İçeriğe geç

Değişim

Bölüm 2 · 43 dk okuma

Değişim

Bölüm 2

Korkunun Adresi

Korku neydi ki? Nelerden korkardı mesela insan? Böcek? Kelebek? Ya da yalnız kalmaktan olabilirmiydi? Nasıl anlardı insan korktuğunu? Nasıl hissederdi korktuğunda?

Lakap taktılar bana, korkak dediler. Korkmazdım ki ben... ama seviyorum lakabımı. Düşmanların lakabımı duyduklarında bana olan küçük gören bakışlarının yavaş yavaş silinmesini görmek hoşuma gidiyor. Hiç kimseden korkmamıştım ben, hiçbir şeyden. Ama bazı insanların bana bakışlarında korkuyu hissetmiştim. Korku kelimesini bir çok yerde görmüştüm, okumuştum ve duymuştum. Ama hiç yaşamamıştım. İnsanların korktukları şeyler genelde hep aynıydı. Böcek, kelebek ve yalnız kalmak. Gerçek korkunun adresi nerdeydi? Gerçek korku kimdeydi?

Odada Derin'in hıçkırık sesleri ve kapalı kapıdan geçmeye çalışan, ne kadar böyle demek istemesemde üç tane gerizekalı insanın sesi vardı. Adına deli dedikleri insan. Deli...

Kapıya yaklaşırken delilere daha yakından bakmak istemiştim. İkinci adımımı attığımda Gökhan "nereye?" diye sormuştu. Diğerleri bana dönmüştü. "Burdayım" dediğimde dışarı çıkmayacağımı söylemiş olmuştum. Deliye daha yakından baktığımda sesinin ne kadar kulak tırmaladığınıda fark etmiştim. Bebekken aile üyelerinden biriyle oyun oynarken ağızla yapılan aslan veya kaplan taklidi sesine benziyordu. "Weeaağhh" gibi. Asla aslan ya da kaplan sesine benzemeyen bir sesdi...

Delinin gözleri kıpkırmızıydı. Göz bebekleride bi'hâyli büyük. Çok büyük. Ağzının kenarından kan akıyordu, burnuna kadar her yeri kan içindeydi. Kötü görünüyordu. Ve iğrenç. Tiksinçte olabilirdi, ama onun gibi olmak istemediğimden emindim.

Umut "şimdi ne yapıyoruz?" dedi, Gaye'nin yanında oturuyor ve elini tutuyordu. Düğünlerine iki haftadan az bir süre kalmıştı ve onlar adına çok üzülmüştüm. "Başkomiserim?" dedi Tevfik. Ona soruyordu ne yapmamız gerektiğini. "Normal bir görevde olsaydık ne yapmamız gerektiğini söylerdim ama bu çok farklı. Burda oy çokluğu uygulasak daha mantıklı bence." dedikten sonra nefes alıp devam etmişti Gökhan. "Ama tabi şahsi fikrimi sorarsanız ben bekleyelim derim. Başkan yardım geliceğini söyledi." dedi. Derin'in yanına gittiğimde sırtını sıvazlayarak ona testek olmuştum. "Bi şey olmıyacak, çıkıcaz burdan" dedim kurabiliceğim en tesellilik cümle buydu. Derin "biliyorum çıkıcaz. Sadece şu hâle bak, herkes çok değişmiş. Ya bir insan birini niye kanatacak kadar ısırır ki? Bu ısırmak değil bildiğin yemek. Gerçekten dünyanın sonunun geldiğini düşünüyorum." Dedi. Ağlaması bitiyor gibi gözüksede iç çekmeleri devam ediyordu. Tevfik burnundan güldüğünde konuşmaya başlamıştı. "Bence bu insanlar deli değil, yamyam." dediğinde kimsenin gülmediğini görüp yüzü düşmüştü. Ardından konuşmaya devam etmişti.

"Dünyanın sonumu bilmiyorum fakat ben yalnız ölmek istemiyorum. Şuan kendimi bir dizide ya da kitapda bir karaktermiş gibi hissediyorum." dedi. Ben cevap verdim. Dedim ki, "o zaman iyi haber tefo, kitaplar ve dizilerin çoğu mutlu sonla biter." Tefo gülümsedi. "Umarım öyledir." dedi sessizce. Sonrasında da yüksek bir sesle devam etti, "vay be kaderde ünlü aktör Lila Sarmaşık'la zombimsilerin arasında sıkışıp kalmakda varmış." Bu beni güldürmüştü. Ve diğerlerinide, Derin'i bile. "Sizin yerinizde olmak isteyen milyon tane kişi var, şurdan çıkınca eşe dosta söyleyip hava atarsınız işte fena mı?" dedim. Evet gerginken şakaya vuduğum doğruydu. En kolay kaçma yöntemi espiriye vurmaktı. "Şımarık" dedi Umut ama dalgasına söylemişti. Ciddi değildi. "Bi şey mi söyledin Umut?" Demiştim bir daha söyle der gibi. "Yoo, yok komiserim. Demedim." Dediğinde Gaye koluyla Umut'u dürtmüştü. "Diyemezsin zaten." dedim bilmişlikle. Derin'in iç çekmeleri duyulmuyordu. Gözyaşlarıda kurumuştu. Tevfik konuyu dağıtmayı yine başarmıştı. Derin'e öküz gibi davrandığı, onu üzdüğüde doğruydu fakat onu çok sevdiğide ortadaydı. Derin'in bir damla gözyaşına canını bile verebilirdi. Bu arkadaşlıkmıydı, aşkmıydı yoksa can borcumuydu bilmiyorduk ama biri gelse deseki 'seni öldürücez, ölmemek için tek çaren var o da Derin'in ağlaması' o 'öldürün beni' diyecek kadar Derin'i seviyordu...

Bu odada ne kadar bir yıl kadar kalmış hissetsemde, yarım saat anca dolmuştu. Telefonlarla ailelerini aramışlardı. Herkesin ailesi iyi görünüyordu, Tevfik'in ailesi dışında. Çünkü zaten Tevfik küçük yaştayken ailesini kaybetmişti... Annemi arayabilirdim fakat aramamak da bir tercihti. Ve ben aramamaya karar vermiştim.

Gökhan kız kardeşini aramıştı. Mine'yi. Mine benimde arkadaşımdı. Konuşurduk arada. İyi bir kızdı. "Ne zaman geliceksin abi? Heryerden çığlık sesleri geliyor, binadan bile." demişti abisine. Ağlıyordu, korkmuştu. Abisi ise "abicim gelicem. Korkmayın siz. Kapıyıda kimseye açmayın!" demişti. Mine 20 yaşındaydı. Grafik tasarımcılığı yapıyordu. Çok yetenekli bir kızdı...

3 saat daha geride kalmıştı telefonumun şarzı 54'ü gösteriyordu. İnternet neredeyse hiç çekmiyordu. Zaman zaman volta atıyor, zaman zaman camdan dışarı izliyordum. Çığlık sesleri arada bir de olsa yinede duyuluyordu. Az duyulsada nezarethane bölümündende 'ne oluyor?' Ya da 'bize bir açıklama yapar mısınız?' gibisinden bağırışlar duyuluyordu...

Tekerlekli sandalyelerden tekine oturduğumda yeri izleyerek saçma sapan düşüncelere dalmıştım. Tabi bu Gökhan yanıma gelene kadar sürmüştü. Bana kızmasından korkarak tekerlekli sandalyeyi yerden ittirerek Gaye'ye doğru yaklaştırmıştım fakat Gökhan sandalyenin kolundan tutarak, yeni oturduğu sandalyesine geri çekmişti. "Şimdide senmi kaçıyorsun Lila Sarmaşık? Rollerimi değiştik?" Tek gözünü kırpıp kafasını sağa ve sola sallarken 'he?' Der gibiydi. "Kızarsın diye," derken başımı önüme eğmiştim. "Kaçmakta haklısın o zaman çünkü kızıcam" demişti. Bari haber vermeseydin be adam! Daha az gerilirdim. Aman ne olabilir? En fazla canıma okur, ondanmı korkacağım? Ben kimseden korkmazdım.

"Şey, ııı! O zaman biraz kız tamam mı? Çok kızma." Oldu paşam varmı başka bir emrin? O da senin dediğini yapardı çünkü? "Tamam az kızıyım." Dedi. Ne? Oha. "Hayır, iyi bir şey yapmaya çalışıyorsun eyvallah, hadi çevrenide dinlemiyorsun yine eyvallah ama niye kendini tehlikeye atıyorsun Lila? Sen bilmiyorsun ama ben senin kaç kere hayatını kurtardım biliyon mu? Bilmiyon tabi. Kafan dik, ne arkana bakıyon, ne sağa, ne sola. Hep kafanın dikine gidiyorsun!" Öyle ölmem başkomiserim füze atın. Hani az kızıcaktın? "Giderim, ister dikine giderim, ister yatayına benim kafam değil mi? Ben sonuca bakarım, biz işimize geri döndük mü? O şerefsizleri tıktıkmı nezarethaneye? Evet. Öldük mü? Hayır. Eee, neyi tartışıyoruz? Sen korkmasaydın o şerefsizlerden, beni engellemeye çalışmasaydın daha erken biterdi her şey." Bence haklıydım ve kendimi sonuna kadar savunabilirdim. Kafamı pencereye doğru çevirdiğimde "yüzüme bak!" demişti. "Bakmıyacağım." Demiştim. İşimize geri dönmüştük hâlâ azar peşindeydi. "Yüzüme bakar mısın Lila?" Demişti. Omuzlarımı silktiğimde işaret parmağını çenemin altında baş parmağını ise üzerinde hissetmiştim. Kafamı kendine çevirmişti. Oturduğum sandalyeyi kendine yaklaştırdığında kulağıma eğildi "ben senin gibi değilim. Etrafımdaki insanların zarar görmesinden de korkarım. Doğal olarak birisi evime senin fotoğraflarını gönderdiğinde de korktum... sen değer verdiğin bir kişinin üzerinde lazerin kırmızı ışığını görmediğin için rahat rahat konuşabiliyorsun ama ben gördüm. Yani seni koruduğum için de senden özür dilemiyeceğim." Geri çekildi. Nasıl olabilirdi bu? Ben o kadar dikkatsiz miydim? Üzerimdeki kırmızı ışığı fark edemeyecek kadar?

Gökhan beni şaşkın halde bırakıp Umut ve Gaye'nin yanına gitmişti. Tevfik yanıma geldiğinde fark etmemiştim. "Kızdı mı çok?" Diye sorduğunda ancak öyle anlamıştım Gökhan'ın kalktığı yere oturduğunu. "Kızdı işte biraz. Ama sanırım bu sefer kızmakta haklı." Dedim. Tevfik "dur tahmin ediyim. 'Kendini riske atıyosun', 'beni hiç dinlemiyosun' falan filan demiştir." Başımı onaylar gibi salladığımda "evet ama bu sefer galiba gerçekten ölümden döndüm." Dedim. "Bizim işimiz ölmek değilmi zaten?" Diye sordu Tevfik. Bizim işimiz ölmekmiydi gerçekten? Sessiz kaldığımda devam etti. "Ölmedin ve şuan polisiz, eskisi gibi." Dedi. Gerçekten eskisi gibi miydi? Bu sorumu bizim olduğumuz katta birisinin çığlığı cevap vermişti. Sanki 'sence eskisi gibi mi?' der gibi. Değildi...

Konuyu değiştirirken diğerlerinede dönmüştüm. "4 saat oldu nerdeyse kimse gelmiyo." Dedim. Tevfik "gelirler elbet." Dedi. Kapıdaki Deliler gitmişti. En azından sesleri kesilmişti. "Çok sıkıldım ben yaa" dedi Derin. Gaye "bende sıkıldım, telefonumun şarzını bitirmek istemiyorum." Dedi. Oturduğum sandalyede arkama yaslanıp tavanı izlerken sandalyeyi hızla döndürmüştüm. Benimde canım sıkılmıştı. Üstelik Gökhan'a gönderdikleri fotoğraflarımı düşünürkende deliricek gibi hissediyordum.

Pencereye gittiğimde deli olmayan bir kişi bile gözükmediğini fark ettim. "Kimse gelmiyecek!" Dedim. Gaye "benim de pek umudum yok. Kendimiz halletsek?" Dedi. Gökhan cama yaklaştığında yanımda durarak o da dışarıyı izlemeye başlamıştı. Tevfik, "yarını bekliyelim derim. Başkan yardım göndereceğini söylemişti." dediğinde gözlerindeki umudu görmüştüm. İçimizden birilerinin hâlâ umudunun olması güzeldi. Umut, "yardımı beklersek ohoo! Bence kendimiz halledelim, kaç saat oldu gelen giden yok." dedi. Umut'un umudu varsada sabrı yoktu. Derin, "gelirler bence, bizi bırakmazlar burda." Yeniden gözleri dolmuştu. Umudu vardı ama bu umut inancına dayalıydı. İnancını yitirirse umudu da tükenirdi. Gökhan, "evdekiler korkmuştur..." dedi, düşünceliydi. Gitmek ve beklemek arasında çelişki içerisindeydi. "Gidelim" dedim. Gaye, "oylama yapalım?" Kimseden ses çıkmadığında bir nevi kabul etmiş sayılmıştık. "Gidelim diyenler?" dedi Gaye. 3 oy. "Bekleyelim diyenler?" 2 oy. Biri oyunu kullanmamıştı. Bu kişi Gökhan'dı. "Gökhan oyunu kullanmalısın. Eşitlenebilir?" dedim. Tereddüt etsede, "Oyum... gitmekten yana." dedi. Gidelim diyenler ben, Gökhan, Gaye ve Umut olmuştuk. Bekleyelim diyenler ise Tevfik ve Derin olmuştu. "Madem gidiyoruz, plan yapalım." dedi Tevfik. Haklıydı. Elimizde mızrak götümüzde yaprakla haraket edemezdik. Bu insanlar normal değildi. Normal insan olsaydılar teke tek olmayı geçtim bi ordu olsalarda karşımızda bi hiç sayılırlardı. Fakat bunlar adına Deli denilen, bir nevi yaratık sayılırlardı. Asla yara almıyor ve acı hissetmiyorlardı. Bizden fazlasıyla üstünlerdi. Bu hiç adil değildi...

Gökhan, "önce silah odasına gidelim. Dışarda sayılamayacak kadar çoklar," dedi. Silah odası 1. kattaydı. Biz ise 2. kattaydık. "Yedek şarjörümüzün olduğunu düşünmüyorum. Birinci kata inene kadar yeter mi?" dedim. Bugün karakol fazlasıyla kalabalıktı. "Kimse zorda kalmadıkça sıkmazsa yeter. Bi de atışlarınızın tam beyninden vurulucak şekilde, kurşun ziyan etmeden olması gerek. Anlaşıldı mı?" dedi Gökhan. Özlemiştim. 'Anlaşıldı mı?' demesini bile özlemiştim. "Anlaşıldı" demiştik hep bir ağızdan, sessiz bir şekilde. "Sonra peki? Sonra n'olucak? Herkes kendi yoluna mı?" diye sordu Derin. Yalnız kalmaktan korktuğu belliydi. "Bu şey hâllolana kadar birimizin evinde kalalım derim. Stok yaparız gerekmedikçe çıkmayız. Tek kalmak riskli." dedi Gaye. "Sen ben varken tek kalamazsın," demişti Umut. Duyulmadığını mı sanıyordu kısık sesle konuşurken? Çünkü bayağ duyuluyordu. Gaye gözlerini devirdiğinde Derin gülmüştü. Tevfik ve Gökhan tebessüm ederken bende gülümsemiştim. "Benim evim müstakil, 2 katlı. Biliyosunuz evimi zaten. Rahat ederiz." Dedim dikkati Umut'un üzerinden alarak. Gökhan "ailelerimizle sığarmıyız ki?" dedi. "Tabi herkesin ayrı odası olmaz bence ama sığarız herhâlde."dedim. Umut "valla Gökhan hepimizin evi apartman. Şuan en mantıklısı Lila komiserimizin evi."dedi. Gökhan başıyla onayladığında Tevfik, "O zaman ayrılmıyoruz. Lila komiserimin evine çöküyoruz." dediğinde şebekliği hepimizi güldürmüştü...

"Kimse kimseyi yanlız bırakmıyo. 3 kişi önde giderken diğerleri arkayı kolluyo. Sessiz olucaz!" dedi Gökhan. Ben devam ettim. "Hepsinin gözleri kan çanağına dönmüş durumda, o gözlerle göremezler. Bu yüzden sese duyarlılıkları oldukça fazla. Hatırlayın gala gecesi hastanedeki kadının çektiği videoda, deliler kadının çığlığına koşmuşlardı." dedim, beni başlarıyla onayladıklarında video hepsinin gözünün önüne gelmişti, bunu yüz ifadeleri ele veriyordu.

Gaye birden toplantı masasının altına eğildiğinde aklına bi şey gelmiş gibiydi. Umut "zeki kızım benim be." dediğinde Gaye'nin aklına gelen onunda aklına gelmiş ve Gaye'yle gurur duymuştu. O da masanın altına eğildiğinde ucunda susturucu takılı silahı masanın altından güç uygulayarak çıkarıp, bize dönmüştü. Silahı görene kadar hafızam istifa etmiş, silahı gördüğünde ise işe geri dönmüştü. İşten ayrılmadan bir kaç ay önce toplantı odasında bi saldırı düzenlenmişti. Bu saldırıda emniyetten 2 önemli kişi hayatını kaybettiği için masanın altına 4 tane susturuculu silah yerleştirilmişti. Bu tehlikeliydi fakat bi o kadar da güvenliydi. Emniyette sayılı kişinin bildiği bu sır, bizimde bildiğimiz bi sırdı... "tabi yaa! Nası aklıma gelmez benim bu!" demiştim kendi kendime. Gaye zeki bir kızdı. En çok da bu yüzden başkomiser yardımcısı olmayı hak ediyordu. Gökhan'dan sonra en yüksek rütbe ondaydı... 4 susturuculu silah masanın üzerinde sahibini bekliyordu. Biz 6 kişiydik. Gökhan "Derin birini sen al, arkayı kolla... Gaye sende al senin aklına geldi sonuçta, sende arkada kal... Tevfik sende arkada kal ama önceliğin silahın değil gücün olsun." dedi. Üçüde başıyla onayladıklarında Gökhan devam etti. "Umut ve Lila sizde alın benimle beraber önden geliyosunuz. Tamam mı?" Bizde başımızla onayladığımızda, tekrar devam etti. "Sessiz, sakin ama hızlı haraket ediyoruz! Zorda kalmadıkça, çok önemli bi şey yoksa fısıltıyla bile konuşmuyoruz! Anlaşıldı mı?" dedi. "Anlaşıldı" dedik hep bir ağızdan. Anlaşılmıştı, çok da netti bakalım uygulamada da bu kadar iyimiydik. Sabah olmuştu. Hiçbirimizin gözüne bir damla uyku girmemişti. Sıfır uykuyla olsakda hepimiz dinç hissediyorduk. Anlaşılan bir süre bize uyku falan yoktu.

Kapıyı yavaşça açan Umut önce başını dışarıya çıkararak etrafı kolaçan etmişti. Sonrasındaysa bize eliyle gelin anlamına gelen bir işaret yapmıştı. Gerilmiştim. Çünkü etraf sessizdi. Bi' tane bile Deli yoktu. Nereye gitmişlerdi? Olmamaları her ne kadar iyi olsada, bu kadarı şaşırtıcıydı. Nefes bile almayı unuttuğumu düşünüyordum. Aşağı kata inen merdivenlere geldiğimizde gördüğüm manzara karşısında yutkunmak zorunda olduğumu hissetmiştim. Eminim diğerleride benden farksız değillerdi. Bizi fark etmeyen 4 tane Deli, daha öncesinde gördüğüm, bize kimliklerimizi getiren polis memurunun organlarını yemekle meşguldüler. Silahım onlara nişan alır bi vaziyetteyken Gökhan ile göz göze gelmiştim. Başını 'hayır' der gibi sağa ve sola salladığında onları vurmamıştım. Umut'da benimle aynı şeyi yaparak, sessizce yanlarından geçmeyi uygun görmüştü. Lakin arkamızdan gelen Derin Deli'leri gördüğünde hak verdiğim ama yeri olmadığını düşündüğüm ani gelen korkuyla, hıçkırmıştı. Bir Deli kafasını kaldırdığında onu Gaye hızla beyninin ortasından vurmuştu. Beyinin dağılması durumunda etkisiz hâle geliyor olması doğruydu, bu beni sevindirmişti. Aksi taktirde bunların elinden kurtulmak imkansızdı.

"Siktir!" diyen Derin oldukça kısık sesle küfür etmişti. Deli merdivenden aşağı kayarken, diğer Delilerde yemeğini bitirmiş Gaye'lere doğru haraket almışlardı. Gaye bir Deliyi daha etkisiz hâle getirdiğinde diğerini de ben etkisiz hâle getirmiştim. Son Deliyi ise Derin etkisiz hâle getiricekti ki, silahı tutukluk yapmıştı. Deli çok yakında olduğu için Tevfik onu merdivenlerden aşağı itmek durumunda kalmıştı. Yüksek sesle yere düştüğünde, ayağa kalmasına izin vermeden Umut onu çoktan vurmuştu. Yerde yatan kimliklerimizi getiren zavallı polis memuru henüz değişim geçirmemişti. Ben onun haline acırken Umut kolumdan çekiştirmişti. Derin tutukluk yapan silahın susturucusunu alıp diğer silaha takarken yavaşlasada yanında Gaye ve Tevfik olduğundan biz hızla haraket ediyorduk. Aşağı kata indiğimizde yine kimsenin olmaması artık iyice sinir bozuyordu. Delirmek bir yana dursun, bu durum insanı paranoyak ederdi...

Delilerin olmaması bizim haraketlerimizi hızlandırmamıza sebep olmuştu. Köşeyi döndüğümüzde ani bir duraksama yaşamıştık. Çünkü tamda bizim geldiğimiz vakitte bi Deli, eskimiş hatta telleri çıkmış koltuğa takılmıştı. Sorunun bundan çok daha büyük olduğunu anlamamız çok kısa sürmüştü çünkü değişmeden önce Polis olan bu Delinin silahı koltuğun teline takılarak, bir kurşunun koltuğun minderine saplanmasına sebep olmuştu. Silahdan yayılan bu ses bütün karakolu sarmıştı. Tabii Deli'lerin seslerini duymamızda çok geç olmamıştı. Biraz gerimizde kalan merdivenden kaplan sesine benzettiğim o ses birden fazla kişiden çıkmıştı. Boş koridorda yankılanan ses gittikçe daha çok yaklaştıklarını bize açıklıyordu. Merdivende aynı anda birden fazla Deli görüş açıma girdiğinde hızla "koşun!" diye bağırmıştım. Bu hastalıklı insanlar sese geliyorlardı. "Koşun... koş koş!" diye bağıran Tevfik hepimiz gibi panik içerisindeydi. Gaye en arkadan gelirken bize yaklaşan bir kaç Deli'yi de vurmuştu. "Silah odasına, hadi, hızlı hızlı!" diye bağırıyordu Gökhan. Sessiz kalmamızın bi' mantığı kalmamıştı. Zira, Deli'ler bizi çoktan fark etmişlerdi...

Önümüze çıkan bir Deli'ye Gökhan tekme atmıştı. Deli yere düştüğünde onu etkisiz hâle getirense ben olmuştum. Arkamızdan gelen bir ordu Deli, koşmuyorlardı fakat oldukça hızlıydılar. Sayıca bizden çok olmaları içimde ağlama isteği uyandırıyordu. Bu korku değildi. Dünya'nın ne hâle geldiğiydi. Neredeyse oyuncu olduğum günlere şükredecek duruma gelmiştim. Bu nasıl bi durumdu böyle? Her şey kötüyken, nasıl daha kötü olabilirdi? Hayat bize bunu full hd yaşatıyordu.

Sonunda silah odasına varmıştık. Kapı şifreli asma kilitle kilitliydi. Her şey düzeldiğinde bu kapının kilitlenmemesi için gerekli yerlere yazı göndericek ve bu karakoldaki eski koltukları yenileyecektim. Zira, bunlar başa belaydı... Gökhan kapının kilidini açarken biz yaklaşan hastalıklı insanları tek kurşunla yok ediyorduk. Şu dakikadan sonra kimin hangi silahla sıktığının bir önemi yoktu, çünkü ses çıkarmamızında bi' önemi yoktu. "Yaklaşıyorlar, Gökhan hızlı ol!" dedi Gaye, bu kız niye bu kadar güçlüydü. Sesinde bir gram olsun endişe, titreme ya da bizi kötü hissettiricek herhangi bir duygu yoktu. "Simdi o-oluyo, oldu!" dediğinde kapıyı ittirerek yanımıza gelip "geçin içeri, oyalıyorum ben!" dedi.

Koridorun öbür ucundan gelen enfekte Derin'in omuzlarından tutmuştu. Derin'in küçük bağırışı, bizi ona bakmamıza itmişti. Hiçbirimiz geldiğini fark etmemiştik. Hızla onun yanına geldiğimde kadın enfektenin saçından geriye doğru asılmıştım. Çıkardıkları o inanılmaz ses gerçekten dayanılmazdı. Derin'i hâlâ bırakmayan hasta kadının çenesinin altından olmak suretiyle vurmuştum. İlk kez bir kişiyi yakın mesafeden vurmuyordum fakat birisini yakın mesafeden vurmayalı uzun zaman olmuştu. Yüzüme kan sıçramasını, kendimden tiksindiğim şu an'ları özlediğim söylenemezdi. İlk Derin olmak suretiyle herkes sırayla silah odasına girerken en sona Gökhan ve ben kalmıştık. Gökhan, çok yaklaşan hastalıklı insanların üzerine az önce Derin'e saldıran Deli'yi gülle gibi fırlattığında bir çoğu geri doğru düşmüştü. Biz ise bu sırada Silah odasına girip kapıyı içerden kilitlemiştik... hayat iki günde ne kadar değişebilirdi? Bu kadar değişmemeliydi...

Yarım Saat Önce; Betül Soykıran'ın Anlatımıyla

Sevdiğim adamı, kahrolacağımı bile bile ihbar etmiştim. Üstelik beni bu kadar çok seven, kendimi prenses gibi hissettiren tek kişiye yapmıştım bunu. Bunun adı ihanetti. İhanet kimin gerçekleştirdiğine göre affedilirdi. En sevdiğinin sana ihanet etmesi nasıl bi histi ben bunu bilemezdim, fakat sayemde Barış Yücesoy en ağır şekilde öğrenmişti. Ondan özür dilemeliydim... beni affetmese bile ondan özür dilemeliydim.

Dünya, herkes gibi değişmişti. İnsanlar değişmişti. Böyle bir dünyada kim demir parmaklıklar ardında kalmayı hak ederdi ki? Barış mı? Dünya olabileceği en kötü haliyle bize meydan okuyordu. Diyordu ki; 'sıkıyorsa bir de böyle hayatta kalın.' Kim böyle bir hayatta hayatta kalabilirdi? Ben kalabilirmiydim bilmiyordum ama gözaltında olan bir kişinin açlıktan ölüceğini biliyordum. Bu adil değildi. Cidden şu dünyada adil olan ne vardı? Beş suçlunun üçünün yakalanıp ikisinin elini kolunu sallayarak gezmesi ne kadar adildi?

Karşımda küçük bahçesinin her 25 adımında bir Deli olan karakola bakarken, kendimi deliricek gibi hissediyordum. Dünya'nın sonunun geldiğini düşünüyor ama bu sonda Barış'la yer almak istiyordum. Sanırım onu sattığım için pişman olmuştum. Sanırım değil, bayağ pişman olmuştum hatta. Çünkü ben biliyorum, Barış benim yerimde olsaydı beni bırakmazdı. 3 hafta geçmişti, koskoca 3 hafta. Özür dilemek için geç kalmıştım fakat onu özgürlüğüne kavuşturmak benim elimdeydi. Gerçi böyle bi dünyada ne kadar özgür olabilirdi insan? Bilmiyordum. Zaten ne biliyordum ki ben? Çizim yapmaktan başka ne gelirdi elimden? İyi ki okuyup iç mimar olmuştum. Sevmeyi bile beceremeyen ben, bi' tek iç mimar olabilmiştim. Yapmam gereken tek şey Barış'ın bana verdiği sevginin yarısını ona vermekti, o benden hiçbir zaman daha fazlasını istememişti ki... onu bile becerememiştim. Geri zekalıydım çünkü ben...

Şimdi elime bi' fırsat geçmişti. Canım pahasına da olsa, Barış için, onu o dört duvar arasından çıkarmak için bu beton binaya giricek, hayat izin verirsede Barış'la çıkıcaktım. 8'e 45 dakika vardı. Elimde yakın zamanda kaybettiğim ailemdeki son kişi olan dedemin tüfeği vardı. Ve eksik, yarım kalmış bir kalp...

Karakolun bahçesine girdiğimde hiçbir Deli beni fark etmemişti henüz. Tüfeğin çıkaracağı ses çok fazla olduğundan onu kullanmamayı hedefliyordum. Gazam mübarek, Allah'da bana yardımcı olsundu...

Karakolun bahçesine gireli yalnızca beş dakika, olmuştu. Benim tüfeğimden çıkmayan bir silah sesi karakolun içinden gelmişti. Birisi ya hayatını kurtarmaya çalışıyordu ya da bana yardım ediyordu. Belki de hayatın bana yardım ediş şekliydi. Çünkü silah sesini duyan enfekteler arka kapıya gitmişlerdi. Silah sesi arka kapıya yakın ama üst katlardan birinden gelmişti. Bunu fırsat bilip hızla ön kapıdan içeriye karakola girmiştim. Daha önce hiç girmediğim bu karakolda Barış'ı nasıl bulacağım konusunda endişelerimi sessize almıştım. Çünkü geçen hafta Lila Sarmaşık'a Barış'ın nerede tutulduğunu sormuştum. O da bana karakolun en alt katında hücrelerden birinde olduğunu söylemişti. Henüz hakim karşısına çıkmamıştı. Bu nedenlede ceza evine sevk edilememişti...

Aşağı inen merdivenler ve yukarı çıkan merdivenlerde bir sürü enfekteler vardı. Her biri yukarıya çıkıyordu. Duvarın arkasına saklanıp onların yukarı çıkmalarını izliyordum. Kimisi hızla çıkarken, kimisi takılıp 1-2 basamak geriden tekrar çıkıyordu. Bir kaç dakika geçtiğinde bir üst katta silah sesleri çoğalmıştı. Kim çatışıyordu bilmiyordum fakat her kimse elini öpebilirdim. Zira, bana çok yardımcı olmuşlardı. Alt katta enfekte kalmadığını düşünerek aşağı inmeye karar vermiştim. Doğruydu. Aşağıda bir tane bile enfekte yoktu.

5 ayrı hücre vardı. İçinde ise daha öncesinde magazin sayfalarında gördüğüm Haluk Sarmaşık ve hiç tanımadığım 6 suçlu insan vardı. Tanımadığım bir kişi "biz açıklama istedik bize açık açık karı gönderdiler" dedi bunu söylerken yüzünde de pis bir sırıtış vardı. Açık açık iması üzerimdeki kalın paltoma zıt beyaz cropuma yapılmıştı. Şeytan da diyordu tüfekle tam ağzının ortasından sık. Ama yukarıdaki Deli'ler ne şeytan dinlerdi ne de melek... bu yüzden şeytanı dinlememeliydim.

Koridorun sonundaki hücrede benim emanetim vardı. Her ne kadar pislik herifin 'açık açık karı' demesi yüzünden yattığı yerden kalkıp parmaklıklara gelmiş olsada, bunun hesabını sonra sorucaktım. Yüzünde ki gülümseme buraya girerken aldığım tüm risklere değdiğine işaretti. Barış'ı es geçip pislik herife dönerek, "ben bu tüfeği senin ağzına sokmasını bilirdim de... sen dua et insanlar delirip birbirini ısırmaya başladılar." demiştim. Barış'ın hücresine yaklaştığımda "ayak seslerime rahatını bozmayıp, şu mal açık açık karı dediğinde ayaklanıp kapıya gelmenin hesabını sonra sorucam sevgilim." demiştim kaşlarımı kaldırarak. Barış, "Birileri pişman olmuş galiba?" dedi gayet eğlenir gibi. "Pişmanım ama senden sonra özür dilesem? Çünkü her an bi Deli tarafından basılabiliriz." Kaşlarını çattığında beni anlamaya çalışıyor gibiydi. Söze Lila'nın babası Haluk Sarmaşık girmişti. "Evlat sen az önce insanlar birbirini ısırmaya mı başladı dedin?" dedi. Başımla onayladım. Hızla nerde olduğunu bilmediğim, aslında nöbetçi bir polis memurun beklemesi gereken masaya geldim. Çekmecelerini karıştırdım ve bir sürü anahtarlık buldum. Hâlâ silah sesleri geliyordu bu da henüz vaktimin olduğunu gösteriyordu.

Anahtarları tek tek denemeye başladığımda oldukça vakit kaybetmiştim. Sonunda bir tanesi kilidi açtığında derin bi nefes almıştım. Barış içerden çıktığında boynumda asılı olan tüfeği umursamadan bana sarılmıştı. Bu beni affettiği anlamına mı geliyordu? Bu umrumda bile değildi. Onu özlemiştim. Kokumu içine çektiğini hissetmiştim. Ben bu adam için defalarca ölümü göze alırdım.

Biraz geri çekildiğinde yüzümü avuçları arasına almıştı. Gözlerime sanki hiç kızmamış, kırılmamış gibi bakıyordu. Beni ilk gördüğü gün, ilk görüşte aşık olduğu gibi tutkuyla ve aşkla bakıyordu. Bu adam için öldürülür, bu adam için ölünürdü. Yavaş yavaş dudaklarımın üzerini dudaklarını örtmesiyle silah sesleri kısılmış, hastalıklıların sesi duyulmamaya başlamıştı. Bu karakol öpüşmemize izin vermişti. İlk değildi ve sonda olmayacaktı. Ne hücrede babam yaşındaki Haluk Sarmaşık ne de pis zihniyetli suçlu kişilik umurumuzdaydı. Enfekte olan insanlarında bizden uzak olmasıyla öpüşüyor ve açıkçasıda dünyanın geldiği son durumu umursamıyorduk. 3 haftanın özlemi ve hasretini gidermesede hararet attığımız doğruydu...

Ellerim Barış'ın omuzlarından destek alıyordu. Onunsa bir eli yanağımdayken diğer eli belimde yerini bulmuştu. Başımda ne ana vardı ne de baba. Dedemde beni bırakıp gitmişti. Bundan sonra benim tek bir ailem vardı, o da Barış'dan başkası değildi. Üst dudağım dudakları arasında şehvetin varlığını keşfederken keyfine diyecek söz bulamıyordu. Aklım burdan def olup gitmemiz gerektiğini söylesede, kalbim ondan bir saniye bile ayrılmak istemiyordu. Elinin baskısını belimde biraz daha hissettiğimde kulağıma gelen sesle ayrılmak zorunda kalmıştık. "Evlat!" demişti babam yaşındaki Haluk Sarmaşık. Ardındansa aslan ya da kaplan sesine benzeyen ama asla benzemeyen o ses duyulmuştu. "weeğğh" bi Deli yolu kaybetmişçesine en aşağı kata inmişti. Gerçekten deli olabilirmiydi bu Deli. Bok mu vardı burada? Ne diye gelip kavuşmamızı bölüyordu? Küfür edecektim fakat bana yakışmayacaktı...

"Siktir bu ne lan?" dedi biri. Kim olduğunu ayırt edememiştim. İlk kez bir Deli ile bu kadar yakındım. O cümleyi kuran Barış da olabilirdi, hücreden herhangi biri de. "Sık kafasına!" dedi hücreden biri. Yapamazdım. O zaman daha fazlası gelirdi. "Olmaz silah sesi daha fazlasını buraya çeker!" dedim. Deli, salına salına, yavaş yavaş üzerimize gelirken Barış tüm gücüyle tekme atmıştı. Sırt üstü yere düşen Deli yerden kalkamamıştı. Nöbetçi polis memurunun masasını yüzüne devirmiştim. Masanın sivri köşesi Hastalıklının kafasına saplandığında, ayağımı hızla çeksemde ayakkabımında üzerine kan sıçramıştı. Beyaz ama yüksek topuklu spor ayakkabılarım kanın kırmızısıyla süslenmişti. "Sikicem hee!" dediğimde ayakkabımın yeni olması canımı sıkmıştı. Kiminin arabası, kiminin tırnağı, benimse ayakkabılarımdı. Ayağımı yere vurduğumda, sinirim hâlâ geçmemişti. Barış burnundan gülerken kolunu omzuma atıp beni kendine çekmişti. Başımın üzerine küçük bi öpücük kondurdu. "Kardeş bizide çıkarın burdan!" dedi pislik herif. Elimi hiç çekinmeden kaldırdığımda orta parmağımı göstermiştim. Dışarda olmayı hak etmiyordu, açlıktan can çekişerek orda ölmesini tercih ederdim. Ona bir şey demiyecektim fakat bizi 'evlat' diyerek uyaran, Lila'nın babası bey amca Haluk Sarmaşık bi' açıklamayı hak ediyordu. "Haluk bey sizide çıkarmak isterdim fakat inanın dışarısı içeriden daha kötü. O parmaklıklar sizi güvende tutucaktır." demiştim. Pislik herif "bey amca seni kandırıyor bu orospu karı, inanma bu karıya." demişti haddi olmayarak. Bazı insanların dili olmamalıydı ki boş boş konuşmasınlardı. Hâlâ çatışma sesleri geliyordu üst kattan. Hâlâ vaktimiz vardı.

Barış onun olduğu hücreye yaklaştığında parmaklıklar arasından boğazını sıkmıştı. "Senin o bozuk ağzını sikmeden özür dile!" demişti sesi oldukça emredici bi tondaydı. E bende bu adamı yerdim. Adam konuşabilseydi zaten özür dilerdi. Fakat konuşabilmesi için nefes alması gerekiyordu. "Barış yeter. Kendisi orda açlıktan geberip gider zaten." demiştim. Barış adamı tek bi' sözümle bıraktığında adam öksürmeye başlamıştı. Parmaklıklardan uzaklaştığında pis pis sırıtmaya devam ederken sinirlenmiştim. Haluk bey amca parmaklıklara yaklaştığında sadece onun duyabiliceği şekilde fısıldamıştım. Zira pislik herifin değilde Haluk bey amcanın birilerinin onu kurtaracağını bilmesi gerekiyordu. Onun kötü biri olması beni ilgilendirmezdi. Bize iyilik yapmıştı ve bende bu iyilik karşılığında ona küçük bi umut vermiştim. Bana gülümsediğinde bende gülümsemiştim. Hücrelerin olduğu bu bölümden çıkmadan önce son haraketim ise yerde yatan ölü enfekte kişinin belinden silahı alıp Barış'a vermekti. "Zorda kalmadıkça kullanma." dediğimde elimi tutmuştu. Gülümseyerek ve önden giderek etrafı kolaçan ediyordum...

En zor kısmı atlatmıştım. İçeriye girebilmiştim ve Barış'ı da bulmuştum. Tabi bunlar Lila ve yukarda çatışan kişiler sayesinde olmuştu. Onlar bana yardım etmişlerdi. İsteyerek ya da istemeyerek. Onlarında işleri rast gitsindi. Şimdi bence en basit kısma gelmiştik. Bu karakoldan çıkıp gitmek. Gerçi zor olsada olurdu. Yanımda Barış olduğu için ben ne korkardım, ne de olucak olana kafa tutardım. Şu andan itibaren ölsemde gam yemezdim.

Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla

Silah odasında kapana kısılmıştık. Cam olmayan bu oda oldukça havasızdı. Yüzüme sıçrayan kan midemi bulandırmıştı ve her an kusabilirdim. Ki an itibariylede odanın köşesine kusmuştum. İğrençti. Tek kelimeyle, iğrenç...

"Lila teşekkür ederim." demişti Derin. Başımı sorun olmadığını belli eder gibi sallamıştım. Benim yüzüme sıçrayan kan, Derin'in saçındaki kanla boy bile ölçülemezdi. Ama o bundan hiç de tiksiniyor gibi durmuyordu. Belki de bize belli etmiyordu. Cebimden telefonumu çıkarıp kamerasını açtığımda yüzümün ne hâle geldiğini görmek istemiştim. Keşke bakmasaydım çünkü midem daha çok bulanmıştı. Tevfik "yalnız kırmızı yakıştı hee," derken hâlâ dalga geçiyordu. "Hadi ya! Sanada yakışıyormu bakalım istersen!" dedim. Zaten midem bulanıyordu şebeklikle uğraşazdım. "Oyy! Lila 1, Tevfik -1" dedi Umut. Hiç gülücek hâlim yoktu. Zira midem hâlâ bulanıyordu...

"Şimdi ne yapacağız? Bu kadarıyla baş edemeyiz." dedi Gaye konuyu değiştirerek. "Biraz bekleyelim. Belki yine giderler?" dedim. Beklemek kadar sıkıcı bi şey yoktu. "Bekliyelim," dedi Gökhan. Diğerleride onayladıklarında silah odasında bulunan çantaları silahlarla ve şarjörlerle doldurmaya başlamıştık. Zira başkan, kendinizi düşünün demişti. Bizde düşünürdük elbet...

Odada alabileceğimiz her şeyi almıştık. Taşımak zor olucaktı fakat karakoldan çıktıktan sonrası kolaydı. Farklı üç araçla yola çıkıcaktık ve sırayla ekiptekilerin evlerine gidicektik. Daha sonra ise benim evimde her şeyin düzelmesini bekliyecektik...

Masanın üzerine oturduğumuzda sohbet etmeye başlamıştık. "Ağzı olan şarkı yapıp söylüyo." dedi Tevfik. "İşin kötüsü sesleri kötü ama şarkı da dile dolanıyo." dedi Umut. "Şimdi burda bize bi şarkı söyleseniz ne güzel olurdu Lila komserim," dedi Derin ve devam etti. "Yamyam insanlar bi şarkı dinlerdi." Gülümsedim. "Biz onlar gitsin diye bekliyoruz biliyosun di mi Derin? Dikkat çekmeye gerek var mı şimdi?" dedim. Sesimin mükemmel olduğu söylenemezdi fakat müzik kulağım iyiydi. "Ay Lila! Bi 5-10 dakika fazla bekleriz ne olucak? Hem moral olur, fena mı?" diyen Tevfik'e kınayan bakışlarımı göndermiştim. Zira hiç sırası değildi. Gökhan'la göz göze geldiğimde buruk bi tebessümle gözlerini kırpmıştı. "Tamam ama eşlik ediceksiniz!" dedim. Tevfik "Sen gir bir yerden, biz de söyleriz." dedi. Oturuşumu dikleştirip nefes aldığımda şarkıya giriş yapmıştım.

"Tut elimi, burdan gidelim

Olmaz demeden, dinle beni bi'"

Herkesin yüzünde bi tebessüm oluşmuştu. Zira bu şarkıyı bilmeyen birinin olduğunu düşünmüyordum... şaşırmıştım çünkü Gökhan'da bana eşlik etmişti.

"Rüzgârım söndü, dindi ateşim

Ah, bebeğim, ben hâlâ deliyim"

Umut "helal be baş komiserim!" Demişti. Tevfik'se parmaklarını şıklatarak ritim tutup bize eşlik ediyordu. Gökhan'la söylemeye devam ettik.

"Sen yokken ne gece ne de gündüz

Ne ay var ne tek bi' yıldız

Her yer karanlık ve ıssız Göremiyorum"

Göz göze söylüyorduk. Seslerimiz uyuşuyordu... ekipe döndüğümde Gaye'yle göz göze geldim. Ayağa kalkarak onun yanına geldim beni anlamış gibi o da şarkıya eşlik etmişti.

"Tut elimi, burdan gidelim

Olmaz demeden, dinle beni bi'"

Gaye'yle el ele tutşup, küçücük silah odasında dans ederken çok da eğleniyorduk. Gökhan susup bizim söylememize izin verdiğinde o da bizi izliyordu.

"Rüzgârım söndü, dindi ateşim

Ah, bebeğim, ben hâlâ deliyim"

Deliyim kısmına bilerek vurgu yaptığımızda dışardaki Deli'lere gönderme yaptığımız doğruydu. Bizde onlar gibi delirmesekde, şu an'ki eğlencemiz pek aklı selim bi haraket değildi. Zira sessiz olmalıydık ama hiç de sessiz değildik. Gaye beni kendi etrafımda döndürdüğünde saçlarımın uçuşması hoşuma gitmişti. Bende onu kendi etrafında döndürdüğümde şarkıyı söylemeye devam etmiştik...

"Sen yokken ne gece ne de gündüz

Ne ay var ne tek bi' yıldız

Her yer karanlık ve ıssız

Göremiyorum"

Şarkı bittiğinde bizde Gaye'yle gülmeye başlamıştık. Bu 2-3 dakika bile bize iyi gelmişti...

Dakikalar geçmiyor sohbetlerimiz sona eriyordu. Kapıdan hâlâ enfektelerin sesleri geliyor bir türlü gitmek bilmiyorlardı...

Betül Soykıran'ın Anlatımıyla

Hücrelerin olduğu bölümden çıkmıştık. Çatışma sesleri susmuştu. Yavaş yavaş Deli'lerin seslerini duymaya başlamıştık. Barış'ın eli elimde, tüfeğim nişan alır vaziyetteydi. Yukarıdaki insanların durumunu merak ediyordum. Bizi kavuşturan insanların iyi olmalarını isterdim ama hiç de ümidim yoktu. Her ne kadar silahları olsada bu şeylere kurşun bile işlemiyordu...

Zemin kata çıktığımızda koridorun sonunda Deli'ler gözükmüştü. "Koşalım," dedim fısıldayarak. Barış beni başıyla onayladı. Hızla kapıya geldiğimizde bir an önce dışarıya çıkmıştık ama çıkmasaydık daha güzel olurmuş gibiydi. Çünkü arka kapıdan içeri giremeyen enfekte insanlar bahçenin her yerine yayılmışlardı. Üstelik yakınlarda bulunan enfektelerde bahçeye girmişlerdi. Bu inanılmaz bi şeydi çünkü tahminen 5-10 yaşlarında bi çocuk bile değişim geçirmişti. İçler acısıydı...

"Hassiktir!" dedi Barış. "Bu nasıl olur?" dedi ardından. Arkamızdaki kapalı kapıya birden Deli çarptığında yüksek bi ses oluşmuştu. Korkuyla yerimde zıpladığımda Barış'ın elini daha çok sıkmıştım. Deli'nin ağzıyla çıkardığı ses kulak tırmalıyordu. Kapıya çarpmasıyla oluşan ses sayabildiğime göre tam 7 enfektenin dikkatini çekmişti. "Ateş ediceksekde edelim. Ölüceksekde ha şimdi, ha sonra ne fark eder?" dedim. Çünkü zaten ölücektik. Bu kurşunlar boşa gitmemeliydi. "Yinede son ana kadar kullanmayalım." Elimi hiç bırakmıyacak gibi sıkı sıkı tutuyordu. "Benimle koş!" Barış bi şey dememi beklemeden koşmaya başlamıştı. Koşmayan ama hızlı yürüyen enfekte insanların arasından hızla geçiyorduk. Barış bir tanesini tekmeyle yere düşürdüğünde koşmaya devam ettik. Arabama geldiğimizde derin bi nefes almıştık. Arabanın dibine gelen bir kaç Deli, camları yemeye çalışıyor gibi gözüküyordu. Sürücü koltuğuna oturduğumda hızla gazlamıştım. Biraz uzaklaştıkdan sonra arabanın camından bi el ateş etmiştim. Çünkü hastalıklılar sese geliyordu ve o karakolda bize yardım eden kişiler hâlâ yaşıyorsa o kalabalıktan kurtulamaya bilirlerdi. En azından birazı sese gelirdi ve daha azıyla çatışmak zorunda kalırlardı...

Dünya belki de geri dönüşü olmayan bi yola girmişti. Bu hastalık fazlasıyla ölümcüldü. İnsanlığın sonu böylemi olucaktı? Herkesin son gördüğü şey belkide en sevdiği kişinin, değişim geçirip kendisini ısırdığı bi an mı olucaktı? Kimse bunu hak etmezdi. Kimse bir başkası tarafından öldürülmeyi hak etmezdi...

Biraz ilerlediğimizde arabayı kenara çekmiştim. Etrafta hiç enfekte gözükmüyordu. Şimdi konuşmamız gereken şeyi ertelememeliydik. Bunun kaçışı yoktu. Gerçi kaçmak isteyende yoktu...

Lafı uzatmadan hemen konuya girmiştim. "Barış, ben özür dilerim!" dedim önce sonra devam ettim. "Gerçekten sana ihanet etmek istemezdim ama Lila benimle konuşunca yaptıklarınıza sessiz kalamadım, özür dilerim." Gözümden bir damla yaş akmıştı. Baş pamağıyla gözümdeki yaşı sildi. Hâlâ bi şey dememişti. Kesin beni affetmiyecekti. Affetmesindi. Beni anlasın yeterdi. Çok suskundu, içinden benimle konuşuyor olabilirmiydi?

Barış Yücesoy'un Anlatımıyla

Betül arabayı kenara çekti. Etrafta kimse yoktu. Ne bi hasta vardı ne de sağlıklı tek bir insan. Kimse yoktu...

Arabayı çalışır bir vaziyette bırakıp bana dönmüştü. Gözleri dolu doluydu. Kahverengindeki gözleri bana böylesine güzel bakarken ona karşı kırgınlığım varsa da hemen unutuyordum. Tıpkı şimdi ki gibi...

Ona kırılmaya, kızmaya hakkım varmıydı? O bile şüpheliydi. Hatta şüpheli bile değildi, kızın beni ihbar etmesi kadar doğal başka ne olabilirdi ki? Ben geri zekâlı, aptalın önde gideniydim. Annesinin ilaçlarını alabilmek için bok çukuruna giren masum bi çocuktum en başında. Sonra ise annesini kurtarmış ama iyice boka batmış bi geri zekâlıya dönüşmüştüm. Bu bataklıktan asla kurtulamamıştım. Bu yolda bir sürü gencin canını elinden almıştım, benim güzelim, Betül'ümün beni ihbar etmekten başka çaresi yoktu ki. Nasıl kızardım ona? Nasıl derdim 'bana bunu nasıl yaparsın' diye? Nasıl hesap sorardım ona?

Üstelik bu durumda bile karşımda benden özür dilemeye çalışırken, ben nasıl ondan uzak dururdum? Nasıl sırtımı çevirirdim? Nasıl vazgeçerdim? Onu bırakırsam nasıl yaşardım? Ona nasıl kıyardım?

"Barış, ben özür dilerim." dedi önce. Gözleri gözyaşlarını zor tutuyordu. Tutmasınlardı, ben silerdim yanağını ıslatamadan gözyaşlarını. "Gerçekten sana ihanet etmek istemezdim ama Lila benimle konuşunca yaptıklarınıza sessiz kalamadım, özür dilerim." Ve ilk gözyaşı intihar etti. O gözyaşı nasıl bırakıp gidebildi onun güzel gözlerini. Ben bile onun yanında gözlerimi gözlerinden alamazken, nasıl o tuzlu su parçası güzel yuvasını bırakıp kurumayı tercih etti? Hızla kuruttum onu. Madem bırakmıştı onu, yanağında kuruyup yok olmayıda hak etmiyordu...

"Sus!" dedim. Ne gerek vardı özür dilemesine? Sonuna kadar haklıydı. "Benim sana kızdığımı, kırıldığımı nasıl düşünürsün?" Kaşlarımı çatmıştım. "Tamamen haklı olduğun bi' konuda sakın özür dileme! Çünkü işte o zaman çok kızarım!" dedim. 2-3 tane gözyaşı daha intihar etmişti. Gözyaşlarıda benim gibi geri zekâlıydı herhalde...

Betül gülümsedi. "Yani sen şimdi kızmadın mı bana?" dedi. "Cık" dedim. "Haklıydın ihbar etmekte. Bence geç bile kadın." dedim. Başını koltuğa yasladı. "Ben senin yerinde olsaydım bana bayağ kırılırdım. Hatta yüzüne bile bakmazdım." dedi. Bakmazdı. "Ben kıyamıyorum ama sana... kızamıyorumda..." başımı bende koltuğa yaslamıştım. "Ben kötü biri değilim. Mecburdum. Annem 4 ay önce hayatını kaybetti. Hastaydı. Ben daha tanınmadan önce, çok paraya ihtiyacım vardı... babamın kumar borcu, kaçıp gittiğinde bana kaldı. Annemin ilaçları çok pahalıydı. Bi şekilde yolumuz kesişti Recep'le. Yüklü bi miktarda para verdi. Karşılığında da onlar için çalışıcaktım tabii. Başlarda tam olarak ne yaptıklarını bilmiyordum. Kötü bi iş olduğunu biliyodum ama paraya ihtiyacım vardı. Biraz çalışıyım, en azından annemin ilaçlarını alıyım diye düşündüm. Sonrada çıkamadım o işten. Battıkça çıkmaya çalıştım, çıkmaya çalıştıkça daha çok battım. Beni anlıyosun değil mi? Ben gerçekten kötü biri değilim." dedim. Benim gözlerimdende bir damla yaş firar etmişti. Zaten Betül'ün gözünde durmayan gözyaşları bende mi durucaktı? Saçma olurdu. "Annen? İlaçlar etki etmedi mi?" diye sordu. "İyiydi aslında, ilaçlarda etkisini gösteriyordu ama işte ecel... Gece yattı sabaha çıkamadı." Birkaç gözyaşım daha düştü. Niye ağlıyordum. Ben aşmamışmıydım bunları? Uzanıp gözyaşlarımı o sildi bu sefer. Gülümsedim.

"Başın sağ olsun." dedi. Sonra devam etti. "Sen kötü biri değilsin... ama ben kötüyle iyiyi ayırt edemiyecek kadar aptal bi kadınım. Ay ben nasıl Lila tarafından bu kadar dolduruşa getirilebilirim? Bana kız ya sen, geri zekâlıyım çünkü ben." Burnunu çekti. Güldüm. Küçük bi kahkaha attım da denilebilir. Kendine kızıyordu zaten bana gerek yoktu... dayanamadım. Uzanıp tek elimle yanağından destek alarak öpmeye başladım onu. Küçük öpücüklerime karşılık veriyordu. Dudaklarımıza tuzlu bi tat ulaştığında hangimizin gözyaşı olduğunu ayırt edememiştim. Umursamamıştımda. 3 hafta olmuştu. 21 günün acısını bir yerden çıkartmaya başlamam gerekiyordu. Eli boynuma ulaştı. Tırnaklarını enseme geçiriyordu. O da özlemişti beni... pişman da olmuştu. Dudaklarını bırakıp boynuna ulaştım. Bu kadar güzel olup bu kadar güzel kokması diğer kadınlara haksızlıktı. "Bu kadar güzel olmamalıydın." Dudaklarım hâlâ boynundayken dedim. "Başa bela olan bu güzelliğini ne yapacağım ben?" Kokusunu içime çektim. Kıkırdadı. "Sev bu güzelliği. Çok sev..." dedi. Güzeldi ve farkındaydı. Boynuna öpücük kondurup tekrar dudaklarına yol yol aldım. Bi öpücük daha kondurduğumda gözlerinin en içine baktım. "Çok seviyorum zaten. Hem de öyle böyle değil... sana aşığım ben Betül." dedim, bakışları derinleşti. Bi' kez daha öptüm onu. Bi' kez daha sevdim. Bi' kez daha aşık oldum. Bu kadın benim için doğmuştu. Bok gibi giden bu hayatta, bi' gün ışığı misali girmişti hayatıma...

Onun tadına biraz daha varırken cama yapışan Deli yüzünden ayrılmak zorunda kalmıştım. Deli kıskanır gibi, tam vaktinde gelmişti. İkimizde Deli'ye baktığımızda gülmeye başlamıştık. Belki sinirden, belki sürekli değişen ruh halimizden. "Önümüzde haritası olmayan, sonu belli olmayan uzun bir yol var ve biz şimdiden kaybolduk." dedi. Elini tuttum. Benim bütün yollarım ona çıkıyordu. Bunu ona söyleyemedim... gülümsedim. Gaza bastı. Geri geri sürdü ve bizi ayıran o Deli'yi ezdi. Tedavisi olmayan bu virüse, tedavisi varmış gibi davranmamızın bi anlamı yoktu. Bu saatten sonra anladığım kadarıyla, bir insan ya hayatta kalırdı ya da zaten ölü bi insandı... bu hatta yaşamak istiyorsa insan, bi sebebi olmalıydı. Benim sebebim Betül'dü... bi insan ya ölürdü ya da severdi. Ben sevmeyi seçtim...

Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla

"Sizce nasıl çıktı bu Deli virüsü? İlk galada çıktı ama neden?" diye sordu Gaye. Anlaşılan Tevfik'in açtığı borsa muhabbeti sarmamıştı. Derin "Kullandığı bir ilaç yan etki yapmıştır belki?" dedi soru sorar gibi. "Belki de yediği ya da içtiği bi' şeyden olmuştur." dedi Umut. "Kimyasallar sonucu havadan da bulaşmış olabilir bence." dedi Tevfik. "Havadan bulaşmadığını söylemişlerdi." dedim. Tevfik 'doğru' der gibi kafasını salladı.

"Tedavisinin olmaması korkutucu!" dedi Derin. Yerde belli bi noktaya odaklanmıştı gözleri. Sanki haklından geçenleri sesli dile getiriyordu. "Bulunur bence tedavisi." dedim. Bulunması gerekiyordu. "Bulunmazsa her şey çok karışıcak!" dedi Gökhan. O da içinden geçenleri sesli dile getiriyor gibiydi. "Corona'da bile marketler yağmalanmış gibiydi... şimdi düşünemiyorum." diye devam etti. Burnumdan güldüğümde konuşmaya başladım. "Bu sefer farklı, insanlar markete kadar bile ulaşamadan değişim geçiriyorlardır." dedim. O da gülümsedi. "Haklısın," dedi...

"Sesleri azaldı gibi. Çıksak mı artık?" dedim. Gökhan kapıyı aralayarak dışarısının durumuna baktı. Kapıyı geri kapattığında bize döndü. "Azalmışlar evet." dedi. "Silahla öldürmek çok ses çıkarıyo, bunun için bi' şey yapamazmıyız?" dedi Umut. "Çakılarla hâlledemezmiyiz ki?" diye sordu Gaye. Başıylada çakıların bulunduğu, cam kapaklı dolabı işaret etmişti. "Bence denenir." dedi Gökhan. Kim deniyecekti? O mu? Bi tane çakıyı eline aldığında, düğmesine basarak açmıştı. "Ben denerim." dedi Gökhan. Başkomiser olması önce kendini feda edeceği anlamına gelmiyordu. Gaye "Fikir benden çıktı, denemek benim hakkım." dediğinde elindende almıştı çakıyı. "Fikir müstakbel eşimden çıktığı için denemek benim hakkım." diyen Umut'du, Gaye'den çakıyı almıştı. "Eee, fikir kankilettomun müstakbel eşinden çıktığı için denemek, benim hakkım" dedi Tevfik. Çakıyıda Umut'dan almıştı. Kankilettom mu? Umut başını öne eğip iki yana sallamıştı. Gülmemek için zor duruyordu. "E Tevfik'in kitap yazması gerektiği için bunu denemek benim hakkım." dedi Derin. Bunu demesiyle Umut gülmemek için bastırdığı dudaklarını aralıyıp kahkaha atmıştı. Bende güldüğümde. "Yalnız fikir değil, virüs ilk önce benim filmimin galasında ortaya çıktığı için bunu denemeyi ben hak ettim." dediğimde tartışmayı sonlandırdığımı düşünüyordum ki Gökhan elimden çakıyı alıp "bende Lila hanımın koruması olduğuma göre, bu benim görevim." dedi. Küçük alaylı bi' kahkaha attığımda, cebimden yeni kavuştuğum polis kimliğimi çıkardım. "Yalnız ben işime geri döndüm korumaya ihtiyacım kalmadı. Hatta ben seni kovdum." dedim. O da alayla güldüğünde, "yalnız benim tazminatım ödenmedi." dedi. Tevfik kahkaha atsada diğerleri gülmekle yetinmişlerdi. Bende güldüğümde elindeki çakıyı alarak, "tamam, ben denerken sende beni uzaktan koru o zaman." dedim. Bi insan ölmek için bu kadar inatlaşamazdı. "Hay hay" dediğinde ortak bi noktada anlaşabilmemize sevinmiştim...

Kapıyı dikkatle açıp önce ben olmak suretiyle, Gökhan'la koridora çıkmıştık. Bir tana enfekte bana doğru gelirken, kafasına çakıyı hızla saplamıştım. Saplamaya çalışmıştım demek daha doğru olabilirdi tabii. Çünkü gücüm yetersiz gelmiş ve kafa tasını aşamamıştı. Üzerime gelen enfekte daha çak yaklaştığında Gökhan'da hızla yanıma gelmişti fakat ona gerek kalmadan ben çakıyı gözüne saplayarak onu öldürmüştüm. Demek ki çakıda onları etkisiz hâle getirebiliyordu. Geri silah odasına döndüğümüzde söze girmiştim. "Çakı işe yarar. Ama çok güç gerektiriyo. Ben bu kadar sert olucağını düşünmediğim için kafatasını aşamadım. Ki Derin, Gaye ve benim kolay kolay aşabiliceğimiz bi yumuşaklıkta da değil. Ama güzel tarafı gözüne saplamak etkili ve kolay." dedim. Herkes eline çakı almıştı. İçimde bi his vardı. Bu his ileriye dönükmüydü yoksa yakın zamanda bi ilerilikmiydi bilinmez, ama kötü şeyler olucağı hissi vücudumu ele geçirmişti...

Sinir olduğum bi şekilde en önde Gökhan gidiyordu. Henüz birinci katın koridorundaydık. Bir çok enfekteyi katletmiştik ve bu enfektelerin çoğunu eskilerden tanıyorduk. Bu vicdanımızı sızlatsada bizi bekleyen ailelerimiz vardı. Benim ailem olmasada hepsiyle tanışıp, aynı masaya oturduğum insanlardı. Benim kavuşucağım tek kişi evde beni bekleyen Çörek'di. Özlemiştim onu. Muhtemelen onun rahat etmesi için aldığım, hatta servet ödediğim, utanmasam kendim içine girip uyuyabileceğim ultra yumuşak yatağını es geçip, yanmayan şöminenin yanında paspas bile olmayan zeminde uykuya dalıp, belkide 67. rüyasını görüyordu. Görsündü, anası ona gurbandı. Arkamdan gelen birinin elini omuzumda hissetmemle ona dönmüştüm ve bu kişi daha öncesinde görmediğim, bi Deli'den başkası değildi. Hızla çakıyı çenesinin altından sokarak onuda öldürdüm. Hızla ilerleyerek, dikkatle merdivenleri inmiştik. Zemin kata, yani çıkıs kapısının olduğu kata gelmiştik. Yolu yarılamıştık...

Gaye'ye bakarken şaşırmıştım çünkü bi Deli'nin kafasına çakıyı saplamıştı. Üstelik hiç zorlanmamıştı bunu yaparken. Umut ona gururla bakıyordu. Çok aşıklardı birbirine. Düğünlerine de az kalmıştı. Onlar bu değişimde en çok yara alanlardandı...

Dış kapıya geldiğimizde kapı gıcırdayarak açılmıştı. Eğer her şey normale döndüğünde bir şekilde hayatta kalmış ve bu işi yapmaya devam ediyor olursam bütün kapılarıda yağlatıcaktım, zira bunlarda belaydı. Üzerimize koşan enfektelerden hızla dışarıya çıkarak kurtulmuştuk. Fakat Tevfik hızlıca kapıyı kapattığı için oldukça yüksek ses çıkmıştı. Bununla beraber bahçedeki 40'a yakın Deli'de bize doğru gelmeye başlamıştı...

"Silaha geçiş yapalım mı? Susturucular var zaten artık." dedi Derin, nefes nefeseydi. Geçsek iyi olurdu fakat bunlar kurşun harcamaya değmezdi. "Bence çakıdan devam edelim. Kurşun harcamaya değicek kadar çok değiller." dedim. "Bence de" dedi Gaye. Kaç tane olduklarını sayarken yüzüme bile bakmamıştı. "Hızlı olalım, hepsi bir yere toplanmadan hâlledelim." dedi Gökhan. "Peki" dedi Derin. 'Siz bilirsiniz' der gibi. 1-2 adımla ilk enfekteyide o öldürmüştü. Derin çok güçlü bi kızdı, sadece duygularını çok iyi yönetemiyordu...

Ekiple çalışmayı özlemiştim. Herkes birbirini öyle çok koruyordu ki, birine bi' şey olması imkansız gibi geliyordu. Senin arkana bakmana gerek kalmıyordu çünkü zaten plansız bile olsa birisi senin arkanı kolluyordu. Bu surumun hissiyatı çok farklıydı. Kendini korumuyordun çünkü seni zaten koruyanlar vardı. Değerli hissettiriyordu...

Önümdeki hasta kişiye çakımı sapladığımda çakıyı çıkarmakta zorlanmıştım. Yanında, bana doğru gelen bir hasta daha vardı fakat benim çakım hâlâ onun kafasının içindeydi. Herhâlde bu Deli'nin kafası fazla kalındı, bilemezdim. Deli bana biraz daha yaklaştığında çakıyı hâlâ çıkaramadığımdan tedirgin olmuştum. Fazlasıyla yakındı. Deli'nin elleri omuza deydiğinde öldürdüğüm Deli'yi önüme siper etmiştim. Gerçi buna gerek kalmamıştı çünkü Gökhan onu çoktan öldürmüştü. Bahsettiğimde buydu. Son bir kaç saniye bile olsa mutlaka korunuyordun. E insanlık hâli tabii, tergin olunuyor ama aslında bi bakmışsın tedirgin olması gereken düşmanınmış...

Arabalara geldiğimizde hiç hastalıklı kalmamıştı. Hepsini öldürmüştük. Karşımızda hepimizin arabası vardı fakat biz yalnız kalmak istemediğimiz için 3 kişinin arabasıyla ikişerli olarak yola devam etmek istemiştik. Derin ve Tevfik, Tevfik'in arabasıyla, Umut ve Gaye, Umut'un arabasıyla, ben ve Gökhan'da benim arabamla yola çıkmıştık. En önde Tevfik'in arabası giderken, en arkadansa Umut'un arabası geliyordu...

Silah odasından aldıklarımız çok fazlaydı. Belki kullanmamıza gerek kalmadan her şey düzelicekti, belki de hepsini kullanıcak ve hatta yetersiz kalıcaktı. Bellirsizlikler beni rahatsız hissettiriyordu...

Arabamı Gökhan sürüyordu. Yüzümdeki kuruyan kan hâlâ midemi bulandırıyordu. Fakat kusamazdım çünkü midemde kusabileceğim hiçbir şey yoktu. Saatlerdir hiçbir şey yememiştik ve ben fazlasıyla açtım.

Bi cızırtı sesi olmuştu. Nerden geldiğini ilk başta anlamasakta Tevfik'in sesiyle rahatlamıştık. "Tevfik konuşuyor, Tevfik konuşuyor... beni duyan var mı? Tamam." dedi. Anlaşılan silah odasında. Bulduğumuz telsizi deniyordu. Arka koltuğa koyduğum, içinde silahlar ve kurşunların bulunduğu çantadan telsizi almıştım. Yanındaki bir tuşa bastığımda bende konuşmuştum. "Lila Sarmaşık konuşuyor Tevfik. Seni duyuyoruz, bir sorun mu var? Tamam." dedim. Benim ardımdan Gaye'nin sesi duyulmuştu. "Gaye konuşuyor Tevfik. İyimisiniz? Tamam." Dedi o da. Tevfik hemen konuşmaya başladı. "Tevfik konuşuyor, her şey yolunda. Canım sıkıldı kara fatma hiç konuşmuyor, tamam." dediğinde gülmek zorunda kalmıştım çünkü önümüzde giden araç yoldan çıkmak üzereydi fakat sonra toparlamıştı. Büyük ihtimal Derin Tevfik'e vurmaya kalkmıştı. Tevfik tekrar telsize konuşmaya başladığında gülüşüm iyice büyümüştü. "Tevfik konuşuyor. Bu kız yerine bi' Deli'yle aynı arabada olmayı tercih ederdim. Öldürüyordun bizi be!" dediğinde son cümlesini Derin'e söylediği belliydi. Telsizi kapatmadığında konuşmaları bizede ulaşmıştı. Derin "kaç kere dedim sana bana kara fatma demekten vazgeç diye?" demişti sinirle. Hatta bağırmış bile olabilirdi. "Değil misin?" diye sordu Tevfik. Yalandan şaşırmış gibi yaptığı için Derin bir kez daha vurmuştu ona, araba hâlâ yolunda gitsede telsizde tok bir şap sesi duyulmuştu. Gaye söze girdi "Tevfik uslu dur!" dedi. Onunda güldüğü belliydi. Hatta Umut'da gülüyordu çünkü arkadan onunda gülme sesi geliyordu. Gökhan tebessüm ederek arabayı sürüyordu. "Derin ya, sana bir şey soracağım. Bugün dedin ya silah odasında, Tevfik'in kitap yazması gerek diye, gerçekten varmı öyle bi şey?" dedim. Merak etmiştim. Telsizde Derin'in sesini duymayı beklerken Tevfik'in sesini duymuştuk. "Yazıklar olsun Lila. Derin'in dalga geçmesine izin veriyorsun resmen." Sesinden beni kınadığını anlayabiliyordum. Arkadan Derin'in kahkahası duyuluyordu. Kahkahasının arasında "Tevfik, Tevfik Fikret olma yolunda" demişti ve kahkahasına devam etmişti. Bende güldüğümde Umut'da gülmüştü. Gaye'deki telsizden Umut'un sesi gelmişti. "Şok şok şok, ünlü tefo, Tevfik Fikret'i aratmıyordu. Kitapları en çok satanlar listesinden çıkmıyordu!" dedi ve cümlenin sonunda Gaye ve kendisinin kahkahaları birbirine karıştı. Bizde güldüğümüzde Tevfik hiç eğleniyor gibi değildi. "Ha ha ha! Seni gidi küçük komik olmayan komedyen. N'aptın? İşten atılınca mizah mı çalıştın?" dedi Tevfik, arksından Derin'in büyük kahkahası duyuluyordu. "Mizah çalışmaya ihtiyacım mı var benim kankilettom?" dediğinde gülmemek için zor duruyordu Umut, bu anlaşılıyordu. "Haklısın kankilottom. Senin mizah çalışmaya ihtiyacın yok bebeğim." diyen Tevfik'e daha çok gülmüştük. "Umut'a asılmaktan vazgeç Tevfik. Git kendine kız bul ve benim nişanlımdan uzak dur!" dedi Gaye. Gaye'ye çok üzülüyordum çünkü Tevfik adında bir kuması vardı. "Üzgünüm Gaye..." dedi Tevfik, gerçekten sesi üzgün çıkmıstı. Devam etti "ben... ben... ben Umut'lardan hoşlanıyorum." dedi. Asla ciddi değildi bu çocuk. Nasıl polis olmuştu bu böyle? "Ben sana Umut adında bi kız bulurum sen dert etme" dedi Gaye. Bu söylediğiyle hepimiz daha çok gülmüştük. Tevfik "hayır demem yengelerin en müstakbeli." dedi. Son sözüde o söylemişti çünkü arabaların sırayla sola dönmesiyle Derin'in evine varmıştık. Karakola en yakın onun evi olduğundan ilk buraya gelmiştik...

Araçlardan indiğimizde apartmanın önünde 3 virüslü bizi karşılamıştı. Ben ve Tevfik onları öldürdüğümüzde diğerleri araçtan yeni iniyordu. Az önceki kahkahalarımız dinmiş ve yerini sessizliğimiz kaplamıştı...

Apartmana ilk adımını atan Derin olmuştu. 6 katlı bir apartmanın 4. katında oturuyorlardı. İlk kata geldiğimizde 2 enfekte bizi krşılamıştı. Birini Derin öldürürken diğerini Gaye öldürmüştü. 2. ve 3. kat temizdi. Şimdi Derin'lerin katına, 4. kata gelmiştik. 1 enfekte aylak aylak yürürken ayak seslerimize gelmişti. Bu katta inanılmaz yüksek bi sesle bi şarkı çalıyordu. Derin Deli'yi öldürmüştü. Onu öldürürken gözleri dolmuştu. Nedenini anlayamamıştık. Hızla onların evinin kapısına geldik. Şarkı sesi Derin'lerin evinden geliyordu...

"Bir küçücük aslancık varmış

Bir küçücük aslancık varmış"

Diyordu şarkının sözleri. Mutemelen Derin'in annesi ya da babası Derin'in 9 yaşındaki erkek kardeşi Aslan'ın, çığlıkları duymaması için açmışlardı. Derin anahtarını çıkardığında elleri titremişti. Birden ağlamaya başlamıştı. Ne olduğunu anlayamamıştık. "İyi misin?" diye sordu Tevfik. Dudaklarının titremesine engel olamayan Derin başını iki yana 'hayır' der gibi sallamıştı. Tevfik anahtarı Derin'in elinden aldığında Derin'in açamayacağını anlamıştı.

Kapı gıcırdamıştı ama küçük gıcırtısı kimseyi ben kadar rahatsız etmemişti...

Gördüklerim karşısında anında gözlerim dolmuş ve bir kaç saniye içinde de gözyaşlarım düşmüştü. Umut ve Gökhan'ın gözleri dolarken Gaye eliyle ağzını kapatmıştı. Derin'in ağlaması şiddetlenmişti. Şarkının sesi bu kadar yüksek olmasaydı, Derin'in annesi Güneş ve babası Faruk sesin kaynağının bulunduğu odanın kapısını yemeye çalışmayı bırakıp, çoktan Derin'in sesine gelir ve muhtemelen ısırırlardı. Odadan kısık kısık Aslan'ın ağlama sesleri gelirken Derin'in ağlama sesi daha fazla geliyordu. Derin'in omuzuna destek olur gibi elimi koymuştum. Derin elini ağzına götürdü. Tevfik gözyaşlarının içinde "Aslan içerde, çok korkmuştur." dedi. Değişim geçiren Güneş hanım ve Faruk beyi biz öldürebilirdik fakat bunu yapmak Derin için daha zor olurdu. Ağlıyordu, çok ağlıyordu. Derin yanımızda, Aslan odasında çok ağlıyordu...

Gözyaşlarını sildi Derin. Çakısını cebinden çıkardı. Yüksek sesle, çalan şarkıyı söylemeye başladı.

"Bir küçücük aslancık varmış"

Küçük bir adım attı.

"Bir küçücük aslancık varmış"

Bir adım daha.

"Çöllerde ko-ko-koşar oynarmış"

Bir adım daha.

"Çöllerde ko-ko-koşar oynarmış"

Adım atmadı.

"Ablası onu pek çok severmiş"

Yine adım atmadı.

"Ablası onu pek çok severmiş"

Adım atamadı. Korktu belki de...

"Sen benim ca-ca-canımsın dermiş"

Annesi ve babasını öldürmekten korktu. Kıyamadı belki de...

"Sen benim ca-ca-canımsın dermiş"

9 yaşındaki kardeşi Aslan'ın annesi ve babasını öldürmeye kıyamadı.

"Aslan abla görevde vurulmuş"

Bir adım attı.

"Aslan abla görevde vurulmuş"

Bir adım daha attı. İçerden aslanında sesi duyuluyordu. Şarkı 'aslan abi parkta vurulmuş' diyorken, Derin ve Aslan 'aslan abla görevde vurulmuş' diye söylüyorlardı.

"Küçüğü çö-çö-çölden kovulmuş"

Bir adım daha attı.

"Küçüğü çö-çö-çölden kovulmuş"

Onların yanına varmaya çok az kalmıştı.

"Bu öykünün sonu pek hoşmuş"

Çakının tuşuna bastı.

"Bu öykünün sonu pek hoşmuş"

Babasının kafasına çakıyı sapladı. Normalde bu işlemi yaparken zorlansada, şu an çok rahat bi şekilde babasını öldürmüştü. Bu ne kadar acı bir şeydi?

"Söylemem, sö-sö-söylemem boşmuş"

Ağlayarak annesinide tek bir çakı hamlesiyle öldürdü. Böyle izlemek bile can yakıyorken, Derin'in yaptığı çok zordu. Kapıyı açtı. Aslan'ı gördük. Yatağının yanına çökmüş, ses bombasını kucağına koymuş, kulaklarını küçük elleriyle kapatmış ve ağlıyarak şarkıya eşlik ediyordu.

"Söylemem, sö-sö-söylemem boşmuş"

Aslan yerinden kalkıp Derine koştuğunda, Derin hızla elindeki çakıyı arkasındaki Tevfik'e uzattı. Tevfik alır almaz da yere eğilip Aslan'ı kucağına aldı. "Abla!" diyerek ağlamaya devam eden Aslan, hepimizin yüreğini dağlamıştı. "Burdayım ablacım, geçti. Geçti ağlama," dedi Derin. Bunun için önce kendisinin ağlamaması gerekiyordu. "Abla an- annemizle b-babamız ö-" cümlesini tamamlayamadı. Kafasını Derin'in boynuna gömüp ağlamaya devam etti. "Biliyorum ablacım, biliyorum." dedi Derin. Aslan hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu. Aslan kafasını kaldırıp bizim ağlayan gözlerimizle göz göze geldi. "Sizde mi geldiniz Lila?" dedi Aslan. Öncesinde sık sık geldiğimiz için bizi tanıyordu. Gözyaşlarımı hızlıca sildim. "Bizde geldik Aslan'cım. Hatta burdan sonra diğerlerinin evlerine uğrayıp benim evime gidicez ve bir kaç gün benim evimde kalıcaz." Sesimi bi çocuğa sevimli gelicek şekilde inceltmiştim. Ablasına baktığında, Derin başıyla onaylamıştı. Derin Aslan'ı yatağına oturttuğunda "ben bize kıyafet hazırlıyım, sende burda Lila ablanlarla sohbet et tamam mı?" dedi. Aslan başıyla onaylasığında ağlamayı bırakmıştı. Gaye "ben sana yardım ediyim mi?" dedi Derin'e. Derin "olur. Benim odamdan bana bi' şeyler hazırlayabilir misin? Aslan öyle her şeyi beğenmez." dedi. Gaye gülümsemeye çalışıp Derin'in odasına yol almıştı. Kapıda Güneş hanım ve Faruk beyin cansız bedenini gördüğünde duraksasada devam etmişti. Derin dolabın üzerinden aldığı çantaya Aslan'ın kıyafetlerinden seçip koyarken gözyaşları durmuyordu. Az önceki gibi ağlayamıyor, sessiz sessiz ağlamak zorunda kalıyordu...

Aslan'ın dizlerinin önüne çöküp "Nasılsın Aslan?" dedim kafasının dağılması gerekiyordu. Ağlamamak için kendimi kasıyordum, cümle kurmak daha önce hiç bu kadar zor olmamıştı. "İdare ediyorum. Sen?" dedi büyümüş ve küçülmüş gibi. Kıkırdadığımda diğerleride gülmüştü. Derin bile burnundan gülmüştü. Gözlerimi kısarak, "bende idare ediyorum, sanırım." dedim onun gibi. Gökhan Aslan'ın yanına, yatağa oturdu. Aynı şekilde Tevfik'de öbür yanına oturmuştu. "Aslan kız noldu?" dedi Gökhan. Sorarkende bir gözünü kırpmıştı. "Hangisi?" dedi Aslan. Tevfik "bana çekmiş." dedi gururlanır gibi. Umut "sana nasıl çekicek lan?" dedi. Bu cümleler hepimizi güldürmüştü. "Ben ablama çektim bi' kere!" diyen Aslan kaşlarını çatmayıda ihmal etmemişti. Çok komik gözüküyordu. Tevfik, "hmm, öyle mi?" dedi. Aslan "öyle!" dediğinde yeniden Gökhan'a döndü. Gökhan "ipek'di sanırım?" dediğinde soru sormuş ve beklentiyle Aslan'a dönmüştü. "He sen onu diyosun. Bir kaç gün takıldık o kadar. Senin kız noldu? Açılabildin mi?" dedi Gökhan'a. Gökhan'ın açılmak istediği birimi vardı? Bunları ne zaman konuşmuşlardı böyle? Tek kaşımı kaldırıdığımda onları izlemeye devam ettim. "Gökhan birinimi seviyo?" diye sordu Umut. Aklımdan geçenleri sorması güzeldi. "Evet, siz bilmiyormuydunuz?" dedi bütün masumluğuyla Aslan. "Ee Gökhan bey, çocuktan al haberi. Kimmiş o kız?" dedim. "Aslan'cım hani biz kimseye söylemiyoduk?" dedi Gökhan. Benim sorumu es geçerek Aslan'a dönüp söylemesi biraz sinirlendirmişti. "Pardon abi ya, biliyorlardır diye düşündüm." dedi Aslan üzgün bi tonlamayla. Gökhan gülümseyerek tek gözünü kırpıp 'sorun yok' der gibi kafasını bir kere yukarı kaldırmıştı. Aslan'da gülümsemişti. Baskışlarım hâlâ Gökhan'ın üzerindeyken, Gökhan adeta kaçar gibi Derin'in yanına gidip 'yardım lazım mı?' Diye sormuştu. Derin'se gülmemek için zor dururken, 'komidinin üst çekmecesinden düz renkli çoraplardan bir kaç tane getirebilirmisin?' demişti. Gökhan başıyla onayladığında gözlerini kaçırarak yanımdan geçip, komidine gitmişti. Öyle olsundu. Bende bir şey sormazdım o zaman...

Gaye ve Derin eşyaları hazırlamışlardı. 15 dakika ya olmuştu ya olmamıştı. Derin Aslan'ın ayakkabılarını giydirmişti. Derin çantaları taşıması için Tevfik'e uzatkıştı. Aslan annesi ve babasının cansız bedenini görmemeliydi. Derin Aslan'ın önünde dizlerinin üzerine çökmüş ve konuşmaya başlamıştı. "Ablacım bana sarıl ve gözlerini hiç açma tamam mı?" dedi. Aslan'sa neden olduğunu sorgulamadan başıyla onaylayıp, Derin'in boynuna sarılmıştı. Akıllı bir çokcuktu. Büyük ve kahverengi gözleride oldukça güzeldi. Küçük ve zayıf bedenine inat gözleri kocamandı...

Derin annesi ve babasının yanından geçerken gözyaşlarının düşmesinede engel olamamıştı. Beline sarılan Aslan'ın bacaklarını daha sıkı sarılmıştı, destek alır gibi. Aşağı inene kadar apartmanda hiç enfekte olmuş biriyle karşılaşmamıştık. Dışarda ise 2 Deli bizi karşılamıştı. Ben ve Gökhan onları öldürdüğümüzde hızla arabalara geçmiştik. Bu sefer en önde Gaye'lerin arabası giderken en arkada biz gidiyordum. Şimdiki rotamız Gaye'nin eviydi...

Şu an'a kadar aman aman korktuğum hiç bir şey olmamıştı. Korkunun tanımını yap deseler belki tarif bile edemezdim. Herkesin korkusuda farklıydı zaten. Ben her ne söylesem bir şekilde kabul edilirdi. Çünkü herkes aynı şeyden korkmak zorunda değildi...

Daha önce birebir karşılaşmadığım, adına korku denilen duyguyu ben bugün bir çocuğun gözlerinde görmüştüm. Annesi ve babasını kaybetmiş, belkide gözleri önünde değişimlerini görmüş bir çocuğun 'şimdi ne olucak?' korkusu. Tek çaresi, ablası olan 9 yaşında bir çocuk. Üstelik o abla ondan bile çok korkuyorken nasıl bir çocuğun hem annesi hem babası olabilirdi ki? O çocuğun ablası vardı peki ya Derin? Derin'in kimsesi kalmamıştı. Korku nerde ve kimdeydi sorularının cevabı bugünlük şöyleydi; korku Aslan'ın gözlerinde, Derin'in annesi ve babasını sırf kardeşi için unutmak zorunda kalan aklı ve masum yüreğindeydi. Korkunun adresi bu evdi. Ne yaptıklarını bilmeselerde, çocuğunu ısırmak isteyen anne Güneş ve baba Faruk'un evindeydi...

~Bölümde Geçen Şarkılar~

Yüzyüzeyken Konuşuruz- Dinle Beni Bi

İnanç Şanver, Berk Cankat- Bir küçücük Aslancık Varmış

Selamm sevgili okurcuklarım:) ikinci bölümümüzle karşınızdayım. Bu bölümün bayağ bi aksiyonlu olduğunu düşünüyorum.

Sorularımız:

Bölüm hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

En sevdiğiniz çiftleri yazmanızı istesem?

Aslan'cık ve Derin'e bi başınız sağ olsun yazabilirmisiniz?

Gökhan'ın sevdiği kız sizce kim olabilir?

Sorularım bu kadar son olarakta lütfen paragraf aralarında yorum yapmayı bi de bölüme oy vermeyi unutmayın, şimdiden teşekkür ederim:))

(Hatırlatma! Her şey hayal ürünü olup gerçeklikle uzaktan yakından alakası yoktur!)

(İkinci hatırlatma! Yazım ysnlışlarına lütfen takılmayın!)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.