Oyunculuk kariyerime son verirken her şeyin düzeldiğini, artık önüme çıkan hiçbir engel kalmadığını, hatta belli bir düzen içinde yaşlanıp ölüceğimi düşünmüştüm. Taa ki, bu virüs ortaya çıkana kadar...
Bu saatten sonra ne olurdu bilmiyordum. Bu virüsün tedavisi, çaresi bulunurmuydu bilmiyordum. Bulunsada giden geri gelirmiydi emin değilim. Tamamen bir bilinmezliğin içindeydik, kimse yarınımızı tahmin edemiyordu. Kim ölüyordu ya da kim yaşıyordu bu da bir bilinmezlikti. Kaç kişi daha sevdiğini gözleri önünde kaybedicekti? Kaç kişi daha kardeşi için dik durucaktı? Kaç kişi daha içinden ağlıyacaktı?
Dolu gözlerimi yola çevirmiştim. Deli'ler her yerdeydiler. Kimisi küçük topluluk hâlinde dolaşırken, kimisi tek başına sendeleyerek dolaşıyordu. Kimisi kolundan, kimisi bacağından, kimisiyse boynundan ısırılmıştı. Herkes acı çekiyordu ve değişim geçirerek, başkalarına acı çektirerek, kendi acılarının intikamını alıyorlardı. Bunu yaparkende kendi acılarını yok sayıyorlardı. Öncelikleri intikam almaktı. Kimin canını yaktıkları umurlarında bile değildi...
"İyi misin?" diye sordu Gökhan. O sorana kadar ağladığımın bile farkında değildim. Hızla gözyaşlarımı sildim. "İyiyim, sadece Aslan'lara üzüldüm." dedim. "Bende üzüldüm, Aslan daha çok küçük. Derin desen, genç yaşında kardeşine annelik yapıcak. Zor, çok zor." dedi. Bi kere daha düşen gözyaşımıda kuruttum. Devam etti. "Anneni görmeye gidicekmisin?" dedi. Tabiki de gitmeyecektim. "Gitmiycem. Sen peki? Sen olsan gidermiydin?" dedim. "Giderdim." dedi. "Ben gitmem. Dediklerini sende duydun!" dedim. Kimse gitmemeliydi. "Sen bilirsin tabii de, sonuçta dünyanın geldiği hâli görüyorsun, 2 dakika sonramızın bir garantisi yok." dedi. Haklıydı ama o kadın artık, ne ölüme ne de dirimeydi. "İnan ölüp ölmemesi umrumda değil. Ne hâli varsa görsün." dedim. Ve o da konuyu kapattı...
Yaklaşık 10 dakika sonrasında Gaye'nin evine gelmiştik. Derin, Aslan kucağında uyuyakaldığı için arabada kalmak istemişti. Tevfik ise onları yalnız bırakmak istemediğinden o da onlarla arabada kalmıştı...
Biz dört kişi apartmanın ikinci katına geldiğimizde henüz hiçbir enfekte ile karşılaşmamıştık. Gaye anahtarıyla içeri girdiğinde salonda oturan kırklarında annesi Jale ve teyzesi Hanım'la göz göze gelmişlerdi. Gaye'nin babası yoktu. Gaye doğduğunda sırlara karışarak yok olmuştu. Teyzesi Hanım ise dul bi kadındı. Bu sebeplede Gaye'lerle kalıyordu. Hanım'da, Jale'de oldukça iyi gözüküyolardı. Üzerlerinde kısada olsa gözlerimi gezdirdiğimde hiçbir ısırık iziyle karşılaşmamıstım.
Hanım ilk önce Gaye'ye sarıldığında, Gaye'nin annesi Jale ise Umut'a sarılmıştı. Sonuçta damadı sayılırdı. Jale "iyimisiniz yavrum? Ay haberleri izledik, ne oluyor böyle?" Panik içinde, sesi telaşlı çıkmıştı. Umut'dan ayrıldığında Gaye'ye sarılmıştı. "İyiyiz anne. Çok iyi şeyler olmuyo orası kesin." dedi Umut. Hanım teyze bizi fark ettiğinde "sizde mi geldiniz, hoşgeldiniz yavrum. Valla şaşkınlıktan fark etmedik, kusura kalmayın emi evladım?" dedi. Kusura kalınıcak en son an'da bile değildik. Cevap veremeden devam etmişti Hanım, "Lila kızım iyimisin? Yüzün kanıyor!" dedi. Yüzüm mü kanıyordu? He o benim kanım değil Hanım teyzecim, değişim geçiren polis memuru kadına ait! Böylede söylenmezdiki şimdi. Yaşlı başlı kadın, maazallah kadıncağızın kalbine inerdi! Allah korusundu. "İyiyim Hanım teyzecim. Ben bi' lavaboyu kullanabilirmiyim izninizle?" dediğimde Jale teyze cevap vermişti. "Tabi kızım tabi, biliyorsun zaten yerini." dedi. Lavaboda aynada kendime baktığımda ben bile ürkmüştüm kendimden. Sahi Aslan nasıl korkmamıştı benden. Ya da niye sormamıştı. Zira sol yanağımdaki damla damla kan parçacıkları, sağ gözüme doğru gidiyordu.
Yüzümü bol suyla yıkadıktan sonra dağılan saçlarımı ellerimle düzeltip hızla salona geri dönmüştüm. Umut olanları Hanım'a özet geçerken, Jale ve Gaye kıyafet hazırlıyorlardı. Gökhan salonda köşe kolduğunda oturmuş halıyı incelerken yanına oturmuştum. Bana döndüğünde gülümsemişti. Aklına bir şey gelmişçesine daha çok gülümsediğinde "Şimdi güldüğün şeyi banada söyle." dedim. "Ten rengide kırmızı kadar çok yakışıyor!" dedi. Küçük bir kahkaha atsamda, kimse dönüp bana bakmamıştı. "Bana her şey yakışır!" diyerek sağ omzuma dökülen saçlarımı arkaya atmıştım. "Bende diyordum Ünlü Lila Sarmaşık nerede kaldı?" dediğinde o da gülmüştü. "Artık ünlü bir polisim, şaka gibi." dedim. İdrak etmesi zor bir durumdu. "Ünlü, egoist ve polis! Bu üç kavramı nasıl bir araya getirdin, taktire şahayan gerçekten." dedi. Sözde ailem sağ olsun. Ya da olmasın, önemi yok. Gökhan'a gülümsediğimde Gaye yanımıza geldi. "Hazırlandık, Derin'leri fazla bekletmeyelim." dediğinde hızla ayağa kalktık...
En önden Gökhan ve ben iniyorduk merdivenleri. Apartmanda hiç Deli olmasada, dışarıya çıktığımızda 3 Deli üzerimize doğru gelmişlerdi. Arkamdaki Jale teyzeye ulaşmaya çalışan Deli'nin beni niye istemediğini sorgulamda, kafasına çakıyı tek seferde sokup çıkardığımda onu öldürmüştüm. Kolunda ısırık izi vardı. Daha öncesinde birini ısırdığını sanmıyordum çünkü yüzü diğer hastalıklılara göre oldukça temizdi. Öldürdüğüm Deli'ye bakarken diğer Deli kan taşan ağzını açmış, bana doğru geliyordu. Çıkardığı ses ağlayan bebek sesinden bile daha çok sinirimi bozuyordu. Tahammülüm kalmamıştı. Çakımı şakağından sapladığımda ağlama noktasına ulaşmıştım çünkü yüzüm yine kana bulanmıştı. Gözlerimi kapatmıştım ve derin bi nefes almaya çalışmıştım fakat bu da sakinleşmeme yetmemişti. Beni terk eden mide bulantım yeniden başlamıştı. Açlıktan kazınan midemde ona destek olmuştu.
Araba kapısının açılıp kapanma sesini duyduğumda gözlerimi yinede açmamıştım zira yerdeki Deli'yi gördüğüm an midemdeki olmayan yiyecekleri kusacağıma inanıyordum. Püskürtmeli bir gülme sesi duyduğumda gözlerimi açarak gülen kişiye dönmüştüm, yani Tevfik'e. Bana bakıp bir kahkaha daha atan Tevfik'e anlamsız bakışlarımı gönderdiğimde "kırmızı senin rengin Lila. İzliyorduk sizi, Kırmızı, ten renginden daha çok yakışıyor sana." diyip bi daha gülmüştü. Bir gram bile gülmeye tenezzül etmeyen dudaklarım arasından "Tevfik biraz daha gülmeye devam edersen üstüne kusucam. Eminim benim kusmuğum siyah tişörtünden daha çok yakışır sana!" dedim. Kesinlikle tehtid etmiyor, olacakları söylüyordum. Tevfik, Jale ve Hanım teyzenin elini öpmüştü. Derin ise kucağında uyuyan Aslan dolayısıyla arbadan inmemiş, el sallamakla yetinmişti. Gökhan'ın bana attığı kaçamak bakışlarını fark etsemde gülmemek için bastırdığı dudakları nerdeyse beni güldürmeye yeteceğinden ona bakmaktan kaçınıyordum. Arabaya binip derhâl gitmek istediğimden bi adım atmıştım fakat az önce öldürdüğüm Deli'ye takılıp sendelemiştim. Dönüp sinirle tekme atacağım sırada Gökhan kolunu omzuma atarak beni arabaya doğru yönlendirmişti. Ölen bi hastaya tekme tabikide atmazdım ama o an'ki sinirle ne yaptığımın farkında bile değildim. Tevfik o sinirime bile gülerken daha çok sinirimi bozmuştu. Gökhan kolunu omuzumdan indirmezken, "sakin ol, Umut'un evine yaklaşık 5 dakika var zaten." dedi. O da hâlâ gülmemek için zor duruyordu. Ne vardı bu kadar gülünecek? "Gül ya, sende gül valla! Ne var bu kadar gülünecek asla anlamıyorum sizi." dedim. Küçük bi kahkaha attı Gökhan. Hayretle ona döndüğümde arabanın yanına gelmiştik. Sinirli olduğunu sandığım bakışlarımı gözlerinden çekmezken o, arabanın kapısını benim için açarak "Geç hadi geç!" dedi. Sanki 'elimden bir kaza çıkıcak' der gibi. "Güldüğün için Umut'un evine gidene kadar seninlede konuşmayacağım!" dedim. Hâlâ gülüyordu. Yanağımdan makas aldığında gözlerimi devirerek arabaya binmiştim. Kapıyı kapatıcağı sırada ondan önce davranarak kapıyı sertçe kapatmıştım. Gül diyen sendin Lila! B12'ne baktır bi ara, tabi test yaptırabileceğin çalışır bir hastane bulabilirsen. Kafasını iki yana sallayan Gökhan, arabanın önünden dolaşarak sürücü koltuğuna oturdu. Herkesin araçlara binmesiyle yola tekrar çıkmıştık, Hanım teyze ve Jale teyze Gaye'lerin arabasına binmişlerdi. Sıradaki eve Umut'un eviydi. 5 dakikalık bir yol ne vardı ne de yoktu. Çok yakındı. Umut emekli polis bir baba ve genç yaşında şehit düşen bi annenin evladıydı...
5 dakika boyunca kimseyle konuşmamıştım, telsizde konuşulan konulara bile sessiz kalmıştım. Ağzımı açtığımda kusucakmışım hissi henüz gitmemiş aksine durdukça daha fazla artmıştı. Arabadan indiğimizde hiçbir Deli görüş açımıza girmemişti. Aslan uyanmıştı ama arabada kalmayı tercih etmişti Derin yine arabada kalırken Tevfik'de ona eşlik etmişti. Jale ve Hanım'da onlarla aşağıda kalmayı tercih etmiş, 6 kat çıkmayı istememişlerdi. Benimde 6 katlı apatmanın en üst katına çıkmaya hevesim olmasada, yüzümü yıkamalı ve en azından bir yudum su içmeliydim. Apartmana adım attığımızda en önden umut gidiyordu. En arkadan gelirken 2.katta şimdiden nefes nefese kaldığımı hissetmiştim. Oyunculuk maceramda düzenli spora gitsemde malesef paslanmıştım. Attığım her adımda merdiven daha çok dikleşiyor ve gözüme daha çok uzun geliyordu. Trabzanlara tutunarak destek aldığımda şaşırtıcı bir şekilde hiçbir hastalıklı ile karşılaşmadan Umut'ların evine gelebilmiştik.
Umut yine anahtarla içeri girdiğinde bizde arkasından ilerlemiştik. Mutfaktan gelen sese ve kokuya doğru gittiğimizde, Kemal amca ile karşılaşmıştık. Bi bakışıyla karşındaki kişiyi titreten, yürüdüğünde yeri sallayan eski polis, Kemal amca. "Ooo, kimleri görüyorum?" dedi Kemal amca. "Arkanız dönükken nasıl görüyosunuz?" dedim büyük bir merakla. Bu adam beni korkutuyordu... Küçük bir kahkaha attığında bize dönmüştü. "Ayak seslerinizi görüyorum kızım. Ve kokunuzu duyuyorum!" dediğinde gülümsedim, ama yinede hâlâ korkuyordum. Gaye hemen Kemal amcanın elini öptü. Kemal amca ona sarılırken bize laf sokmayıda ihmal etmemişti. "A benim güzel gelinim, hayırlı evladım benim. Diğerleri gibi değildir benim kızım, televizyonda magazin sayfalarında dans ederek değil evime gelirde öyle giderir hasretimi." dedi. Umut dans olayını aklına getirdiğinde bir kahkaha atmıştı. "Hadi ama Kemal amca iş güç biliyorsun. Yoksa gelmezmiyiz ziyaretine?" dedi Gökhan. Dans mevzusundan yüzümü önüme eğmiştim. Kemal amca ise Gökhan'a cevap vermişti. "Hadi ordan sıpa, insanlar kudurmasa beni hatırlayacağınız yok!" dedi. İnsanların kudurmasından haberdardı ama mutfakta çorba ve menemen mi yapıyordu? İnanılmaz bir insandı gerçekten...
Umut babasına başımıza gelenleri anlatırken ben lavaboya giderek yüzümü yıkamıştım. Kışa yeni girmiştik, hava oldukça soğuktu. Aynada son kez kendime baktıktan sonra mutfağa geri dönmüştüm. Herkes yemek yemeye dalmıştı. Gaye, aşağıdakilere mesaj yoluyla haber vermişti. Ben lavabodayken onlarda gelmişlerdi. Kısa bir mola verdik saymıştık. Bende hemen oturup bi şeyler atıştırmaya başlamıştım. Kemal amca, Jale ve Hanım teyze dışında herkes kıtlıktan çıkmış gibi yemek yerken onlar şaşırmamaya dikkat ediyorlardı. Aslan Derin'in kucağından inip Gökhan'ın kucağında yemeğini yerken çok tatlı gözüküyorlardı. Gökhan'la göz göze geldiğimde gözlerini kaçıran ben olmuştum. Zira onun sevdiği, aşık olduğu bir kız vardı ve kızın kim olduğunu geçtim bana aşık olduğundan bile bahsetmemişti. Ama bu konuyu açmıyacaktım çünkü kendi içimde kendime söz vermiştim...
Yemek yedikten hemen sonra Kemal amca ve Umut kendilerine kıyafet hazırlamaya gitmişlerdi bizse salonda oturup gelmelerini beklemiştik. Kusma isteğim tamamıyla kaybolmuştu. Aslan şimdi de benim kucağımda bana bir şeyler anlatıyordu. Annesi ve babasını kaybetmişti ama hâlâ neşesi yerindeydi. Daha çok bir travma gibi, onları düşünmemeye çalışıyordu. Bir kere bile onlardan bahsetmemişti.
"....ve sonra ayağı takıldı ve herkes ona güldü." diyordu sınıf arkadaşı Yiğit'den bahsederken Aslan. Anlattıklarına kısa kısa cevap veriyor hatta bazen onuda yapmayıp gülümsüyordum. Oysa benim cevaplarımı dikkate almadan sürekli aynı heycanla bir şeyler anlatıyordu. Onun sözünü kesen ben olmamıştım, kendi sesiyle herkesi susturan Gökhan'ın çalan telefonu olmuştu. Gökhan hızla telefonu açtığında "efendim abiciğim?" demişti. Demek ki kız kardeşi Mine aramıştı. Telefonunda dışına çıkan Mine'nin sesini odadaki herkes duymuştu, zira ağlıyordu ve de bağırarak konuşuyordu. "Abi hemen gel, babama bi şey oluyo..." kısa bi sessizliğin ardından devam etti. "Abi b-beli belinden kan akıyo. Isırmışlar!" dedi arkasından Gökhan ve Mine'nin annesi Figen hanımında ağlama sesi geliyordu. Gökhan hızla ayağa kalktığında "abicim geliyorum ben, yoldayım. Dediğimi yap! Annemide al odana gidin kapıyıda kilitleyin... Duydun mu beni Mine?" dedi. Mine "abi babam bayıldı! Ses vermiyo." dedi. Gökhan "Mine hemen odaya gidin dedim hemen! Babamı bırakın ve hemen odaya gidin kapıyıda kilitleyin, hadi abiciğim! Hadi!" dedi. "Tamam abi, lütfen çabuk gel!" dedi gözyaşları arasında Mine. Gökhan kapıya doğru yöneldiğinde Umut'ları beklemeyi reddetti. "Bende gelicem seninle!" dediğimde peşine takılmıştım. Aslan'ı Derin'e verirken "siz doğruca bana geçersiniz, anahtar mavi saksının içine gömülü. Eviniz gibi rahat olun. Kapıyı dikkatli açın Çörek kaçmasın!" dedim. Bi şey demesine gerek kalmadan merdivenleri üçerli inen Gökhan'a yetişmeye çalıştım. O arabaya binerken ben apartmandan çıkıyordum. Beni beklermi diye şüphe içindeyken, neyseki beni bekliyerek şüphelerimi gidermişti. Evi buraya 15 dakika uzaklıkta olsa da biz o yolu 7 dakikada gidermişiz gibi hissetmiştim çünkü olması gerekenden çok daha hızlı gidiyordu. Bu beni korkutsada ona yavaşlaması gerektiğini söylememiştim...
Dakikalar içinde 3 katlı olan Gökhan'ların evine gelmiştik. 2.katta oturuyorlardı ve Gökhan beni beklemeden arabadan inmişti. Önüne çıkan iki Deli'yi öldürmüştü. Gökhan'a doğru giden, esmer, eski kıyafetleri olan, muhtemelen bacağından ısırılan enfekteyide hızla ben öldürmüştüm, sanırım evsizdi çünkü kıyafetleri bayağı yırtıktı. Gökhan'ı anlıyordum, kardeşi ve annesinin hayatta olduğundan, iyi olduklarından endişe ediyordu fakat önce kendisi yaşamalıydı ve bu konuyu hiç düşünmüyor gibi haraket ediyordu. Zemin katta olmayan enfekteler, 1.katta birini ısırmakla meşguldüler. 3 Deli, bir adamın bağırsaklarını kemiriyordu. Bu yeniden midemin bulanmasına sebep olmuştu. Ki gören herkesinde midesi bulanırdı...
Gökhan onları öldürmek ve öldürmemek arasında tereddütte kalırken ben kısık sesle, "öldürmezsek Mine onlardan korkabilir." dedim. Zira evden ayrılırken Mine'lerede saldırabilirlerdi. Beni başıyla onayladığında Deli'lere doğru, "piştt!" diyerek dikkatlerini çekmişti. 2 Deli koşarken diğeri yürüyordu. Koşan Deli'lerden biri yirmilerinde kızıl saçlı bir kızken, diğeri yine yirmilerinde esmer bir adamdı. İkiside boynundan ısırılmıştı. İkiside Gökhan'a atılırken beni yok saymışlardı. Gökhan birini etkisiz hâle getirirken diğeri kolunu ısırmak üzereydi. Hızla gidip kızıl kızı etkiz hâle getirmiştim. Gökhan bana baktığında, "eyvallah" dedi. Gülümsedim. Yürüyen Deli'yi etkisiz hâle getirdiğinde hızla merdivenlere yöneldi. Bende arkasından merdivenleri hızla çıkmıştım. 2.katta hastalıklılardan yoktu. Gökhan eve girdiğinde Mine'nin odasının kapısını geçmeye çalışan kırklarındaki babası Zülfikâr'ı amcayı görmüştü. Gözünden düşen yaşları görmezden gelmiştim. Mine'nin odasından ağlama sesleri geliyordu büyuk ihtimalle de Zülfikâr amca sese doğru gitmeye çalışıyordu...
Gökhan yaklaşık 2 dakikadır eşikten babasına bakıyordu. Adım atmıştı fakat daha fazlası gelmemişti. Gökhan bana dönmüştü, gözlerimde ne gördüyse yeniden babasına döndü. Kısık sesle konuşarak "ben yapabilirim, istersen tabii?" dedim. Mine fazlasıyla korkmuştu tabi Figen teyzede öyle. Gökhan yeniden bana döndüğünde yap dememişti ama yapmada dememişti. O onaylamadan Zülfikâr amcayı öldüremezdim. Gerçi o zaten ölmüştü... yürüyor olması yaşadığı anlamına gelmiyordu.
Gökhan bir adımla yanıma geldi ve kollarını bana doladı. Gözyaşı boynumdan aşağı kayarken bende onu sarmıştım. Çakının onu yaralamaması için ekstra çaba sarf ediyordum. O Derin kadar güçlü değildi anlaşılan... Boynumda onun sıcak nefesini hissederken kulağımda, "ben yapamıyorum, sen benim için yaparmısın?" diyişini duymuştum. Benimde gözyaşlarım gözlerimi terk etmişti. "Yaparım," dedim. Ondan geri çekildiğimde beni izlemişti. Bunu yapmak benim içinde zordu. Zülfikâr amca, benim öz babamın yapmadığı babalığı yapan koca yürekli bir adamdı. Benim üzerimdeki hakkıda oldukça fazlaydı. Bunları düşündükçe daha fazla akan gözyaşlarımı umursamadan Zülfikâr amcanın yanına gittim. Tek hamleyle, ellerim titreye titreye çakıyı şakağından sapladım. Yere düşmemesi için tuttup yavaşça onu yere oturttum, sırtını duvara yasladığımda başı önüne düşmüştü. Gökhan'ın yanına geldim gözlerini babasından ayırmazken çenesinden tutup kendime çevirdim. "Bakma ona! Mine'nin ve annenin sana ihtiyacı var." dedim. Odadan hâlâ ağlayışlarının sesi geliyordu. Birkaç saniye gözünü gözümden ayırmadı. Sonra elimi tuttu. Elimi sıkı sıkı tutarken güç alır gibiydi. Sevdiği kıza elimi tuttuğunu kesinlikle söyliyecektim. Bunları bilmesi gerekti! Kapat çeneni Sarmaşık...
Diğer eliyle gözlerideki yaşları sildi. Elimi bırakmadan Mine'nin odasının kapısına geldi, kapıyı açmayı denedi ama başaramadı. Mine'ler kapıyı kilitlemişlerdi. Titremesine engel olamadığı sesiyle konuşmaya başladı. "Abicim geldim, açabilirsin kapıyı!" dedi. Kapının kilidinin sesi duyulduğunda kapı hızla açılmıştı. "Abi!" diyerek Gökhan'ın üzerine atılan Mine olmuştu. Göz altları morarmış ve şişmişti. Saatlerdir ağlıyor olmalıydı. Gökhan elimi bırakmak zorunda kalmıştı, Mine'nin sarılmasına karşılık vermişti. Bende Figen teyzeye sarıldığımda o da bana karşılık vermişti. "İyimisiniz kızım?" diye sordu Figen teyze. "Biz iyiyiz, siz?" dedim hâlâ sarılırken. "Biz iyiyiz ama Zülfikâr iyi değil. Gördünüz mü onu?" dedi Figen teyze. Gökhan Mine'den ayrılıp annesinin yanına geldi. Figen teyze benden ayrılıp Gökhan'a sarılmıştı. Mine ise bana sarılmıştı, hâlâ ağlıyordu...
"Anne birkaç gün Lila'da kalacağız. Bizim çocuklar ve aileleride Lila'da kalıcaklar. Her şey yoluna girene kadar bir arada kalacağız." dedi Gökhan. Annesinin az önce sorduğu soruyu es geçmişti. Gözyaşlarını tutuyor, her şey yolundaymışçasına, iyiymiş gibi davranmaya çalışıyordu. Yüzüne boş boş bakan Mine ve annesine, "Hadi çanta hazırlayın kendinize!" dedi Gökhan. Sert davranıyordu ve bu davranış bence yanlıştı. Mine'de annesi Figen'de her şeyin farkındaydı. Zülfikâr amcanın öldüğünüde biliyorlardı, Gökhan'ın neden böyle davrandığınıda. Mine dolabından çıkardıği sırt çantasına bir şeyler koyarken, Gökhan annesine yardım etmek için onunla gitmişti. Odada Mine'yle ikimiz kalmıştık...
Mine gözyaşlarını durdurmaya çalışıyordu, bunu yaparkende benimle sohbet ediyordu. "Abimlemiydiniz salgın yayıldığında?" dedi önce. "Karakoldaydık hepimiz, işimize geri döndük. Tam her şey yoluna girdi, yeniden kaydı hayatımız." dedim. Gülümsedi. "Babam her şerde bir hayır olduğunu söylerdi." dedi. Devam etti, "belkide herkesin senin evinde toplanması gerekiyordur?" dedi. 'Olamaz mı?' der gibi. "Belki de," dedim dudaklarımı büzerek. Gözyaşları durmuştu. Fakat her an yine ağlıyacakmış gibi bakıyordu. Kafasını dağıtmam gerektiğini düşünerek, benimde aklımı kurcalayan, Gökhan'a asla sormayacağım ama Mine'ye sormamda bir sakınca olmayan soruyu sormaya karar vermiştim. "Mine? Sana bir şey soracağım..." dedim önce. Başıyla beni onayladı, 'sor' der gibi. "Gökhan'ın sevdiği kız kim?" Evet dan diyede sormuştum böyle. Ne kadar merak ettiysen artık Lila'cığım, lafları gevelemeden pat diye sordun. Sus Sarmaşık...
Mine gülmeye başladığında gözlerimi kıstım. Niye gülüyordu ki şimdi? "Sana birini sevdiğini mi söyledi?" dedi gülmeye son vererek. "Bana demedi ama Aslan'a demiş. O da ağzından kaçırdı..." dedim. "Ah abi ahh... benim söylemem doğru olmaz." dedi, 'üzgünüm' der gibi. "Abimi satamam diyosun yani..." dedim. N'olurdu sanki söyleseydi? "E tabi satmam abimi. Hem o söyler zaten sana, senden bi şey gizlemez." dedi. Öyle olsundu, o da bana brütüsdü...
Gökhan'da kendine çanta hazırladıktan sonra gitmek için ayaklanmıştık. Mine yanından geçtiği babasına bakmamak için direnmişti. Yeniden akmaya başlayan gözyaşları az öncekilere göre daha azdılar. Evden çıkıp kapıyı kapattığımızda kapı sertçe kapanmıştı. Kapı kapandığında çıkardığı ses üst kattaki enfekteleri kendine çekmişti. Merdivende görünen, bize doğru koşan, kollarını öne doğru uzatan 6 tane enfekte vardı. Mine anlık korkuyla abisinin üzerine doğru bayıldığında, Figen teyze elini ağzına götürmüştü. İnanamıyor gibiydi...
Gökhan Mine'yi tutarken "Arabaya gidin siz, ben gelirim bunları halledip!" dedim. Gökhan başını olumsuz anlamda iki yana sallarken bana vakit kaybettirmişti. "Gökhan gidin dedim, hadi! Mine'yi görmüyor musun?" Sinir etmesindi beni. Mine'yi annesine yaslarken o da yanıma gelmişti. Üzerime atılan, kolundan ısırılmış, küt ve esmer saçlı genç kadını çakısıyla öldürmüştü. "Oğlumm!" diye bağıran Figen teyze aşağı kattan çıkan 2 Deli için bir nevi bizi haberdar etmişti. "Sen onları hâllet, ben bunları," dedi Gökhan. Anlaşma yapar gibi. Yine kendini riske atıyordu, 5 tane Deli'yi kendisinin öldürebileceğini söylüyordu. Hızla Figen teyzeye doğru giden iki Deli'yi öldürdüğümde, Figen teyzenin minnet dolu bakışlarına gülümseyerek Gökhan'a yardıma gitmiştim. Son iki Deli'nin birini ben öldürdüğümde diğerini Gökhan öldürmüştü...
Çakı olayı kesinlikle silahtan daha iyiydi. Fakat çakıyı sapladıktan sonra çıkarmak yoruyordu ve biz 8 Deli'de bile çok yorulmuş, nefes nefese kalmıştık... Gökhan gülümsediğinde, bende buruk bir gülümsememi ona sunmuştum. "Mine'yi görüyorum ve senide yanlız bırakmıyorum!" dedi Gökhan. Sanki 'sakın bir daha bunu aklından geçirme!' der gibi. "İyi bok yiyorsun!" dedim onun duyamayacağı kadar kısık bir sesle. Sonuçta annesi ve Mineyi yalnız bırakmıştı ve bu sırada onlara bir şey olabilirdi. Bunu dikkate almalıydı. Dediğini duymazdan gelerek, yüzüme bir şey söylememi bekler gibi bakan Gökhan'a, "Mine'yi benim taşımamı bekliyorsan, daha çok beklersin!" dedim. Taşırdım da, ne gerek vardı? Gökhan dururken ben mi taşıyacaktım kocaman kızı? Gökhan gülümsediğinde annesine dönmüştü. Figen teyze Mine'yi tokatlayarak uyandırmaya çalışıyordu ve bu durum pek etkili oluyor gibi gözükmüyordu. "Sen al Mine'yi kucağına, ben önden gider yolu açarım." dedim. Başkada şansı yoktu. Annesi Figen teyze, Mine'yi taşıyamaz ve en azından şimdi hiçbir Deli'yi etkisiz hâle getiremezdi. Mecburen kafasını beni onaylar gibi salladığında, yerde oturmuş Figen teyzenin kucağına doğru uzanan Mine'ye yöneldi. Bir kolunu dizlerinin altından diğer kolunu ise sırtından sararken Mine'nin kafası tam boynuna denk gelmişti. Merdivenleri önden inerken onlarsa arkamdan geliyorlardı. 1.katta olmayan enfekteler zemin katta da yoktu. Fakat dışarıya ulaştığımızda 1 tane elinde ısırık izi olan, yüzünün yarısından fazlası kan'la bulanan, kumral, saçları beline kadar uzanan Deli ile karşılaşmıştık. O üzerime doğru yürürken bende 1-2 adım ona yaklaşarak, çakımı şakağından saplayıp onu etkisiz hâle getirmiştim. Başka bir enfekte yolumuza çıkmamış 1 baygın, 3 sağlam insanla arabaya ulaşmıştık. Arabanın arka koltuğunu açarak, Gökhan'ın Mine'yi arabaya yerleştirmesini izlemiştim. Figen teyze arka koltuğa yerleşip Mine'nin kafasını dizleri üzerine yatırmıştı...
Bizde arabaya yerleştiğimizde Gökhan sürücü koltuğuna yerleşmişti. Telefonuma gelen bildirimle, dikkatimi yoldan çekip telefonuma vermiştim. Mesaj Gaye'dendi.
Gaya
Biz senin evindeyiz, Çörek bize ev sahipliği yapıyor:) siz ne zaman geliyosunuz? Her şey yolunda mı?
Demişti. Bende ona cevap yazmaya başladım.
Siz
Aferin Çörek'ime. Yeni çıktık yola, yarım saate orda oluruz. Zülfikâr amcayı kaybettik. Mine bayıldı, Deli'lerle karşılaştığımız için. Ama hâllettik, sorun yok.
Yazıp gönderdim. Gökhan "kim o?" diye sordu. "Gaye. Ne zaman geliyorsunuz, biz geldik diyo." dedim. Başını onaylar gibi salladığında Gaye'den mesaj gelmişti.
Gaya
Başımız sağ olsun. Mine'yi anlıyorum, babasını kaybetti bi de üstüne bu şeyler, kaldıramadı tabi vücûdu.
Demişti.
Siz
Evet hem onun için, hem Gökhan için çok zor ama Gökhan Mine için güçlü durmaya çalışıyor... Neyse gelince konuşuruz.
Yazıp mesajı göndermiştim. Gaye ise;
Gaya
Tamam canım.
Diyerek mesajlaşmayı sonlandırdı. Gaye'yi telefonuma "Gaya" olarak kaydetmiştim. Zira ilk tanışmamızda beni kazara düşman sandığından, çatışma anında silahını bırakıp yerden aldığı kocaman, hatta kaya bile diyebileceğimiz bi taşı üzerime atmıştı. Taş bacağımda kocaman bi morluğa sebep olmuştu. Karakolda yeniden tanıştığımızda ise bana "sana küçük kaya parçasını fırlatan, Gaya ben" demişti. Ardındansa bir sürü özür sıralamıştı. Çok mahçup olduğundan çok süründürmeden hemen affetmiştim. O konu ne zaman açılsa ben dalga geçerken Gaye kendini yerden yere vuruyordu. Bana kendi adının Gaye olduğunu söylediğinde yaptığı kelime şakasına çok gülmüştüm ve bunu unutmamak içinde, o günden sonra adını telefonuma "Gaya" olarak kaydetmiştim... bu da böyle şirin, acılı ve bol bol nostalji kokan bi anıydı...
Yavas yavaş gözlerini açan Mine arabaya bindikten 10 dakika sonra kendine gelmişti. "İyi misin abiciğim?" diye sordu Gökhan. Cevap vermediğinde hâlâ etrafı inceliyordu. Birden kendine ne olduğunu hatırladığında dik bi pozisyona gelerek "siz iyi misiniz asıl? Onlar neydi ya öyle? Çok çirkinlerdi!" dedi. Babasınında o çirkin şeylere dönüştüğünü iyiki görmemiş Lila! Yoksa bununla baş edemezdi! Sus Sarmaşık, bir de seninle uğraşamam. İçimdeki durmadan konuşan, ağzından hayırlı bir şey çıkmayan kişiliğe benim ama babamın soyadını vermiştim. Zira beni epey gıcık ediyordu. "İyiyiz biz. Ama senin onlara alışman gerek, çünkü hiçbir şey yoluna girmeyecek gibi gözüküyor." diyen Gökhan'a saçmalama der gibi bakmıştım. "Abi harbi saçmaladın, tabiki her şey düzelicek! Eğer düzelmezse bu dünyanın sonu demek çünkü. Ve bence daha yaşamamız gereken şeyler var!" dediğinde bana döndü Mine. Benden onu onaylamamı bekliyordu. "Mine'ye katılıyorum ve sen şu an bayağı saçmaladın!" dediğimde Gökhan ağzını aralamıştı fakat Konuşamadan Figen teyze girmişti söze. "Her şey düzelse de hiçbir şey eskisi gibi olmaz, giden geri gelmez. O yüzden bencede kendinizi bu şeylerle yaşamaya alıştırın." dedi. Gökhan annesine çekmiş olabilirmiydi? İkisininde karamsarlığı aynıydı.
"Oof, bırakırmısınız şu karamsarlıklarınızı bir kenara? Bakın yoksa, yine bayılırım!" dedi Mine. Bir nevi tehtid etmişti. Mine'nin sözü üzerine kimse bir şey söylememiş ve benim evime gelmiştik. İki katlı, vişne çürüğü renginde, bahçesinin yüksek duvarlarla korunduğu evimi o kadar özlemiştim ki. İnsanın evi gibisi yoktu gerçekten. Arabadan indiğimizde etraf temiz gözüküyordu. Zira aralarında çok uçuk bi mesafe olmasada, yerde yatan 6 Deli, ekipin temizlik yaptığını kanıtlıyordu. Yüksek bahçe kapısını açtığımda diğerleride içeri girmişti. Bahçe kapısıni içerden kilitleyerek, bahçede eve doğru yürumeye başladık. Mine "vay be! Uzun zaman olmuş gelmeyeli." dediğinde gülümsedim. Kapıya ulaştığımızda anahtarla kapıyı açtım. İçerden bi ses yükseldi, boğuk bi ses. "Kim o?" diye bağırdı Tefo. Büyük ihtimalle bir şeyler yiyordu. "Anahtarla girdiğime göre, Tevfik Fikret." diye bağırdığımda, içerdeki kahkahalar ve yanımdaki Mine ve Gökhan'ın kahkahası birbirine karışmıştı. Ayakkabılarımızı çıkartarak salona geldiğimizde yüzümdeki gülümseme solmuştu çünkü kucağıma Çörek'ten önce Mavi atılmıştı. Onun burda ne olduğunu sorgulamaya vaktim olmazken elimde hissettiğim sızıya rağmen Mavi'ye sarılmaya devam ettim. Çünkü Mavi sebebini anlamadığım bir şekilde ağlıyordu...
"Lila ablam, ablam Deli'ye dönüştü. B-benim yüzümden, ben ölücektim önüme atladı." dedi Mavi. Ağlaması daha çok şiddetlenirken benimde ağlayasım gelmişti. Hem Mavi'nin ablası Beyaz için hem de, salonumun halısı olmayan bir kısmına elimi kesen çakı yüzünden kan damladığı için... gözümden bir damla yaş düştüğünde kesinlikle Beyaz için ağlıyordum. Adı gibi beyaz biriydi o, içinde karaya dair hiçbir iz yoktu. Annesi ve babası öldüğünde küçük yaşında, adını koyduğu kardeşi Mavi'yi canını dişine takarak o okutmuştu. Gururlu, hakkaniyetli bir kızdı, kardeşini okuturken kimseden yardım dahi almamıştı. İşin kötü tarafı insanlar ölürdü, sevselerde ölürdü. Sevdikleri için ölürdü...
Mavi'yi teselli edebileceğim tek bi cümle dahi kuramamıştım. "Ağlama, Mavi o senin yaşaman için öldü. Arkasından ağlaman için değil, şimdi onun için yaşaman gereken yerdesin." dedim. Konuşmakta zorlanıyordum. Yere düşen 7 damla kan bile midemi bulandırmaya yetmişti. Kan beni tutmazdı ama iki kere üst üste hastalıklı insanların kanı yüzüme sıçradığından hassasiyet kazanmıştım. Çakıya daha fazla dayanamadığımda yere düşürmüştüm. Derin Mine'lerin çantalarını almak için geldiğinde yerdeki küçük kan birikintisini fark etmişti. "Lila elin!" dedi panik içinde. Gökhan az evvel oturduğu koltuktan kalkıp bana doğru geldi. Mavi geri çekildiğinde elime bakıp "ay Lila benim yüzümden oldu, özür dilerim! Ya ben ne salak bi kızım yaa herkese zarar veriyorum!" dedi. Daha sonrasındaysa daha fazla ağlamaya başladı. "Ay saçmalama seninle ne alakası var? Sana sıkı sarılıyım derken azıcık elimi kesti o kadar!" dedim sitemle. Elim acıyordu ve kimsenin kendini suçlamasıyla uğraşamazdım...
Gökhan elimi tuttuğunda kesiğe bakmıştı. "Çok derin değil ama pansuman yapılmalı mikrop kapar. Kızım dikkat etsene, elinde çakıyla birinemi sarılınır?!" Gökhan son cümleye geçtiğinde sesini yükseltti. Ne gerek vardı azarlamaya? Sanki kasıtlı kendimi kesmiştim. "1, bana sesini yükseltme. 2, istediğime sarılırım. 3, ben sana 'bana kızım deme' demedim mi?" dedim. Herkes sohbet etmeye dalmıştı. Mine ve Derin, Mavi'yi teselli etme görevini üstlenirken, Jale, Hanım ve Figen teyze mutfakta yemek yapmaya girişmişlerdi. Gaye ve Umut Aslan'la oynuyordu. Tevfik ve Kemal amca sohbet ediyordu. Gökhan söylediklerime gülümserken cevap vermeye hazırlanır gibi vakit kazanıyordu. Vakitten bol ne vardı? "1, sana sesimi yükseltmem için bu kadar çabalama. 2, birine sarılmak sana zarar veriyorsa sarılamazsın, bana bile. Son, yani 3, sen niye taktın bu kızım olayına bu kadar ya?" dedi. Hızla cevap verdim. Onun gibi cevap vermek için vakit kazanmaya ihtiyacım yoktu, ben hazır cevaptım. "1, senin sesin bana karşı bi şekilde yükseliyo zaten, benim uğraşmama gerek kalmıyo. Senin 3.madden benim 2.cevabım, bilmem, gıcık oluyorum bana kızım demene! Ve son olarak senin 2.madden benim son cevabım, birine sarılmak bana zarar veriyosa ve ben sarılmayı göze aldıysam buna sen engel olamazsın! Ayrıca bana bile derken? Bir türlü "açılamadığın" kız duymasın, o zaman bi ihtimalin varsa, o da kalmaz çünkü!" dedim. Ne oluyordu bana? Yüzüme bakıp gülümsedi. Şu an onun beyninden şüphe ediyordum. Bende senin beyninden şüphe ediyorum Lila... Kapat çeneni Sarmaşık!!!
Bana cevap vermediğinde, elimi tutan elinden kurtulup yanından geçerek lavaboya gittim. Elimi yıkadığımda, su kesiği fazlasıyla sızlatmıştı. Yüzümü buruşturmam canımın yanmasına bi fayda sağlamamıştı. Elimi sıkıca sararak salona geri dönmüştüm. Mavi artık ağlamıyordu. Aslan Çörek'le oyun oynuyordu. Gaye ve Umut yere oturmuş Aslan ve Çörek'i izliyorlardı. Gökhan, Tevfik ve Kemal amcayla hararetli bi şeyler konuşuyordu. Figen, Jale ve Hanım teyze masayı kuruyorlardı. Derin Mine'yle, Mine'nin çizdiği resimler hakkında konuşuyordu. Her şey yolundaydı. Uzun zaman sonra evimi ilk kez bu kadar kalabalık görüyordum ve bu duygulanmama sebep oluyordu. Figen teyzelerin kurmakta olduğu sofraya yaklaşarak bi bardak ve bıçağı elime alıp bıçağı hafifçe bardağa vurdum. Herkes bana döndüğünde konuşmaya başladım. "Dikkat dikkat! Lila konuşuyor," dedim gülümseyerek. "Öncelikle burada toplanma sebebimiz pek hoş olmasada her şerde bir hayır vardır diyerek hoşgeldiniz demek istiyorum." Alkış sesini başlatan Tevfik'e bi gülümseme gönderdiğimde devam ettim. "Evimi uzun zamandır bu kadar kalabalık görmüyordum, garip oldu. Ama güzel oldu. Burada kaldığınız müddetçe rahat etmeniz benim için çok önemli, o yüzden kendi eviniz gibi rahat edin. Hem yukarda hemde aşağıda tuvalet ve banyo bulunmakta bu konuda rahat ediceğinizden eminim. Mutfağım zaten emrinize amâde, burda da sorun çekmezsiniz. Evin hiçbir odası yasak ya da girilemeyecek bi oda değildir, bunu da bilin. Bahçeye istediğiniz zaman rahatça çıkabilirsiniz, duvarlar yüksek olduğundan enfekteler giremez. Tek bir kuralım var o da çok önemli, Kapıları açık bırakmayın Çörek kaçmasın yeter. Onun dışında hiçbir kuralım yok, ev hakkında ya da bi şey olursa bana gelebilirsiniz, dikkatiniz için teşekküler!" Islık sesi Umut'dan gelirken alkışı başlatan yine Tevfik olmuştu.
"Şey, Lila bu kadar insan nerde yatıcak?" dedi Gaye. "6 tane yatak odası var. 4 yukarıda 2 aşağıda, hâllederiz ya bi şekilde." dedim. Ve devam ettim. "Derin, Mavi'yle sen, Aslan'la yukarıdaki odaların birinde kalırsın. Hanım teyzeyle Jale teyzede yukardaki odalardan birinde kalırlar. Mine ve Figen teyzede yukarıdaki odalardan birinde kalır. Kemal amca ve Tevfik aşağıdaki odalardan birinde kalır. Gaye ve Umut'da aşağıdaki odada kalırsınız. Gökhan sende... ııı, olmadı böyle... tamam şöyle yapıcaz, Umut'cum seni Gaye'den ayırmak istemezdim ama Gökhan'la aynı odada kalamayacağımızdan, sen Kemal amcayla kalıyosun. Tevfik'de Gökhan'la kalıyor. Gaye'de benim odamda benimle kalıyor." dedim. Gaye söze girdi "sorun yok." dedi. Umut'da başını onaylar gibi salladığında, herkes bu yerleşmeyi onaylamıştı...
Sofra kurulmuştu. Figen, Jale ve Hanım teyze bize kilo aldırmak konusunda epey istikrarlı bir şekilde yol alıyorlardı. Zira bu kadar çok yemek yaparlarsa, kilo alırdım ve zaten hamlanmış vücûdumun iyice hamlanmasına yol açardım. Her şeye rağmen, bütün kayıplara rağmen neşeli bir sofrada yemek yemiştik...
Saat ilerlerken yatma saatimiz gelmişti. Derin ve ben gün içerisinde kana bulandığımız için duşda uzun bi vakit geçirmiştik. Lakin bu vakit ikimizede çok iyi gelmişti. Uykuya çok ihtiyacımız vardı. Günler sonra, dünyanın geldiği bu hâlden bile sonra, ilk kez, rahat bi uyku çekiceğimizden emindim. Gaye odamdaki tuvaleti kullandıktan sonra yanıma yerleşmişti. Evde 3 tane tuvalet vardı... "Lila uyudun mu?" diye sordu. "Uyumadım." dedim. "Bir şey mi oldu?" Kapalı gözlerimi araladım. "Yok yok, her şey yolunda. Ama sence de her şey çok yolunda değil mi?" dedi Gaye. "Nasıl yani?" dedim. Bence hiçbir şey yolunda değildi. "Şöyle, karakolda o kadar vakit geçirdik, sonra Aslan ve Derin annesiyle babasını kaybetti, sonra Zülfikâr amcayı kaybettik, Mavi'nin ablası... ne biliyim, şu an o kadar huzurluyum ki, uykumda çok var ama bu kadar rahat olmamız sence de anormal değil mi?" dedi Gaye. Cık, bence değil. Sana sormadık Sarmaşık. "Cık, bence değil. Benim içimde bi his var, her şeyin yoluna koyulacağını söyleyen bi his. Evet gidenler geri gelmeyecek ama ben eminim çok geçmeden bu salgının bi çözümü bulunucak!" dedim ve hemen devam ettim. "Ayrıca bende çok huzurluyum çünkü her şeye rağmen bir aradayız, bütün kayıplarımıza rağmen, dışarıya yansıtmadığımız eskiden kalma yaralarımıza rağmen..." dedim. Benim babam da onun babası gibi beni terk etmiş sayılırdı aslında. Ne sevgisini göstermişti, ne de mesleğime ve bana olan saygısını. Gaye'yle beni ayıran tek bi şey vardı, o da, onun annesi ne olursa olsun onun yanındaydı... "doğru söylüyorsun. Peki sence gerçekten bu hastalığın bi tedavisi bulunur mu sence?" dedi Gaye. "Bulunur, bulunucak, bulunmalı, yani bulunmak zorunda!" dediğimde Gaye bana sarılmıştı. Dediğime bi cevap vermezken nefes alış verişleri derinleşmişti, çünkü Gaye uyuyakalmıştı...
Ağzımdaki kurulukla gözlerimi karanlığa açtım. Komidinin üstündeki telefonuma baktığımda saatin henüz 4 olduğunu gördüm. Uykumu hâlâ almamıştım fakat bu susuzluklada uyuyamazdım. Uyumadan önce bana sarılan Gaye, şimdi arkasını dönerek dizlerini karnına çekmişti. Gaye'yi biraz daha yorganla bülleyerek mutfağa gitmek üzere aşağı kata gitmiştim. Işığı yaktığımda karanlıkta sigara içen Gökhan'ı görmüştüm. "Uykumu tutmadı?" diye sordum. Başını beni onaylar gibi salladı. Bi bardağa su koyarak yudum yudum içmeye başladığımda, boğazımdaki kuruluk gitmişti. Bi bardak da Gökhan'a doldurarak yanındaki sandalyeye oturmuştum. Masanın üzerinde bulunan sigara paketinden bir dalda kendime almıştım. Ucunu Gökhan yakarak bana yardımcı olmuştu. Sigaraya hiç bir zaman bağımlı olmamıştım, aksine kokusu beni hep rahatsız ederdi. Fakat arada bi tane içerdim. Dumanı bir kez içime çektikten sonra dumanı havaya bırakmıştım. "Sen niye kalktın, su içmek için mi?" dedi Gökhan. "Evet," diyerek onayladım onu. "Babam konusunda yardım ettiğin için teşekkür ederim" dedi. Demek uykusunu kaçıran babasının ölümüydü. "Benim öldürdüğüm senin baban değildi! Benim öldürdüğüm kişi bi Deli'ydi. Zülfikâr amca biz gitmeden önce çoktan değişimini tamamlamıştı, yani sen olmasaydında ben öldürürdüm onu. Teşekküre gerek yok!" dedim haklıydım bence. İçine sigarasından bir yudum çekti. Dumanını bana doğru üfledi. "Bazen değişim geçirmiş bir insanın, değişim geçirmeden önceki hâli için kıyamazsın ona, bu da benim için öyle bi andı. Yani sen yinede bana yardım ettin ve ben sana yine bunun için teşekkür ederim." dedi. Gözleri doluydu. "Kim olduğunu sormuyorum! Ama onu kurtarmıyacak mısın?" dedim konuyu değiştirerek. Konunun Zülfikâr amcadan uzaklaşması gerekiyordu. "Kimi kurtarmıyacak mıyım?" diye sordu kaşlarını çatarken. "Açılamadığın kızı." dedim. Anlamamazlıktan mı geliyordu yoksa bilerek beni sinir mi etmeye çalışıyordu? "Hee" dedi jeton köşeliymiş gibi. "Sen onu diyorsun, onun kurtarılmaya ihtiyacı yok ki. O kendi başının çaresine bakar, ona bir şey olmaz." dedi çok güveniyordu anlaşılan. Gökhan korumacı biriydi çünkü. Korunmaya ihtiyacı olmayan beni bile koruyordu çünkü. Kalbim neden sızlıyordu ki? Bana neydi?
"Bence uyumalıyız artık, geç oldu." dedim. Sızlayan kalbimi yalnız bırakmayan elimde sızlıyordu şimdi. Tam o sırada mutfağın kapısında Mine belirdi. "Oo gençler? Etraf duman altı olmuş, hayırdır?" dedi Mine. 'Gece gece ne bu efkâr?' der gibi. Acaba eserekli mi bu kız Lila? Çünkü birkaç saat önce babasını kaybetti? Bu sefer haklısın sanırım Sarmaşık. "Neremiz genç kızım bizim?" diye sordu Gökhan. Ne demek neremiz genç bizim? Kendisi ihtiyarlamış olabilirdi fakat ben bunu reddediyordum. "Mine genç derken beni kastediyordu ihtiyar, niye alınıyorsun?" dedim. Beni kendisi gibi ihtiyar, moruk, yaşlı, buruşuk sanıyorduysa yanılıyordu. Zira ben 28 yaşında taş gibi bir kadındım. Çarpılırsın Lila! Tövbe de, vallaha adam Brad Pitt'e taş çıkartır!!! Olabilir ama o zaman kendisi 32 yaşına benide dahil etmesindi. "Ha ihtiyar diyosun bana!" dedi. Gözleri meydan okur gibiydi. Başımla onayladım onu. Ona getirdiğim suyu içmeyerek bana bıraktığını düşünmüştüm. Zira alışkanlıkla bardağı kesilen elimle tuttuğumda boğazımdan acı bir "ahh!" sesi duyulmuştu. Tabi bununla beraber kapanmaya yüz tutmuş yara yeniden kanamaya başlamıştı. Gece sargı bezinden rahatsız hissettiğimden çıkarıp yatağın yanına fırlatmıştım. Gökhan elimi tutup yaraya baktığında söylenmeye başlamıştı. "Sen sargı bezini ne diye çıkartıyosun ki zaten? Yok gıdıklıyormuşta bilmem ne!" diyordu. "Ay başlama yine! Gıdıklıyo beni sana ne?" dedim...
"Hoop aile var burda! Elini çek kızın elinden abi!" dedi Mine. Ona neydi? Herkes ne kadar meraklıydı her şeye burunlarını sokmaya. "Canım ailedeki küçük kızlar için uyku vakti, hadi canım yatağa, naş naş!" dedim. Mine ellerini teslim olur gibi yukarı kaldırdığında dudaklarıda yukarı kıvrıldı. "Peki ihtiyar sen öyle diyorsan." dedi ve mutfaktan koşarak çıktı. "Mine!" dedim son hecesini uzatarak. Gökhan'ın küçük kahkahasıyla ona döndüğümde asla gülüşüne son vermemişti. "Ne gülüyosun be?" diye sordum. Neye güldüğünü biliyordum ama yinede sormuştum. 'Komik mi?' der gibi. "Bana ihtiyar dedin, beş dakika geçmedi sende ihtiyarladın Lila?" dedi. Gülmeye devam etti. "Ben ihtiyar değilim Gökhan! Sen ihtiyarsın ve senin o küçük kardeşin Mine'de ergen, tamam mı?" dedim. Altta kalamazdım. Peçetelikten aldığı peçeteyi avucuma bastırdığında, bembeyaz peçete bir saniye içinde kırmızıya dönüşmüştü. "Tamam sen ihtiya- amann ben ergen- yok, Mine ergen, ben ihtiyar, sen çok güzelsin! Oldu mu?" dedi. "Evet güzelim!" dediğimde ayağa kalktım. "Uyuyalım artık. Sen de uyu!" dedim. Bir nevi emir verdim. "Tevfik horluyo!" dedi tek düze bir sesle. "Ne yapayım?" dedim. "Bir sorun olursa bana gelebilirsiniz dedin ya, söylüyorum işte Tevfik horluyo!" dedi. "Dürt bir kere, belki işe yarar." dedim. Elimden fazlası gelmezdi. Gülümsedi. "Denenilebilir, eyvallah." dedi. "İyi geceler." dediğimde gülümsedim. O da gülümseyerek "iyi geceler," dediğinde mutfaktan çıkarak yatak odama gittim. Çörek'de benimle geldiğinde, Gaye'yle paylaştığım yatağa 3.olmaya geldi. Çörek kocaman bedeniyle, bu kış gününde bizi ısıtırken derin bir uykuya daldım...
Ne kadar olduğunu bilmiyordum fakat bayağı uzun bir süredir mutfaktan gelen muhteşem bir yemek kokusuyla uyanmamıştım. Gözlerimi araladığımda geri kapatmam bir olmuştu. Çünkü penceremden sızan güneş ışığı gözümü kamaştırmıştı. Kolumla yatağın diğer tarafını yokladığımda Gaye'yi hissedememiştim. Komidinin üzerindeki şarzda olan telefonuma ulaştığımda saate baktım. Saatin 9'a geldiğini gördüğümde yatağımla vedalaştım. Odamdaki tuvaleti kullandıktan sonra odamdan çıktım. Evimde olmak her şeye rağmen iyi hissettiriyordu. Üst katın merdivenlerinde Derin ve kucağındaki Aslan'la karşılaştım. İkiside gülümsediğinde aynı anda "günaydın," dediler. Bende gülümseyerek "günaydın," diyerek merdivende arkalarından inmeye başladım. "Yeni mi uyandınız?" diye sordum. Sorumu Aslan yanıtladı. "Ohoo sen çok uyudun Lila abla. Biz uyanalı 1 saat oluyor." dedi. "Erken kalkmışsınız, rahat edemediniz mi?" diye sordum. "Yok be Lila, rahat ettik de, öyle işte." dedi Derin. Merdivenin son basamağında Aslan konuştu. "Erken kalkan yol alır derdi annem," dedi. "Doğru söylemiş annen." dedim gülümseyerek. Derin sessiz kaldığda Aslan'ı yere indirdi. Aklıma geleni sormaya karar verdim. "Sahi benim oğluşum nerde?" diye sordum. "Bilmem en son Tevfik'le top oynuyordu. Ya da Tevfik onun topuyla oynuyordu." dediğinde gülüyordu. Bende güldüğümde salona girdim. Gökhan hariç herkes salondaydı. Demek hâlâ uyanmamıştı. "Herkese günaydın" dediğimde herkes tek tek günaydın demişlerdi. Tevfik Çörek'in topunu havada atıp tutarken, Çörek Tevfik'i izliyordu. Mavi onu izleyip dalga geçerken Tevfik hiç oralı olmuyordu. Mine köşede telefonuyla ilgilenirken benim günaydın dememle bana dönüp gülümsemişti. "Ooo günümüz aymış, gece sohbetlerine ara verilmiş!" dedi Mine. Kesinlikle 'gel dünün intikamını al' diyordu. "Yemek mi yesek? Ben acıktım," dedim. Zira herkesin içinde Mine'yle konuşursam Gökhan'la yanlış anlaşılabilirdik. "Pişiyo kızım, en sevdiğinden yaptım, krep." dedi Gökhan ve Mine'nin annesi Figen teyze. Gayet neşeli bi ifadesi var. "Ay gerçekten mi? Bayağıdırda yemiyordum..." dedim aynı neşeli ifademle. "Hee, Lila kızım sever dedim de koyuldum mutfağa. Ama gerisini Hanım'la Jale hâllettiler. 5 dakikaya olur diğer yemeklerde." dedi Figen teyze. "E yardım etseydik bizde?" dedim. Jale teyze söze girdi "yok kızım biz hâllettik her şeyi." dedi aynı güler yüzlü ifadesiyle. Boş bi tekli koltuğa oturduğumda Çörek beni sonunda fark ederek ayak ucuma geldi. Kafasını sevmeye başladım. "Gökhan uyuyor mu?" dedim. Mine cevap verdi. "Uyuyor, n'oldu özledin mi?" diye sordu. Sırıtıyordu. "Komik misin sen şimdi?" diye sorduğumda Tevfik cevapladı. "Bence komik kız yaa, ben çok gülüyorum Mine'ye." dedi. "Tefo senin komik anlayışını bildiğimden seni şuan hiç dikkate almıyorum." dedim. "Yaa niye öyle diyosun, ben çok komiğimdir. Hem ne dedim ki şimdi ben? Özledin mi diye sordum alt tarafı." dedi Mine. Hanım, Jale ve Figen teyze mutfağa gittiler. Kemal amca yemekten önce bahçede sigara içmek istedi ve o da bahçeye çıktı. "Mine'cim saçmalamasan mı? Akşamdan sabaha niye özliyim yaa? Ayrıca yaptığın imalarada dikkat et, abinin sevdiği biri var!" dedim. Mine hâlâ sırıtıyordu. Umut'da sırıtmaya başlamıştı. Herkes niye sırıtıyordu? Başımı salonun kapısına çevirdiğimde, eşikte durup, kollarını birbirine bağlayan, sırtını da duvara yaslayıp yine diğerleri gibi sırıtan, Gökhan'ı gördüm. "Günaydın ve Lila haklı Mine, sevdiğim var benim." dedi Gökhan. "Günaydın... Ben bi' Çörek'le bahçeye çıkacağım." dedim ve "gel Çörek!" diyerek salondan bahçeye açılan kapıdan dışarıya çıktım. Çardakta sigaranın son bir kaç yudumunu içen Kemal amcanın uzağında Çörek'le oynamaya başladım. Çörek bahçede bir kaç tur atıp yanıma geldiğinde dışarıya çıkmayı özlediğini görmüştüm... ne yazık ki dışarı çıkmak için henüz doğru bir zaman değildi...
Kahvaltı etmiştik ve üzerinden 4 saat geçmişti. Herkes salondaydı. Mavi 10 dakika önce mutfağa diyerek gitmiş ve de henüz geri gelmemişti. Aslan kendi kendine, bazen Çörek'le konuşurken ortamı neşelendiriyordu. Umut, Mine, Tevfik ve Gökhan monopoli oynuyordu. Diğerleride benim gibi onları izliyordu. "Bakın ben ne buldum!" diyerek içeriye giren Mavi'ye döndüğümüzde elindeki gitarla göz göze gelmiştik. "Obaaa! Kim çalıyo bunu?" diye sordu Tevfik. "Valla çalmayı çok isterdim ama Lila çalıyor Tevfik." dedi Mavi. "Görmeden inanmam!" dedi Tevfik. "Olmaz, yani enfekteler gelir!" dedim. Yalan söyleme Lila! Evde ses yalıtımı var, ses dışarıya çıkamaz. Sarmaşık bu ara çok konuştuğunu düşünüyorum. "E kızım zaten duvarlar var. Gelirler, bağırır bağırır giderler." dedi Figen teyze. "Tevfik izle, gör ve inan," dediğimde gitarı Mavi'nin elinden aldım. Akorlarını kontrol ettim ve tellere vurmaya başladım.
"İnadına yenilmeden, âşık olmadan gel
Bu gidişin sonu kötü, kalbi kaybetme, gel
Siyahını bırak da gel, derdi sil, yeter
Aşka zulmedip küsmesen yeter
Şafağım kararır, daralır geceler"
Herkesin gözlerine bakıyordum. Gökhan'a baktığımda uzun süre göz göze gelmiştik ve ikimizde gözlerimizi kaçırmamıştık.
"Yerine hiç beni koyup sarhoş oldun mu sen?
Kaderine boyun eğip dünle küstün mü sen?
Yüreğine cayır cayır kor çile saçıp
Göz göre göre korku saklayıp
Boğazına gömülüp sustun mu hiç?"
Tevfik arada Mine'yle göz göze geliyordu, aralarında bi şey olabilir mi düşüncesi kafamı kurcalamıştı. Umut ve Gaye el ele tutşuyorlardı, Kemal amcaysa onlara 'Hey gidi gençlik' der gibi bakıyordu.
"Kal, gittiğin yerde mutlu ol
Ya da gel, kalbimde tahta sahip ol"
Gökhan'da bana eşlik etti. Gülümsediğimde şarkıyı söylemeye devam ettik.
"Senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı"
Herkes minik minik eşlik ederken, baskın ses Gökhan ve bendeydi.
"Kal, gittiğin yerde mutlu ol
Ya da gel, kalbimde tahta sahip ol
Senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı"
Herkes neşeli gözüküyordu. Benim evimde bir gece geçirmiştik ve her şey yolunda gözüküyordu. Herkese tek tek baktığımda, hepsinin gözleri ışıl ışıldı. Dün aile üyesinden birisini kaybeden birine göre herkes çok iyiydi.
"İnadına yenilmeden, âşık olmadan gel
Bu gidişin sonu kötü, kalbi kaybetme, gel
Siyahını bırak da gel, derdi sil, yeter
Aşka zulmedip küsmesen yeter
Şafağım kararır, daralır geceler"
Gaye başını Umut'un göğsüne yasladığında gözlerine hüzün yerleşmişti. Düğün günlerine az kalmıştı ve birbirlerine henüz kavuşamamışlardı. Şuan gelinlik pravosunda olması gerekirken, 13 kişilik bir evde, Deli'lerden kaçıyordu.
"Kal, gittiğin yerde mutlu ol
Ya da gel, kalbimde tahta sahip ol
Senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı
Kal, gittiğin yerde mutlu ol
Ya da gel, kalbimde tahta sahip ol
Senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı
Ama karar ver, tutamıyorum zamanı"
Alkış başlatttı Tevfik. Ardından Mavi devam ettirdi. "Şimdi inandınız mı Tevfik bey?" diye sordum, ünlü Lila Sarmaşık'a yakışır bir şekilde. "Bravo Lila hanım, şaşırttınız beni." dedi Tevfik bir kez daha alkışlayarak. Kocaman ellerinden çıkan ses oldukça fazlaydı. Mine "abicim seninde sesin ne güzelmiş be! Hele o şey kısmı yok mu? 'Senin gülen yüzüne kurban bu serseri kalbim' orda ayrı bi oturdu şarkı yaa." dedi. "Bizde bi ünlü Lila Sarmaşık kadar olamasak da, yapıyoruz bi şeyler," dedi Gökhan, en sevdiğim gülüşünü gözlerime bağışlamıştı. Herkes gülmüştü, bende dahil ama hiçbirimizin gülüşü onun gibi değildi...
Bir Hafta Sonra
Bir hafta geçti. Evde yapılabilecek aktiviteler azaldı. Geceleri suya kalktığımda artık daha fazla kişiyle karşılaşmaya başladım. Kimseyi uyku tutmuyordu. Çörek bile huzursuzdu. Ne gelen vardı, ne de giden. Üst katta herhangi bir odanın camından bakıldığında, bahçenin ötesi gözüküyordu. Sokakta tek tük olsada Deli'ler vardı. Bu da demekti ki hâlâ dışarıya çıkmak için uygun bir zaman değildi...
Elektirik kesintisi son 3 gündür artmaya başlamıştı. Sosyal medya platformları çökmüştü. En son genel kurmay başkanı ve sağlık bakanının canlı yayınından alınan kesitler gündemdeyken, ondan sonra yeni bir gündem olamamıştı. Telefonlarda uygulamalara erişilemiyordu ve telefonlar hiç bir işe yaramıyordu...
Her gün bir önceki günle aynıydı. Yemek yiyor, sohbet ediyor, çeşitli kutu oyunlarını oynuyor, eskileri yâd ediyor ve yine yemek yiyip genelde uyuyorduk. Her gün bir önceki gün ile aynıydı. Aslan, Çörek'le bizimle olduğundan çok daha fazla vakit geçiriyordu. Hatta Çörek bazı gecelerde Aslan ile salonda koltukta uyuya kalıyordu...
Günler sıkıcı ve bi o kadarda eğlenceli geçiyordu. Mutfakta herkese kahve yapıyordum. Bana yardım eden kişi Mine idi. Kahveleri farklı iki tepside götürmüştük. Kahveleri yudumlarken konu benim oyunculuktaki maceralarıma denk gelmişti. Gökhan benim çok kaprisli, egoist ve nazlı biri olduğumu herkese söyleyerek beni iyice gömüyordu. Kimisi benim bu tavrıma 'e yani bi Lila Sarmaşık kolay yetişmiyor' diyerek beni desteklerken, kimisi 'poliskende çok egoist ki' diyerek beni gömüyordu. Olsundu. Ben buydum...
Kahveler bitmişti, ve sohbet etmeye devam etdiyorduk. Tevfik durup dururken herkese sataşıyor fakat haraketleride bir o kadar güldürüyordu. Bu evde vakitin birazda olsun geçmesini sağlayan insanlardan biriydi. 1 haftada bahçenin dışına asla çıkmamıştık. Evde her şey vardı, ben eskidende stok yapardım çünkü market alışverişlerini oldum olası hiç sevmemiştim...
Bahçede, şirin çardağımda sigara içmeye çıktım. Aralık ayındaydık ama kar yerine yağmur yağıyordu. Olsun, ben yağmurun yağmasınıda severdim. Sigaramı son kez içime çektiğimde, eve gitmeden önce eskiden olduğu gibi yağmurun altında 1-2 dakika kollarımı açıp gökyüzüne bakmak istedim. Her seferinde gökyüzünü izlemeye çalışıp, her seferinde de gözüme yağmur damlasının girmesiyle gözlerimi kapatıyordum. Bu durumu düşünüp gülümsedim...
Yağmur yağıyordu ve hava da bi hayli soğuktu. Sokakta hastalıklı insanlar dışında sağlıklı tek bir insan yoktu. Bu salgın başlamadan önce yağmur yağdığında, insanlar başlarını önüne eğip koşarak bir yere ulaşmaya çalışırlardı. Belki kusurlarından ıslanırlardı, belki de kusursuz olmalarının diğerlerine haksızlık oluşundan. Belki suçlu olduklarından, belki de utandıklarından. Yağmur ne olursa olsun yağardı, insanların tam üstüne. İyi bir günü mahvederdi belkide. Ama her bir olayın en iyi hâliyle yaşamalıydı insan... Suçlu musun? Kabul et. Kusurlu musun? Kusurunla barış. Utandın mı? İnsanlık hâli. Kusursuz musun? Şükür et. Dünya mutsuz olmak için, basit sebeplerin yettiği bir yerdir. Senin mutlu olman için, basit sebepler üretmen gerek...
Neredeyse kuru kalmayana kadar ıslanmıştım. Ama eve giresim hiç yoktu. "Artık bizi dans ederken çekibilecek bir komşunun olduğunu düşünmüyorum." dedi ne zaman geldiğini görmediğim Gökhan. Bende düşünmüyordum çünkü kameranın açısına bakıldığında yandaki 3 katlı aile evinden çekildiği anlaşılıyordu. 2 gün önce sabah uyanır uyanmaz perdemi açarken gördüğüm Leyla hanım, o evde yaşayan biriydi ve Deli virüsüne yakalandığı her hâlinden belliydi. "Haklısın, ama bende dans edebilmemiz için şarkı çalabileceğimiz bir alet olduğunu düşünmüyorum." dedim duruşumu bozmadan. Zira telefonlarımız şu an birini arayabilme işlevini bile gerçekleştiremiyordu. "Şarkıya gerek olduğunu sanmıyorum." dedi. Ne demek şarkıya gerek yoktu? "O zaman şöyle söyliyim, komşu yok, şarkı yok, evimde bizi saymazsak 11 kişi var ve senin açılman gereken bir kız var! Sence dans etmemiz ne kadar normal?" dedim. "Bende şöyle söyliyim komşu yok, şarkıya gerek yok yağmurun sesi yeter, o 11 kişi bizim ailemiz ve benim açılmak istediğim kızın haberi olmaz!" dedi. Sen söylemesende, ben söylerim Lila... Geri zekâlı Sarmaşık, seni benden başkası duymuyor. Gözlerimi kısıp, "Sen biraz yavşak olabilir misin Gökhan? Ya da çapkın?" dediğimde güldü. "Belki de?" dedi 'kim bilir?" der gibi...
Tam cevap vericekken Umut geldi. "Hadisenize, gelmiyor musunuz yemek yemeye?" dedi. "Geliyoruz," dedim. Umut "sırıl sıklam olmuşsun şu hâline bak... hasta olucaksın!" dedi. Hasta olmak bana yasak mıydı? "Tey Allah'ım ya, hasta olursamda olurum sizene kardeşim!" dedim. Onlara neydi? Ben beni bu kadar düşünmüyordum. "Tamam be hemen çemkirme!" derken eve yürümeye başladı Umut. "Çemkirdim mi ben Gökhan?" diye sorduğumda sesim istemsiz yüksek sesli çıkmıştı. Gökhan gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. Çokda üstünde durmayarak eve girdim. Üzerimi değiştirip mutfağa indim. Herkes yemeğe başlamıştı. Bende oturduğumda sofra tamamlanmıştı...
Her zamanki gibi güle oynaya yemeğimizi yedikten sonra çay içiyorduk. Tevfik "bitsin artık şu şey ya ben evimi özledim!" dedi sıkılgan bir biçimde. "Sıkıldın herhalde bizden?" dedim. "Yok da, evimi özledim be Liloş." dedi. "Her şey düzelince gidersin be Tefo, tadını çıkar!" dedim. Hiç gitmeselerde olurdu. Ben alışmıştım onlara...
Sohbet akıp giderken saat 14.00'e geliyordu. Bir ses duyuldu... mikrafonun yere düşmesi gibi. Ardından bir konuşma sesi duyuldu. Bu ses evin içinde değildi, bahcede hiç değildi. Bu ses her yerdeydi. Sanırım her Camide ya da büyük megafonlar sayesinde herkese duyurulmaya çalışılıyordu. Çünkü duyulması gereken konu mühimdi.
"DEĞERLİ SAKİNLER! ÜLKEMİZDE MEYDANA GELEN BU SALGIN, ÖNÜNE GEÇİLEMEZ BİR HÂLE GELDİ! ORDA Bİ' YERLERDE HAYATTA KALDIĞINIZI BİLİYORUZ! HAYATTA KALMAYA DEVAM ETMEK İÇİN ŞİMDİ SAYACAĞIM BÖLGELERDEN UZAKLAŞIN VE ZATEN UZAKTAYSANIZ GÜVENLİ BÖLGEDE KALMAYA DEVAM EDİN! MERKEZ CADDESİ, HAVA ALANI, TREN İSTASYONU, HAYAL ÜNİVERSİTESİ VE HAYAL LİSESİ!!!"
Ve duyuru böyle sonlanıyordu. Ne dediğini kafamda tekrar ettiğimde ancak o zaman anlayabilmiştim ne demek istediklerini. Böyle bir salgında olması gereken şehirin bombalanmasıydı, ve hâlâ hayatta kalan yetkililer şehiri bombalamaya karar vermişlerdi. Belkide en doğrusuydu, peki bize ne olucaktı? Zira Merkez Caddesi 2 sokak ötemizdeyken, Hayal Lisesi Merkez Caddesine ters istikâmette 1 sokak ötedeydi... hepimiz birbirimizle bakıştık. Hepimizin gözünde korku görülüyordu. Çünkü belkide moloz yığınları bu eve hatta belki de bize zarar vericekti... Hayatta kalmalıydık, hayatta kalmak, bana hayat veren evimden, anılarımdan gitmekten geçiyordu... bununda iyi tarafından bakmak gerekiyorduysada, gidiyorsakda hep beraber gidiyorduk. 2'ye bölünüyor ya da eksilmiyorduk. Birimiz hepimiz, hepimiz hepimiz içindi...
Ece Yıldız'ın Anlatımıyla 10 Gün Önce
"Arabanını sür soğuk aralıkta
Buz gibi sev beni, yokuş aşağı
İzi kalır lastiklerin asfaltta
Kalamadım onlar gibi bi' tarafta"
İğrenç bir okul günüydü, iğrenç bir sınav senesi. Lise son sınıftaydım. Bu şarkı ise şu an gündem olan bi' şarkıydı ve aklımı ele geçirmişti. Boş konuşan, emekliye ayrılması gereken hocanın dersinden tuvalete gitmek için izin almıştım. Zira onun cart sesi kulaklarımı tırmalıyordu. 2.katta olan sınıfımdan çıkarak bulunduğum kattaki tuvalete yürümeye başladım. Aynı zamanda da şarkıyı mırıldanmaya devam ettim.
"Yüzeyine pul gibi yeni yaşlar
At çöpe, yaz yeniden başla
Sarı yanıyo'sa bas gaza daha fazla
Gelişine konuş ya da bırak onu yolda
Söylediğimi değil söylemediğimi anla
Bugünümü değil, yarınımı bana kolla
Onlar yanlışlar yapar, durdukça senden yanar
Vermen lazım hep karar, yok zarar"
Tuvalete geldim ve aynada saçlarımı elimle düzeltim. Şarkının ritmiyle dans ederken 5 dakikamı tuvalette geçirdim. Dersin bitmesine 10 dakika kalırken bağırış seslerini duydum. Bağırışlar giderek artarken tuvaletten çıktım. Kavgamı çıkmıştı ki?
Koridordayken 12-A ve 12-D'nin kapısı aniden açılınca içerden koşarak çıkan öğrenciler "yardım edin!" diyerek bağırmaya başladılar. Onları duyan 12-B, 12-C ve 12-E sınıflarıda koridora çıktılar. A ve D şubeleri, koridora çıkan diğer şubedeki arkadaşlarının yanına geldiler ve bir şeyler anlatmaya başladılar. "Kantinci Veli ve eşi Ilgın geldiler sınıfa, birden bir şey oldu... öğretmeni ısırdılar sonra öğrencileri. Millet takır takır yere düştü." Kısıkta olsa duydum sesini. "Sonra yere düşüp bayılanlarda kalktıklarında onlarda birilerini ısırmaya başladılar...." dedi hiç sevmediğim, adının kötü konularda geçtiği Fatma. O da kolunu tutuyordu. Birden yere düştü. Alt katlardanda çığlık sesleri gelmeye başlarken Fatma yerden kalktığında "weaağh" gibi bir sesle bağırmaya başladı. Kendi şubem olan 12-B şubesinden en yakın arkadaşım, Asena'yı omuzundan ısırdı. Asena yüksek sesle çığlık attığında Asena'nın yanına koştum. Herkesinde dediği gibi sürtük Fatma'yı sırtından tutarak Asena'dan uzaklaştırdım. Birkaç metre ötede yere düştüğünde kalkması uzun sürdü. "Hocam Asena'yı lavaboya götürüyorum." dedim, emekliliği gelen, zoraki okulda kalan gıcık hocaya. Beni başıyla onayladı. Asena'yı hızla tuvalete götürdüm. Ağlıyordu. Elini yüzünü yıkarken bile gözyaşları süzülüyordu. "İyi misin?" diye sordum. "Canım acıyor!" dedi. "Polisi arıyacağım şimdi, merak etme. Sonra hastaneye gideriz." dedim. Siyah kot pantolonumun cebinden telefonumu çıkartarak 112'yi aradım. Artık tüm acil çağrılar tek numarada toplanmıştı. Telefon 5.çalışında da açılmamıştı. Kimse telefona cevap vermemişti. Ne biçim iş yapıyordu bunlar? "Kimse açmadı ama zaten aramıştır öğretmenler." dememle Asena'nın gözleri yukarı kaydı ve Asena yere düşerek bayıldı. Çığlık sesleri her kattaydı. Çığlık sesleri arasında gıcık hocanın ve diğer arkadaşlarımın seslerinide ayırt edebilmiştim. Ne oluyordu? Ne olucaktı? Bilmiyordum ve bu durum inanılmaz canımı sıkıyordu...
Asena yerden doğrulurken aynı sürtük Fatma gibi sesler çıkarıyordu. Bana doğru bir hamle yaptığında geriye çekildim. Yanlış anlamadıysam niyeti beni ısırmaktı... Başlangıcı kuduza benzesede bu şey kuduz hastalığından çok daha fazlasıydı. Bu delilikti...
Tuvaletin köşesinde duran viledayı aldığımda üzerime gelen Asena'yı viledayla ittirdim. Ucu düşmeye müsait olan viledanın paspas kısmı yere düştü. Elimde kalan kısmı sopasıydı. Bir kere daha üzerime geldiğinde sopayla yeniden uzaklaştırmaya çalıştım. "Asena kendine gel!" dedim. Beni duymuyor gibi davranıyordu. "Bak bi kaza çıkıcak, dururmusun artık!" diye bağırdım. Asla dinlemiyordu beni. Son kez ittirdiğimde viledanın sopasını lavaboya vurduğumda, sopa yüksek sesle kırılarak sivri bi hâle geldi. Asena üzerime doğru gelirken sivri sopanın onun canını yakmasıyla duracağını düşünmüştüm. Lakin sopa onun karnına biraz saplansada, kanlar akmaya başlasada yinede durmamıştı. Zorlanarak gelmeye devam ederken hâlâ garip garip sesler çıkarmaya devam ediyordu. Ağzım açık kalırken, şaşkınlıkla ona bakıyordum. Sopa onun sırtından çıktığında daha fazla üzerime gelemedi. Koyu kahverengi saçları yüzünü kapatırken onun karnından ayağımla ittirerek sopadan kurdardım. Karnındaki delikten kan oluk oluk akarken onun hiç umrunda değildi. Canı bile yanmıyor gibiydi. Şu an kan kaybından ölmesi gerekirken onun derdi hâlâ beni ısırmaktı. Bu hastalık onu ele geçirmişti. Beni duymuyor, anlamıyor ve sadece ısırmaya çalışıyordu. Aylar önce Lila Sarmaşık'ın bi filminin galasındaki olaya çok benziyordu. Eğer öyleyse benim onu etkisiz hâle getirmekten başka çağrem yoktu. Beni evde bekleyen ailem vardı ve ben ne olursa olsun yaşamalıydım. Hem hapiste olmak üniversite sınavına girmekle eş değer olmalıydı bence. Daha fazla direnemeyerek sopayı başına sapladım. Zira bu şey bulaşıcı olduğu kadar öldürücüydüde...
Asena yere yığılırken viledanın sopasını başından çıkardım. Yaptığım şeyin bilinciyle gözümden bir damla yaş geldi. Ben birini öldürdüm. En sevdiğim arkadaşımı, viledanın sapıyla öldürdüm. Ellerim titriyordu. Kanlı sopa yere düştü. Çığlık sesleri bir süre kesilmedi. Tuvaletin köşesine çöktüğümde gözyaşlarının durmaksızın aktığı gözlerimi Asena'dan ayıramıyordum. Ziya o da başı yan dönmüşken, kan çanağına dönen gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Telefonumla hemen kardeşim Esin'i aradım. Benden 2 yaş küçüktü. Telefonu "Alo!" diyerek açtı. "Esin iyi misiniz?" diye sordum. "Biz iyiyiz Ece ama her yerden bağırışlar geliyor! Annem dikkatlice eve gelsin dedi." dedi. Dikkatli olabilmem için neyle savaştığımı bilmem gerekirdi... "Tamam ama okul çok karışık, gelmem uzun sürer. Evden çıkmay-" dediğimde şarjım biterek telefon Esin'in suratına kapandı... "hay sikeyim!" dedim telefonu tekrar açmaya çalışırken. Bugünden sonra asla geceleri telefonumu şarja takmaya üşenmeyecektim. Bu da bana ders olsundu...
Telefonum asla açılmıyordu. Sesler azalırken dışarıya çıkıp arkama bile bakmadan koşmaya karar verdim. Ha bu tuvalette açlıktan ölürdüm, ha da zombiye benzeyen öğrencilerin ısırığıyla tedavisi olmayan bi hasta olurdum. Ne fark ederdi? İkiside birbirinden berbattı...
Tuvaletten sağımı ve solumu kontrol ederek çıktım. Koridorda içlerinde sürtük Fatma'nında bulunduğu 5 kendinden geçmiş öğrenci kendi sınıfımda olan Pınar'ın bağırsaklarını kemiriyorlardı. Ne olduğunu, niye böyle olduğunu asla anlamayacaktım... Midem bulanırken hızla merdivenden aşağı inmeye başladım. Merdivenlerin son basamağında kuduza benziyen bi öğrenci beni karşılamıştı. 11.sınıflardan olan bu çocuk, siyah kısa saçlarıyla, kızarık gözleriyle ve buruşuk cildiyle üzerime koşmaya başladı. Daha öncesinde Asena'yı adeta bir cani gibi öldürdüğüm kırık vileda sopasını, bu çocuğada sapladım. Kanı yüzüme ve saçlarıma boca olurken nasıl hâlâ kusmamıştım hayretler içerisindeydim. İdeal tipli olan çocuk merdivenden aşağı kayarken hızla aşağı inmeye başladım. Birinci katın koridorunda, daha sabah soru sorduğum nöbetçi Himet hocada ısırılarak onlara dönüşmüş ve yalpalayarak yürüyordu. Koridorda resmen adım atılacak yer yoktu. Herkes birbirini ısırıyordu. Isıranlardan biri nefret ettiğim şımarık, pick me Ceyda'yken, ısırdığı kişi ise onun en yakın arkadaşı Sinem'di. Sinem acı içinde bağırırken onun hâline üzülmüştüm. Onu kurtarmak ve kurtarmamak arasında kalırken yoluma devam etmeye karar verdim. Zira ne Sinem ne de Ceyda iyi insanlar değillerdi. İkiside zorbaydılar ve ilahi adalet şimdi yerini bulmuştu. Asena sadece, ilahi adaletin gerçekleşmesi için kurban olmuştu...
Birinci kattan zemin kata inen merdivenleride hızla indiğimde aksiliklerin beni yalnız bırakmadığı gibi, kara bulutlarda bir tek benim üstümdeyken viledanın sopası merdivenin korkuluklarına takıldı. Üzerinde Asena ve adını bilmediğim ideal tipli çocuğun kanı bulunan viledanın sopası ellerimden kayıp yere düşerek, yerde sekmesiyle birkaç kez ses çıkarmıştı. Merdivenin biraz ilerisinde durduğumda kelimenin tam anlamıyla 'MAL' gibi kalakalmıştım. Karşımda bana doğru koşan, sayılarının 30'a yakın olduğunu düşündüğüm o şeyler bana doğru koşuyorlardı. Üstelik hepside iğrenç sesler çıkarıyorlardı. Şu an kaderime teslim olmaktan başka hiç bir şey gelmiyordu elimden. Benim acı eşiğim onlar gibi yüksek değilken, ve üstelik kız olduğumu düşünürsek, dahasıda onların sayıca üstün olduklarını göz önünde bulundurursak, Azrail'in beni alması için uygun zaman tam da şu andı. Ölümden sadece kaçmaya çalışabilir insan. Bu çaba sayesinde ise belki 1 saat, belki 1 gün ertelenir ölüm. Benim ölümüm tuvalette beklediğim zamanı göz önünde bulundurursak 15 dakika gecikmişti, sadece 15 dakika kaçabilmiştim Azrail'den. Şu aptal dünyada, Ceyda, Sinem ve sürtük Fatma'yla aynı kaderi yaşıyacak olmak her ne kadar koysada yapıcak bir şey yoktu...
Deli gibi koşup üzerime gelen 30'a yakın öğrenci, hizmetli ve öğretmenlere gözlerimi kapattığımda, son gördüğüm şey hastalığa yakalanmış, omuzundan ısırılan, yüzünün her yerinin kan olduğu, daha önce gördüğüm ama tanımadığım öğrencinin kolumdan tutmasıydı...
Ölmüş müydüm? Başka bir el kolumdan sertçe çektiğinde resmen sürüklenmiştim. Kapanan kapı sesiyle gözümü açtım. Zemin katta erkekler tuvaletindeydim. Buz gibi, fayansdan olan duvara yaslanırken, kocaman diyebiliceğim sert el ağzımı kapatıyordu. Diğer eli kolumu tutarken canımı yakıyordu. Gözlerimi, benden biraz uzun olan çocuğun, tam göz hizzamda bulunan çenesinden başlayarak yukarı çıkardım. Tam gözlerinin içine bakıyordum. Yepyeşil gözleri, benim ela gözlerimle buluştu. Ölmüştümde cennette miydim acaba? Ya da ölmeden önceki son durağım mıydı burası? Beni ölmekten kurtaran, belki de daha acılı bir ölümün içine çeken bu çocukda neyin nesiydi? Kahraman mıydı yoksa canımı alacak olan Azrail mi? Dışarıdakiler gibi hasta mıydı yoksa benden bile sağlıklı? Adını bile bilmediğim, ölümümü erteleyen bu yakışıklı şey hayal miydi yoksa gerçek mi?
~Bölümde Geçen Şarkılar~
Müslüm Gürses- Tutamıyorum Zamanı
M Lisa- ARABA
Yeni bölüm geldiii, koşun turşuhanlar rızzık zamanııı:) şaka şaka...
Yeni karakterimiz Ece'ye bir hoşgeldin alalım. Ve pek tabi gizli yeşil gözlü beyimize...
Bu bölümde beğenmediğiniz ya da şöyle olsa daha güzel olurdu dediğiniz bir yer var mı?
Bölümü umarım beğenirsiniz. Oy verip yorum yapmayı unutmayın.
(Hatırlatma! Burda yazılı olan her şey hayal ürünü olup, hiç bir gerçeklik yansıtmamaktadır!)
(Son hatırlatma! Yazım yanlışlarına lütfen aldırmayın ve görmezden gelin!)
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere sevgili okurlarım:)