yaslanırken, şubat ayının soğuk rüzgarı içimize içimize esiyordu. Kekimin son yudumunu ağzıma atarken geride kalmış küçük bir Deli grubu bize yaklaştı. 7 tane saymıştım. Hepside hemen hemen aynı boydaydı. Bu 7 Deli'nin 2'si kız iken diğerleri erkekti. Mide bulandırıyorlardı. Bazılarının bağırsakları sallanıyordu ve bu gerçekten iğrençti...

"Bir tane kek bile yedirmiyorsunuz, midem kalktı amına koyayım!" dedi Tevfik. Kekini ağzına tıkarken açık bıraktığı arabanın camından, koltuktaki çakısını aldı. Kek güzeldi ve şu an yüzüme kan sıçrasın istemiyordum. Bensiz halledebilirlerdi bence...

Tevfik, bağırsakları dışarda olan Deli'yi öldürdüğünde diğerleri ona doğru yürümeye başlamıştı. Tevfik "Kekin sefasını sürdüyseniz yardıma beklerim!" dedi. Anlaşılan tek başına halledemeyecekti. Gökhan cebinden çakısını çıkardı ve hemen hemen aynı boyda olduğu, gözlüklü kadını etkisiz hâle getirdi. "Bende yapmak istiyorum!" dedi Mavi. Kim bi insanı öldürmek isterdi ki? Gerçi hayatta kalmak için onlarla baş etmeyi öğrenmeliydi. Yaslandığım arabamın torpidosundan, evden aldığım azıcık körelmiş ekmek bıçağımı aldım. Mavi'ye verdiğimde, bıçağı yeni gelin gibi tutuyordu. "Sıkı tut, emanet gibi tutuyorsun!" dedim. Başıyla onaylayıp daha sıkı tuttu. Tevfik "Başına sapla, yoksa hiç bir şey olmaz!" dedi önündeki Deli'yi öldürürken.

Mine ayakta durabilicek gibi değildi, arabadan fazlasıyla destek alsada vücudu oldukça titriyordu. "Mine arabaya geç bence, iyi gözükmüyorsun!" dedim. Midesi bulanıyor olmalıydı ve korkuyorda olabilirdi. Mine Figen teyzeyle arabaya binerken belimden çakımı çıkardım. Zira hâlâ 3 Deli vardı. Artık gitmemiz gerekiyordu. Şehir bombalanacaktı fakat biz hâlâ yeteri kadar uzakta değildik. Mavi hâlâ cesaret edememişti. "Mavi izle!" dedim iş öğretir gibi. Hızlı adımlarla Gökhan'ın arkasından giden Deli'ye yaklaştım. Gökhan yaşlanıyormuydu hakkikaten? Çünkü arkasındaki hasta kadını fark etmemişti. Kadının saçlarından tuttuğumda şakağından sapladım çakımı. Kadın yere yığılırken Gökhan arkasını döndü, yerdeki kadına bakıp sonra bana baktı. "İhtiyarladın be Gökhan!" dedim. "İhtiyarlatanlar untansın!" dedi. Sanki ben ihtiyarlatmıştım...

Mavi beni izledikten sonra bir cesaretle Tevfik'in üzerine giden Deli'yi, kafasına ekmek bıçağımı saplayarak öldürdü. Son Deli'de böylece ölmüş oldu. Mavi başarmanın sevinciyle gülümsedi. Şaka mıydı bu kız? Bu gülünecek bir şey miydi? Hayır kesinlikle değildi...

Arabalara yeniden yerleştiğimizde yola devam ettik. Uzaktaki dronların sesi hâlâ geliyordu. Mine "ya Allah aşkına kaset falan yok mu? Dronlar gerçekten sinirimi bozmaya başladı!" dedi. Haklıydı, çünkü benimde sinirlerim bozuluyordu. Bu ses Deli olmayan birini bile delirtebilirdi. "Deniyim bi radyoyu, belki sabit bir kanal vardır." dedim. Ön tarafta oturup arabayı kullanmıyorsan tek bir görevin vardı, o da radyoyu açmaktı...

Belki de 80 kere değiştirdiğim radyo kanallarında hep aynı ses vardı. Her kanal aynı cızırtılı sessi veriyordu. Lakin belki de 100. kez çevirmemin ardından bir şarkı yankılandı araçta.

"Her şey seninle güzel,

Yolda yürümek bile"

Diyordu şarkı. Sanki 3 yıl öncesindeymişim gibi gülümsedim. Öyle olmasada ilk dansımız, gözlerimin önüne geldi.

"Olmayacak düşlerin

Peşinde koşmak bile"

"Oh be sonunda! Şarkıda güzel, sesini açar mısın Lila?" dedi Mine. Arabanın camlarını açtım seside fulle yakın olmak üzere açtım. Arabalar arası çok bir mesafe olmadığından muhtemelen artık diğerleride duyuyordu şarkıyı.

"Her şey seninle güzel,

Bu toprak bu taş bile

İçimdeki bu korku,

Gözümdeki bu yaş bile"

Telsizde Tevfik'in sesi duyuldu. O gün doğum günümde Aslan hariç herkes vardı. "Manidar ve dejavusal." dedi, sesinden güldüğü anlaşılıyordu.

"Beklenmedik bir anda

ayrılık gelip çatsa

Seninle paylaştığım

tek bir gün yeter bana"

Mine şarkıya eşlik etti. Gökhan arabayı kullanırken yüzündeki tebessüm hiç silinmedi. Figen teyze buruk gülümsemesiyle Çörek'i sevdi. Ben neredeydim? 3 yıl öncesi olabilir miydi? Ne yapıyordum? Gökhan'la dans ediyordum...

"Her şey seninle güzel,

duyduğum bu ses bile

Yalnız içtiğim su değil

aldığım nefes bile"

Belimdeki ellerini yeniden hissettim sanki. Herkesin gözleri yeniden üzerimizdeydi. Topluluklar arasında durmak bilmeyen dedikodular kulaklarımda yankılanıyordu. 'Sevgili değiliz diyorlar ama kesin var bi şeyler!' Ya da 'pek de yakışıyorlar' veya 'oyuncu, zenginmi zengin kızın ne işi var korumanın tekiyle?' Gibi daha birçok dedikodu. Tabi hiçbiri umrumuzda değil, biz biliyoruz birbirimizi. Sadece arkadaşız...

"Her şey seninle güzel,

bu yağmur bu kar bile

Yüzümdeki gözyaşının izleri,

onlar bile"

Sadece arkadaşız, hem artık Gökhan'ın sevdiği biri var!

"Beklenmedik bir anda

ayrılık gelip çatsa

Seninle paylaştığım

tek bir gün yeter bana"

Getirme aklına Lila saçma sapan şeyler. 3 yıl önce olmuş bitmiş bi an. Güzel bir an. Çok güzel bir an...

"Beklenmedik bir anda

ayrılık gelip çatsa

Seninle paylaştığım

tek bir gün yeter bana"

"Bir ara yeniden dans edelim, ama bu şarkıyla." dedi Gökhan. Mine ve Figen teyze kıkırdamalarını bastırmaya çalışıyordu. Çörek bile ağzıyla tatlı bir ses çıkardı.

"Seninle paylaştığım

tek bir gün yeter bana

Yeter bana

Yeter bana

Yeter bana"

"Ben yengeme ihanet etmem! Onunla dans edersin, bu şarkıyla..." dedim. Şarkı bitti yeni bir şarkı çalmaya başladı. "Ooo!" dedi Mine. Gökhan'ın yüzündeki gülümseme büyüdü. "Seninle dans etmem sorun olmaz, yengen anlayışlı kadındır. Hem bu şarkıyla onunlada dans ederim, güzel şarkı." dedi. Yavşak mı ne be? Sen varma buna Lila! Bende diyordum nerede kaldı Sarmaşık? Şimdi geldiğin gibi git Sarmaşık!

"Kız biraz gevşek mi? Çünkü sevdiğinin bir kızla dans etmesi büyük bir sorun!" dedim. "Gevşek demiyelim de! Seni tanıyor diyelim." dedi. Oha ben tanıyor muydum? Kimdi acaba bu kız? Benim oyuncu çevremden olabilirmiydi? Umarım değildi çünkü oyuncu çevremde kimse Gökhan'ı hak etmiyordu...

"Ben tanıyor muyum?" dedim, şaşkındım. Başıyla onayladı, kim olduğunu söylemedi. Mine "hemde ne tanımak be liloş, yakinen tanıyorsun!" dedi. Merak ediyordum ve fazla merak kalbe zarardı...

Yarım saat daha yol gitmiştik. Henüz şehirden uzaklaşamamıştık. Tepemizdeki tek tük uçan dronlar hâlâ kulak tırmalıyordu. Hepimiz açık pencerelerden dışarıyı izliyorduk. Zira yapıcak başkada bir şey yoktu. Büyük gökdelenler geride kalırken küçük bir kasabaya girdik. Yoldan uzakta tek katlı evler, ve küçük esnaflar vardı. Sıcak görüntüsü içindeki Deli'lerle buz gibi bir havaya bürünmüştü. Birisi "yardım edin!" diye bağırıyordu. Bir kız çok uzaklardan yola doğru koşuyordu. Arkasında ise kalabalık bir Deli sürüsü vardı. "Çok kalabalıklar, duramayız." dedi Gökhan. "Bizde kalabalığız. Duralım!" dedim. "Bu kadar insanın hayatını tehlikeye mi atalım?" dedi. "O kızı görmezden mi gelelim?" dedim. "İlk gün, hatırla! 'Polis olabilirsiniz ama önce kendi sağlığınız! Bu durum terörle mücadeleden çok daha farklı. Aklınız varsa kendi hayatınızı riske atmayın!' demişti başkan." Kızarak söylüyordu bunları. "Ben polis değilim abi! Durdur arabayı." dedi Mine. O korkardı ki, yapamazdı...

"Riske atıyoruz kendimizi!" dedi arabayı sağa çekerken Gökhan. Telsizden konuştum "Lila konuşuyor! Saat 3 yönünde bir kadının yardımımıza ihtiyacı var. Evet büyük risk ama insanlık görevimiz! Gelmek zorunda değilsiniz, sonuçta hayatınız söz konusu ama ben ne olursa olsun o kadına yardım edicem. Tamam!" dedim. Gaye'nin sesi duyuldu telsizde. "Gaye konuşuyor Lila Sarmaşık! Hayatınız değil hayatımız söz konusu Lila. İçimizden bir kişi hayatını riske atmayı göze alıyorsa, diğerlerimizde atarız. Biz indik bile arabadan! Tamam!" dedi. Arabadan inerken Derin'in sesi duyuldu telsizde. "Derin'den ekipe! Birimiz hepimiz, hepimiz hepimiz için! Tamam!" Gülümsedim. Demekki hepimizin hayatından endişe eden bir tek Gökhan vardı...

Arabadan hepimiz indik. Jale ve Hanım teyze Aslan'ın yanına geçmişti. Figen teyze ise Çörek ile arabada kalmıştı. Kemal amca bile inmişti arabadan. Kemal amcanın, Umut'un "baba arabada kal sen!" uyarılarını dikkate almayı geçtim, bir kulağından girip bir kulağından çıkmıştır. Yanıma yedek bıçak aldım ve kıza doğru koşmaya başladım. "Yavaş koş bari Lila!" diye bağırdı Gökhan. Kızın ağlamaktan gözyaşı ve salyaları birbirine karışmıştı, mahvolmuştu. Nasıl yavaş koşsaydım?

Kızın yanına geldim, Deli'lerle aramızda baya bi mesafe vardı. "Gi-gi-gidelim bu-burdan!" dedi. Konuşmakta zorlanıyordu. Kekemeydi. "Şehir bombalanıcak, ama bu insanlar bomba atılıcak yerlerden çok uzaktalar. Bir tane bile yaşamamalı, onları öldürmeden gidemeyiz." dedim. "Ö-ö-ölmüyorlar ki?" dedi nasıl yapıcaz der gibi. Eline bir bıçak verdim. Ve anlatmaya başladım. "Kafasının herhangi bir yerine sapla! Vücuduna değil! Saplaması kolay ama çıkartırken biraz zorluyor, dikkat et!" dedim. Gökhan'larda bizim yanımıza geldi. Yan yana dizilmiştik. 10 kişiye karşı sayamayacağımız kadar çoklardı...

Kemal amca bizden biraz uzaklaşırken susturuculu silahını işaret edip "ben silahımla zor durumda kalana yardım edeceğim, dikkat edin!" dedi. Başımızla onayladık. İlk açılışı Umut yaptı. Kendisinden kısa, çilli bir kızı öldürdü. Mine, elleri titreye titreye ilk hastalıklısını öldürdü. Ben ve diğerleride durmadan, suikastçı gibi öldürüyorduk. Kollarım gittikçe yorulmaya başlamıştı. Adının ne olduğunu bile bilmediğim kızda zorlanmadan öldürüyordu. Gözünü bile kırpmıyordu neredeyse. Arkamda bir haraketlilik hissettiğimde hemen arkamı döndüm. Dönmemlede yerde yatan Deli'yi gördüm. Alnındaki kurşun izi Kemal amcanın hayatımı kurtardığını gösteriyordu. Teşekkür etmeyi aklımın bir köşesine kazıdığımda hızla önüme gelen Deli'leri öldürmeye devam ettim...

Deli'ler azalmışlardı. Ama hâlâ çoklardı. Ve tek bir yönden değil her yerden geliyorlardı. Mine'ninde üzeri hepimiz gibi kan olmuştu ve kusmamak için zor duruyor gibiydi.

Geri geri giderken birinin sırtına çarptım. Yapılı vücudu olan Gökhan, Umut ve Tevfik'den başka kimse yoktu. Kemal amca yaşlılığın getirdiği şeyler olarak kısa boyluydu. Benim çarptığım sırt benden uzun olma kapasitesine sahipdi. Umarım zombimsilerden değildi. Ki beni ısırmadığına göre ekipten biriydi. "Yoruldun mu?" dedi sırtımı yasladığım kişi. Sesinden tanımıştım kim olduğunu. "Kolum ağrıdı..." dedim. "Kendin kaşındın Lila!" dedi Gökhan. "Pişman değilim! İyiki de kurtarıyoruz kızı." dedim. "Hiç akıllanmayacaksın!" dedi. Akıllanınca sanki bir şey olacaktı. Ben hâlimden memnundum. Memnun olmayanlar düşünsündü...

"Az kaldı, az!" dedi Gaye. Doğruydu az kalmıştı. Ama kolum artık dayanılamaz bir acıyla sızlıyordu...

Son Deli'yi Mine öldürmüştü. Yorgunlukla kendimi yere bıraktım. Ve diğerleride benim gibi kendilerini yere bıraktı. "Bittim ben." dedi Umut. Onun yalnız olmadığını göstermek adına "Çakıyı sıkmaktan bileğim ağrıdı..." dedim. Derin henüz tanımadığımız kızın yanında otururken "iyi misin?" Diye sordu. "İ-iyiyim, teşekkür ederim." dedi kız. Genç ve güzel bir kızdı. Koyu kestane rengi saçları omuzlarına geliyordu. Minicik yuvarlak yüzü, kocaman siyah gözlerine çok zıttı. Çok uzun olmayan ama sıska bir vücudu vardı. "Adın ne?" dedim kıza. Bana döndü, "Buçe, Buçe Kaya" dedi. İsmini daha önce çok duymamıştım. Fakat adı ona yakışıyordu. "Lila bende. Lila Sarmaşık." dedim. Herkes nefes nefeseydi. Çok yorgunduk ama yola devam etmeliydik zira hâlâ tam olarak güvenli bir bölgede değildik...

"Gitmeliyiz artık," dedi Gaye. 5 dakikadır kasabanın az uzağında olan düzlük çayırda, ölmüş hasta insanların arasında dinleniyorduk. "Gidelim," dedi Umut. Gaye'nin arkasından ayağa kalktı. Herkesin ayağa kalktığını seslerinden anlamıştım. Dümdüz çayırda uzanıyordum ve kalmak da istemiyordum. Görüş açıma birinin eli girdiğinde kimin eli olduğuna baktım. Gökhan kalmam için bana elini uzatıyordu. Elini tutarak ve de oflayarak ayağa kalktım. "Mızmızlanma Lila!" dedi Gökhan. Canım mızmızlanmak istiyordu...

Buçe, "B-b-ben teşekkür ederim, yardım e-e-ettiniz." dedi. "Nereye gidiceksin? Bırakalım seni." dedi Gökhan. Teşekkür edilmesini sevmezdi. Utanırdı. Herkes sen mi Lila? İnsanlarda utanma arlanma duygusu var! Kimse ben olamaz Sarmaşık! "Bi-bilmiyorum. Ben ü-ü-üniversite için geldim bu şehire." dedi. Yalnız yaşamak zordu. Hele ki bir salgın söz konusuysa yalnız yaşamak çok daha zordu...

"Bizim arabada yer var." dedi Derin. Cümleyi duyar duymaz Buçe'nin gözlerine minnet duygusu yerleşti. "Yü-yü-yük olmayayım size b-b-ben bakarım başımın çaresine." dedi Buçe. Herkes bakardı başının çaresine, bu olası bir şeydi. Yaşamak bile insanların başarısıydı zaten. Başının çaresine bakmak kolaydı, ama yalnız olmak, zordu. Kimse yalnız kalmamalıydı. Buçe'de yalnız kalmamalıydı... kimse böyle bir dünyada yalnız olmayı hak etmezdi.

"Bakarsın elbet başının çaresine! Yardım edelim istedik sadece. Yalnız kalma boşuna, tehlikeli!" dedi Umut. Buçe ona bakarken "teşekkür ederim. Her şey için." dedi. Kekelemedi. "Hadi çocuklar, araçlara!" dedi Kemal amca. Hepimiz ikiletmeden araçlara yöneldik. Araçlara biner binmez Figen teyze konuştu. "Aksiyon filmi gibiydi! İyi misiniz?" dedi. İyiydik, sadece üzerimize hasta insanların kanı kovayla dökülmüş gibi, her tarafımız kan içindeydi.

"İyiyiz anne." dedi Mine. kısa süre sonra yola devam ettik. Yolumuz hangi çıkmaz sokağa çıkardı bilmiyorduk, ya da hangi uçuruma çıkacağıda şüpheliydi. Ama bir kere uçurumla karşı karşıya gelirsekde geri dönemezdik, çünkü arkamızda milyonlarca hasta insan vardı. Ya kendimizi uçuruma teslim edicektik, ya da kanatlanıp uçucaktık uçurumun üzerinden. Biz hastalanmayacaktık...

Yarım saatlik bir yolu daha geride bıraktık. Yollar bozulmaya başladı. Asfalt giderek azalmış ve yerini taşlara bırakmıştı. Geçtiğimiz bu yolda, arkamızda büyük bir toz bulutu bıraktık. Ama maalesef ki bu toz bulutu arkamızda koşan hastalıklı insanları gizlemeye yetmemişti. Sayıca bizden çoktular. Fakat ne hepimizin durup onları öldürebilecek bir gücü vardı, ne de onları öldürebilmek için yeterli bir süre. Dronların sesi artık duyulmuyordu. Hatta dron sesi yerini hasta insanların sesine bırakmıştı. Hangisi daha kötüydü şüpheliydi...

Bir süre daha arabayla devam ettikten sonra sanki arabanın dengesi bozulmuştu. Araba sol tarafa doğru eğik duruyordu. "Ay yine ne oluyor ya?" dedi Mine. "Umarım düşündüğüm şey değildir?" dedim. Şimdi lastiğin patlamasının sırası değildi. Zira arkamızda bir ordu Deli vardı. Gökhan arabayı daracık yolda sağa çekerken diğerleride arabaları durdurdu. Arabadan iner inmez aracın sol tarfına gittik. Ön sağ tekerlek sizlere ömürdü. Havası inmişti. Büyük bir ihtimalle cam parçası ya da keskin bir taş lastiği delmişti. Öyle olmasa bile bizi ilgilendiren şey sonuçtan başkası değildi. Artık bir lastiğimiz yoktu ve bu araba henüz 3 tekerlekle gidemiyordu. "Haydaa!" diyerek arabadan inen Tevfik, "yedek lastik var mı?" diyerek devam etti. "Var ama..." dediğimde bize yaklaşmak üzere olan Deli'leri işaret ettim. Zira çok yaklaşmışlardı. Tekerleği bile değiştiremeyecek kadar az bir süremiz vardı. Üstelik bu Deli'ler az öncekilerin 3 katı fazlaydı ve biz savaşamayacak kadar yorgunduk...

"Şimdi ne yapacağız?" dedi Gaye, ve devam etti. "Arabalarda dolu." dedi. "Ne yapıcaksak hızlı olmalıyız!" dedim. Zira Deli'ler hızlı yürüyorlardı. "Bagaja mı binsek?" dedi Mine. 4 kişi+1 köpekdik ve bagaja sığabilirmiydik emin değildim. "Siz arabayla gidin, biz koşalım!" dedim olması gereken buymuş gibi. En azından Figen teyze ve Çörek'e yeticek yer vardı. "Olmaz! Ayrılmayacağız dedik. Koşucaksak hepimiz koşacağız!" dedi Derin. Bu kızda Deli olmayan delilerdendi. "Binin arabalara Figen teyze!" dedim Derin'i duymazdan geldim. Gökhan beni onaylayarak konuştu. "Derin kucağa oturamayacak kadar büyüdük. Siz gidin arabalarla, içiniz rahat edicekse arada durun bizi görün sonra devam edin! Hem çokda merak etmenize gerek yok kondisyonumuz iyidir." dedi. Ne kadar paslanmış olsamda kondisyonum hâlâ iyiydi. Fakat Mine için aynı şeyi söyleyemezdim. Hızlı koşsada çabuk yorulurdu. "B-b-ben i-ineyim. B-bir ki-ki-kişilik yer açılmış olur!" dedi Buçe Kaya. "Kimse arabadan inmiyor, Figen teyze ve Çörek arabaya biniyor!" Nefes alıp devam ettim. "Bizim yolumuz uzun, tutmayın bizi Aa!" dedim. Gökhan burnundan güldü. "Duydunuz, hadi anne! Hadi Çörek!" dedi. Lastiği patlayan lanet arabamdan Çörek'in mamalarını aldım, hızla Çörek'in bindiği, içinde Aslan'ın bulunduğu araca koydum. Aracın içinde bulunan Silah dolu çantayıda Gaye'lerin aracına koydum. İçinden 2 tane kullanımı kolay tabanca aldım. Çakılarımız hatta yedek bıçaklarımızda maratonumsu koşumuz için hazırdı. Mine arabadan su aldığında tamamen hazırdık. Artık belki de ölüme giden bu yolda, kendi ayaklarımızla teslim olma koşumuza çıkmamız için hiç bir engelimiz kalmamıştı...

Yaklaşan Deli'ler koşmuyorlardı. Sadece hızlı yürüyorlardı. "Allah'a emanetsiniz!" dedi Kemal amca. Gökhan "sizde öyle." dedi ve bana döndü. "Hadi." dedi kibar bi sesle 'gidelim' der gibi. Başımla onlayladım. Hem illaki yolda araba galerisi çıkardı karşımıza. Karşımıza sürü çıkmadığı sürece yaşama ihtimalimiz %100'e yakındı. Çünkü 3 yorgun insandık...

Koşmaya başladık. Koşmak güzel hissettiriyordu. Özgürmüşüz gibi, mutluymuşuz gibi ya da her şey yolundayken yani çocukken ilk bisikletine koşar gibi. Yüzüme vuran rüzgar saçlarımı uçurduğunda böyle hissettiriyordu. Her şey yolundaymış gibi. Peki her şey yolunda mıydı? Değildi...

"Yorulursanız söyleyin, mola verelim." dedi Gökhan. Yorulsamda söylemezdim çünkü mola verip vakit kaybetmek istemezdim. "Tamam abi." dedi Mine. Mine'nin taşıdığı suları Gökhan kendi sırt çantasına attı. Çantanın içinde fener ve sulardan başka hiçbir şey yoktu. Tabancasını belinde taşıyordu...

Yanımızdan arabayla geçen Tevfik ve arabada olan diğerleri el sallamayıda ihmal etmediler. Aynı şekilde Umut'un kullandığı araçtakilerde öyle. Yol uzundu ama bu yolda yalnız değildim. Beni oyuncuyken bile bırakmayan Gökhan ve çok sevdiğim biricik kardeşi Mine'de benimleydi.

Mutluyum, çünkü Çörek arabada güvende. Mutluyum, çünkü bütün ekip arkadaşlarım ve aileleri güvende. Mutluyum, çünkü yalnız değilim. Ve mutluyum, çünkü babam hayatta değil...

Deli'ler arabada çalan radyoyu dinlerken biz onları göremeyecek kadar uzaklaşmıştık. Ne kadar koştuğumuzu ya da kaç dakika koştuğumuzu bilmiyordum fakat uzun bir süre olduğu kesindi. Zira kendimi yorgun hissediyordum. "Kısa bi' mola verebilir miyiz?" dedi Mine. "Verelim abicim." dedi Gökhan. Durduk. Taşlı yolun kenarına oturduğumuzda kendimi hâlâ koşuyormuş gibi hissediyordum. Garip bir histi. Gökhan çantadan sularımızı çıkardı. Birkaç yudum içtikden sonra şişeyi geri koydum. Küçük tuvaletimin gelmesini istemiyordum...

"İyi misin?" diye sordu Gökhan. "İyiyim, sen?" dedim, beklediğimden fazla yorgundum. "Siz iyiyseniz bende iyiyim." dedi gülümsedim. Mine "Valla ben iyi değilim abi! Yoruldum. Hatırlatın bana bu anımızın resmini çizeceğim tuvale!" dedi. Ve devam etti. "Ben en güzel yaşlarımda bu hâllere düşecek kızmıydım? He abi? Sorarım sana, benim şimdi çıtır, yakışıklı sevgilimle o sinema bu sinema gezmem gerekmiyor muydu?" dedi. "Çüştün Mine! Ne sevgilisi? Kırardın dizini otururdun evinde, ne sineması? Sen dua et bu Deli'lere saatlerdir dışardasın!" dedi Gökhan. Küçük bir kahkaha attığımda Mine 'yazıklar olsun' der gibi bakıyordu. "Turşumu mu kurucaksın abi?" diye sordu Mine. Bıkkınlık içindeydi. "Evet!" dedi Gökhan 'bi sorun mu var?' der gibi. "Öküzsün abi!" dedi Mine. "Öküzüm, evet!" dedi Gökhan. "Yenge abime bir şey söyle!" dedi. Ne yenge mi? Dili sürşmüş olmalıydı. "Yenge mi? Allah söyletti herhâlde!" dedi Mine. "Dilin sürştü herhâlde Mine... Gerçek yengen duymasın, kırılır!" dedim. "Yola devam edelim mi?" diyede ekledim. Fazla bile oturmuştuk. "Edelim." dedi Gökhan. Mine de ayaklandı ve biz yeniden koşmaya başladık.

Gökhan'ın aşık olduğu kızı merak etmeden duramıyordum. Zira çok şanslı bir kız olmalıydı. Ve de güzel. Gökhan'ın çirkin bir kıza aşık olabileceğini sanmıyordum. Sonuçta adı Gökhan olsada, o da erkekti. Erkek milleti diye bir şey vardı...

Biraz daha koştuktan sonra 2 Deli'yle kaşılaştık. İkiside erkekti. Biri esmer, kısa boylu, yüzünde ve kolunda kanları fazlaydı. Diğeri kumral, esmer adamdan daha uzun olan ve boynunda ısırık izi olan bir Deli'ydi. Ben esmer adamı öldürürken Gökhan kumral adamı öldürdü. Mola vermeden devam ettik. Sanırım yüzümdeki kanlara ve yeni sıçrayan kanlara alışmıştım. Mide bulantılarım bitmiş ve yerini sadece tiksintiye bırakmıştı. Olsundu, bu daha iyiydi.

İlerde duran arabaları gördük. Sanırım. Bizi merak etmişlerdi. Koşarak araçların yanına geldik. Koşmaya alışmıştım yorgunluğumu hissetmiyordum. "İyi misiniz?" dedi Umut. "İyiyiz Umut abi. Siz? " dedi Mine. Nefes nefese olan bi tek Mine'ydi. "Bizde iyiyiz sizi merak ettik." dedi Umut. Arabanın camına ön patilerini koyan Çörek'e gülümsedim. "Yorulduysanız birazda biz mi koşsak? Araba kullanmak daha az yorucu." dedi Gaye. Mavi girdi söze. "Gökhan ve Mine'yi bilmemde, Lila yorulmaz! Büyük ihtimalle yeni alışmıştır koşmaya. Oyuncuyken haftada iki kere spora giderdik, benide zorlardı spor yapmaya, ben 15 dakika koşup bırakırdım o at gibi koşmaya devam ederdi! Atım benim!" diyip öpücük attı bana. "Bu at seni tepsin istemiyorsan sus Mavi!" dedim. E kız haklı Lila! Bir keresinde sen onu koşmaya zorladıģın için koşu bandından düşmüştü, bence sana at demekte haklı! Sarmaşık'ın dediklerine içimden güldüm. "Tamam be! Ben acıktım!" dedi. Konudan konuya geçmekte çok başarılıydı. "Ne yalan söyliyim koşmak beni acıktırdı!" dedi Mine. "Mine dinlenmek için acıktım demiyorsan bende hiçbir şey bilmiyorum!" dedi Gökhan. Ben gibi bir çok kişi kıkırdadı. Aklıma gelen şeyle kıkırdamam soldu ve ağzımdan küçük bir küfür çıktı. Ardından "ay biz geri zekâlıyız!" dedim. Çünkü öyleydik. "Valla ben geri zekâlı değilim!" dedi Mavi. Egonun ta kendisisin Mavi!!! "Arabadaki yiyecekleri almadık!" dedim. "Bende biraz geri zekâlı olabilirim!" dedi Mavi. "Sonuçta baskı altındaydık, Deli'ler geliyorlardı." dedi Derin. "Yolda market, büfe falan illa ki bir yer vardır! Alırız bi şeyler." dedi Gökhan. Eğer sahipleri yaşıyorduysa alırdık elbet...

"Koşmaya devam edelim o zaman, gördüğünüz ilk market ve ya büfede durursunuz." dedi Gökhan. "Tamamdır kardeşim." dedi Umut. Yola çıkmadan önce iki küçük yudum su içtim. Diğerleride suyundan içtiğinde koşmaya başladık. Yollar asfalta döndü. Bozuk yollar geride kaldı...

Yaklaşık yarım saattir koşuyorduk ve ne bir bakkal vardı ne de bir market. Yol kenarlarında tek tük evler dışında hiçbir şey yoktu. Bizimkiler arabaları sağa çekmişlerdi. Koşarak yanlarına vardık. "Lan hiç mi market olmaz amına koyayım?" dedi Tevfik. Kemal amca boğazını temizlediğinde ise "pardon" dedi Tevfik. "Bizmi göremedik diyeceğim ama dükkana dair bi yapı bile yoktu..." dedi Derin. Sıkıntıyla etrafıma bakındım. Yolun sol tarafında, uzakta bir bina vardı. Kocaman bahçeside vardı. Görebildiğim kadarıyla açık mavi rengindeydi. "O bina ne ki? Bence yiyecek bir şeyler illa ki vardır." dedim. Herkes elimle işaret ettiğim yere bakarken Gökhan "gidip bakmadan bilemeyiz." dedi.

"Bu sefer bizde gelelim!" dedi Hanım teyze. Ardından Jale teyze devam etti "bacaklarıma kramplar giriyor azıcık yürüyelim." dedi. "Siz arabada mı bekleseniz?" dedi Gaye. Ardından "hem daha ne olduğunu bile bilmiyoruz!" diyede ekledi. "Kızım yaşımız var diyede ihtiyar belledin hemen!" dedi Jale teyze. "Sizde bir şey der misiniz?" dedi Gaye. Umut konuşmak için ağzını araladı, "Gaye haklı anne... hem daha ne olduğunu bilmiyoruz, arabada kalmanız daha iyi olur!" dedi. Gaye ile henüz evlenmesede Jale teyzeye anne diyordu. Bu güzel bir detaydı. "Aman be oğlum ne abarttınız! Siz verin birer tane çakı sonra izleyin bu kadınları." dedi Hanım teyze. Demesi kolaydı. Biz Hanım teyzenin dediğine gülerken Gaye mecburen arabadan aldığı iki çakıyı annesi ve teyzesine verdi. Figen teyze Aslan ve Çörek'i yanlız bırakmak istememiş, arabada kalmıştı. Deli'ler kadar olmasakta bizde küçük bir ordu gibiydik. Gittikçe sayımız artıyordu...

Binanın yanına geldiğimizde, kocaman bahçeli bu yapının aslında bir lise olduğunu gördük. Şehirden biraz uzakta olan bu okul oldukça büyüleyiciydi. Camlardan gördüğüm kadarıyla içerisi yüzlerce çocuk enfekte doluydu. Dünyanın sonu tamda şuandı. Gelecek neslinde öldüğü bir an...

"Hassiktir!" dedi Tevfik. Uzatarak söylediği küfür aklımdan geçenleride barındırıyordu. "Bir sürü çocuk! Aman Allah'ım ne günkeri gördük!" dedi Jale teyze. Gözlerimin dolmasını engelleyemedim. Bir damla gözyaşı firar ettiğinde, Buçe'nin, Derin'in ve Gaye'nin de benimle aynı durumda olduğunu gördüm. Bu acınası bir durumdu. Onlar bizim geleceğimdi ve şimdi gelecek umutlarımızda teker teker yok oluyordu.

Gözyaşımı silerek "kantin vardır herhalde? Benim market bulacak kadar dayanacak halim kalmadı." dedim. Benden sonra ise Tevfik konuştu. "Valla aynısından Lila, eğer biraz daha aç durursam Deli'ler karnımın gurultusuna gelicekler!" dedi. Böyle bir durumda bile güldürmeyi başarmıştı herkesi. "Giriyoruz o zaman!" dedi Umut. Hrpimiz onu onayladık ve okula doğru yürümeye başladık. Salgın ders saatindeyken yayılmış olmalıydı çünkü bahçede hiç hastalıklı yoktu. Okula girdimizde bizi nöbetçi öğrenci ya da nöbetçi öğretmenin karşılaması gerekirdi ancak yerdeki kan birikintileri, duvarlarda iz olmuş kanlı el izleri ve yere düşmüş olan pano karşılamıştı. Hastalığa yakalanmış çocukların sesleri her kattaydı. Bulunduğumuz katta da oldukları bayağı anlaşılıyordu. Bir an önce kantini bulmalı, yiyecek alıp hemen yola çıkmalıydık. Zira her an kafamıza bombalar düşebilirdi...

Eskiden çocukların koşturdukları bu koridorda, biz tedirgince yürüyorduk. Çakılarımız havada, herhangi bir tehlike için hazırdaydı. Koridorun sonunda gözüken merdivenden inen 12 tane hastalıklı bize doğru koşmaya başlamışlardı. Bu Deli virüsünde fark ettiğim bir durum söz konusuydu. Bazı enfekte insanlar koşarken, bazı enfekte insanlar sadece hızlı yürüyorlardı. Bu garip bir durumdu...

"Dikkatli!" dedi Gökhan kısık sesle. Başka enfekteye gerek yoktu. İlk enfekteyi Gaye etkisiz hale getirdi. Boyu oldukça kısaydı. Esmer küt kesimli saçları vardı. Yüzüne ve boyuna bakıldığında 10. sınıfa gittiği tahmin ediliyordu. Arkamızdaki merdivenlerden de 7 enfekte insan geliyordu. Fakat bunlar koşmuyordu. Giderek kalabalıklaşan Deli'lerden bir an evvel kurtulmalıydık. "Arkadan da geliyorlar!" dedim. Normal ses tonumla konuşmuştum, çünkü ne kadar kısık sesle konuşsakta sebebini anlamadığım bir şekilde Deli'ler gelmeye devam ediyordu.

Bir şey oldu. Ne olduğunu bile anlamadan "ahh" diye bir ses yükseldi. Bağırış. Feryat. Hıçkırık sesi. Ardındansa "Anne!" diye bağıran acı içinde bir ses.

Bağıran kimdi. Gaye mi, Umut mu?

Ağlayan kimdi? Hanım teyze mi yoksa Kemal amca mı?

Her ölüm, bir sorguydu aslında. 'Biz neden yaşıyoruz?' sorulu temasıyla kendimizi sorguladığımız bir olaydı ölüm. Umut etmenin ne kadar işe yaradığı ve yaramadığıda bi soruydu. Kayıplar acı getirir, umut götürürdü. Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide yaşam mücadelesi veren insanlarız biz. Ölmek hayatın acımasız kanunuysa, biz o kanuna karşı gelmeye çalışan insanlarız. Çabamızın boşa olduğunu bile bile yaşamaya çalışırız. Bazı istisnalar dışında ölümden kaçarız...

İstisnanın en büyüğü Jale hanımın ölümüne sebep olan sevgi duygusudur. Kızına duyduğu sevgi onun sonu olmuştu. Gaye önünde onu ısırmaya çalışan Deli'yi öldürmeye çalışırken arkasındaki Deli'den habersizdi. Ancak Jale hanım onu fark etmiş ve Gaye'yi kurtarmak için önüne atlamıştı. Hastalıklı Jale teyzeyi omuzundan ısırırken, Jale teyze acı içinde onu etkisiz hâle getirmişti. Koridorda bulunan Deli'leri hızla etkisiz hâle getirdikten sonra Jale teyzenin yanına gittik. Yüzünde buruk bir tebessüm vardı. Ölüceğini bilmek ve bu dünyadan gideceğini bilmenin verdiği tebessüm olmalıydı...

Kolundan durmadan akan kanı Gaye gözyaşları ve ceketiyle üşümek pahasına durdurmaya çalışıyordu. Hıçkırıkları artarken konuşamıyordu. Benimde gözyaşlarım durulmaksızın akarken Buçe bile ağlıyordu. Ağlamayan kimse yoktu...

"Ağlama kızım! Ben mutluyum, sen hayatta kalıcaksın! Benim için, Umut için! Hayatta kal ki boşuna ölmüş olmayayım. Günü gelince kavuşacağız zaten, acele etme!" dedi Jale teyze. Gözünden bir damla gözyaşı firar etti. Gaye ağlayarak annesine sarıldı. "Özür dilerim, dikkatli olmalıydım!" dedi. Zar zor konuştu. Jale teyze önce kardeşine sonra damadı Umut'a döndü. "Kızım size emanet oğlum!" dedi. Ağlamaktan içim dışıma çıkmıştı. Jale teyzenin gözleri kızarırken virüsün vücuduna ne kadar hızlı yayıldığını göstermişti. Umut "Gözün arkada kalmasın anne, Gaye bize emanet!" dedi. O da Gaye'nin yanına çömelivermişti. O da ağlıyordu. Bir elini destek verir gibi Gaye'nin omuzuna atmıştı. Ne Jale teyzenin ne de bizim vaktimiz kalmıştı. Bir an evvel şehri terk etmeliydik. Ne kadar istemesemde bu acı konuşmayı yapmak bana düşmüştü. "Bunu söylediğim için kendimden nefret ediyorum ama gitmemiz gerekiyor..." dedim kısık sesle. "Haklısın kızım!" dedi Jale teyze. Gaye başını olumsuz anlamda sallarken Jale teyze "Umut, Gaye'yi götür burdan!" dedi. Umut onaylar gibi başını salladığında Gaye'yi elinden tutarak yerden kaldırdı. Gaye ağlamaya devam ederken bizde Jale teyzeyi arkamızda bırakarak kapısı açık olan ilk odaya girdik. Şans mıydı yoksa hayat aldıklarına karşılık bize kantini mi vermişti? Bilmiyorduk ama girdiğimiz ilk kapı kantine açılmıştı. Hayatın bize kıyak geçmesinin mümkün olmadığını kantindeki Deli'lerle öğrenmiştik. Bizim mutlu bir son için kötü şeyler yaşmamız, ardındansa kötüyü iyiye çevirmek için çabalamamız gerekiyordu...

"Bunlar öncekilere göre çerez!" dedi Derin. Ağlamaktan kızaran gözlerine rağmen, kayıplarımıza rağmen yaşamaya devam ediyordu. Tıpkı diğerleri ve benim gibi... Hızla kantindeki Deli'leri etkisiz hâle getirmeye başladık. Gaye ağlıyordu. Ağlarken annesi için savaşıyordu. Annesi için nefes alıyordu...

Dibi gelmiş sarışın kızın, uzun boyu ve sıska bir vücudu vardı. Kolunda ve boynundaki parçalanmış derisi kurumuş kanlarıyla tam önümde duruyordu. Önceki hayatındaki güzelliği şimdi yerle bir olmuştu. Beni ısırmak suretiyle üzerime yürüyen kızı çakımla öldürdüm...

Nihayet kantin temizliği bitti. Kantinin satış yapılan kısmına girmek için kapıya gittik. Önden Gökhan girerken hemen arkasında ben vardım. Kapıyı açtı ve içeriye girdik. Çakım refleks olarak havaya kalktı, Gökhan ve diğerlerininde öyle. Çünkü karşımızda kim olduklarını bilmediğimiz iki genç vardı. Kız, uzun kumral saçları olan, açık kahverengi gözleri ve uzun bir boya sahipti. Erkek ise kıvırcık kumral saçları olan kızdan oldukça uzun olan yeşil gözlü biriydi. Öğretmen olduklarını sanmıyordum. Kantin işletmek içinde fazla genç duruyorlardı...

Ellerinde uzun, iki tane sivri sopalar vardı. Üzerinde kan olan sopaları bize uzatırlarken oldukça tedirgindiler. Sopaları sıkı sıkı tutarken asla geri adım atmıyorlardı. "Isırıldınız mı?" dedi yeşil gözlü çocuk. Başımı hayır der gibi salladım. "Asker, polis falan mısınız?" dedi kız. Sanırsam kurtulmak için birilerinin gelmesini bekliyorlardı. Maalesef daha çok beklerlerdi. Çünkü yetkililer insanları kurtarmayı geçtim şehiri bile gözden çıkarmışlardı. "Polisiz ama şehiri bombalamak için karar çıktı. Kimse kimsenin umurunda değil. Bir an evvel şehri terk etmeliyiz! Ve siz de öyle!" dedi Gökhan. "Ne bombası ya?" dedi çocuk. Ne demek ne bombasıydı? Basbaya patlayan, taş üstünde taş bırakmayan bombaydı işte. Aslında anons yapılmıştı, bu çocuklar duymamış mıydı? Sehirden uzak olsada duymamaları garipti.

"Çocuklar artık indirir misiniz sopaları?" dedim. Zira dikkatimi onlara veremiyordum. Sopalarını indirdiler. Tevfik'lere gözümle işaret verdiğimde kantindeki poşetleri yiyeceklerle doldurmaya başladılar. Vakit kaybetmemeliydik. "Bakın, salgın kontrol edilemez bir hâle geldi. Tedavisi bulunamıyor. Şehiri bombalamakta son çare." dedim. İkiside şaşırmış gözüküyordu. Sanırım ikisininde umutlarını alan kişi olmuştum...

"Alabileceğimiz her şeyi aldık." dedi Umut. Fazla durgundu. Onu başımla onayladım. Gökhan "Kimse kimseyi kurtarmaya gelmiyor yani. Bence sizde bizimle gelmelisiniz. Zorunda değilsiniz tabi ama burdan çıkmak için başka şansınız olmayabilir." dedi. İkiside başlarıyla onayladı. Birbirlerine küçük bir bakış attılar ve bizim peşimizden gelmeye başladılar. Kantinden çıktığımızda koridorda, Jale teyze değişim geçirdiği haliyle bizi karşıladı. O da diğerleri gibiydi artık. Acı hissetmez, başkalarının acılarını umursamazdı... Gaye'nin ağlaması şiddetlenirken Umut ona sıkı sıkı sarıldı. Adını bilmediğimiz erkek çocuk hızla elindeki sopayı, bize yaklaşmakta olan Jale teyzenin şakağına sapladı. Son bir damla düştü gözümden. Jale teyze için herkes bir damla daha gözyaşı döktü. Mecburen yola devam ettik. Okulun bahçesine çıktık. Derin bir nefes aldılar çocuklar. Anlaşılan salgının başladığı günden beri kantinde mahsur kalmışlardı. Kantinin yerleri hep içi boş yiyecek ambalajlarıyla doluydu. Kantin gibi bir yerde mahsur kalmak büyük bir şans olmalıydı...

"Bombalar hangi bölgelere atılıcak biliyor musunuz?" dedi kız. "Merkez caddesi, tren istasyonu, hava alanı, Hayal Üniversitesi ve Hayal Lisesi dediler" dedim. "Ne?" dedi inanamaz gibi. "Ben eve gitmeliyim!" dedi. Birden bahçenin çıkışına doğru koşmaya başladı. "Dur nereye gidiyorsun?" diye bağırdım arkasından. Peşinden koşup ona yetişmeye çalıştım. Bahçe kapısına geldiğinde kolundan yakaladım. "Evin nerde senin? Tek başına gidemezsin!" dedim. "Merkez caddesinde! Salgın başladıği gün konuştum kardeşimle. Beni bekleyin, çıkmayın dışarı dedim. Şarjım bitti sonra, bi' daha konuşamadım." dedi. "Benim gitmem gerekiyor!" diye de ekledi. Arkasını döndü ve gitmeye hazırlandı. Bu sefer araya arkadaşı girdi. "Ece! Duymuyor musun? Bombalanıcak diyorlar!" dedi. "Selim! kardeşim..." dedi ve devam etti. "Onu bırakamam!" dedi gözyaşını silerek çıkışa bir adım attı. İşte tam o anda yeni bir hayat başladı bizim için. Çok yüksek bir ses duyuldu. Çünkü şehir ardarda bombalanmaya başladı. Gökhan üzerime kapanırken, adlarını yeni öğrendiğimiz Selim, Ece'nin üzerine kapandı. Herkes çökmüş ve başını korumuştu. Bombanın etkisiyle gelen rüzgar hepimizin saçlarını darmadağın etti. Havada uçan ağaç dalları yağmur gibi yeryüzüne düşüyordu...

Bomba sesi gelmeyi bıraktığında ayağa kalktık. Uzakta olsada bütün turunculuğu ve kırmızısıyla dikkat çeken kocaman alevler karşımızdaydı. Atılan bombaların sonucunda yangın çıkmıştı. Emindim ki bombayı atanlar yangını söndürürlerdi...

Büyük bir ağlama sesi duyuldu. Ece dolu dolu gözlerle yangına karşı ağlamaya başladı. Selim elini Ece'nin omuzuna koyarken ona destek olmaya çalıştı...

Biz kayıp vermiştik. Kayıplarımız gözümüzün önünde olmuştu. Fakat Ece bombanın sesiyle anlamıştı, sevdiklerinin öldüğünü. Ölüm bu kadar yakındı işte bize. Sadece bir kaç kilometre... umutsa bir o kadar uzaktı. Ölümler oldukça umutlar uzaklaşırdı. Gözler ağladıkça ne umut kalırdı kurtuluş için, ne de yanmaya değer bir hayat. Önce Jale teyze, sonra ise Ece'nin ailesi göçmüştü bu dünyadan...

Yangından gökyüzüne yayılan kara duman gökyüzünüde karartmıştı. Masmavi gökyüzü, karanlığa büründü. Yavaş yavaş, tıpkı bizim umutlarımızın yok oluşu gibi maviliğini kaybetti gökyüzü...

Evet, Deli'lerin bir çoğu ölmüştü. Fakat arkamızdaki okul henüz her şeyin bitmediğini bize anlatmaya çalışıyordu. Zira bombanın sesine tepki veren Deli'ler sadece bağırıyor ve duvarları geçmeye çalışıyorlardı. Şimdi ne yapacaktık? Yol çıkmaz sokağamı çıkmıştı?

Delilerin tamamen temizlenmesini beklemek için güvenli bir bölge bulmalıydık. Ben zaten güvendeydim ama diğerleri değildi. Beni her an koruyan Gökhan varken ben olabileceğim en güvenli alandaydım. Ölüm varsa umut yoktu ama yalnız değilsek yaşam vardı. Biz yalnız değildik ve her şeye rağmen yaşıyorduk...

~Bölümde Geçen Şarkılar~

Eda Baba- Her Şey Seninle Güzel

Yeni bölüm geldiii:) iyi okumalar dilerim sevgili okurcuklarım:) oy verip, yorum yapmayı unutmayın! Bir sonraki bölümde görüşmek üzeree:))

(Kitap tamamen hayal ürünü olup, hiçbir gerçeklik yansıtmamaktadır!)

(Yazım yanlışlarına lütfen takılmayın!)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.