Yüzümde sahte bir gülüş, herkesin gözleri üzerimde. Kameralardan çıkan flaş sesleri her yerde. Yüzüme yüzüme tutulan mikrofonlar ve mikrofonları tutan kameramanlar... Nerde miyim? Son çıkan filmimin galasında... Gerçi film yayınlandıktan sonra gala düzenlenmişti ama yinede biz ekip olarak ilk kez galada izleyebilmek için özellikle daha öncesinde izlememiştik.
"Lila hanım, filmin bu kadar sevileceğini düşünüyor muydunuz?" Demişti mikrofon tutan bir kameraman. Uzaktan beni izleyen babam, tehtit dolu bakışlarını bir an bile benim üzerimden ayırmıyordu. Kameralara en güzel gülüşümü sergilediğimde konuşmaya başlamıştım. "Tabiki! Şahane bir kadro, şahane bir senaryo ve böyle bir projeyede ancak böylesi yakışırdı. Biz ekip olarak emeğimizin karşılığını aldığımız için çok mutluyuz." Cevabımın hemen ardından başka bir kameraman söze girmişti ve ona dönmüştüm. Yüzümdeki sahte gülümsemeyi sürdürürken dikkatle kameramanı dinliyordum. "Haklısınız Lila hanım. Peki filmdeki karakterinizin aşık olduğu gibi bir aşka ne dersiniz diye sorsak?" Söylediklerine kafa sallarken babamın bakışlarını daha çok yakınımda hissetmiştim. "Can verdiğim karakterim Gönül fazla cesurdu, aşkını itiraf etmekte de, aşkını doyasıya yaşamakta da. Ben onun gibi olduğumu düşünmüyorum. Gerçi ben aşkı hayatımda istediğimi de düşünmüyorum ama bir gün aşık olursam Gönül gibi olmayacağımdan eminim." Dediğimde babamın bana doğru geldiğini görmüştüm. Yanıma vardığında, her zamanki rolü olan iyi babayı oynarken elimi kibarca öpmüştü. Yüzümü buruşturmamak için zar zor dururken kameraman söze girerek dikkatimi ona vermemi sağlamıştı. "Baba-kız bir kaç kare alabilir miyiz?" Dediğinde patlayan flaşların sesine gülmüştüm. "Tabiki!" Demişti babam. Elini belime attığında, babamın ayarladığı korumam olan Gökhan birkaç adım bizden uzaklaşmıştı. Birkaç flaş sesinden sonra Gökhan'ın kolundan tutup yanıma çekerek onuda fotoğraflara dahil etmiştim. Şaşkın bakışlarını umursamadan bacağımı derin yırtmacımdan ileri çıkartarak poz vermeye devam etmiştim. Şaşırmasına gerek yoktu yıllardır benimle çalışıyordu ve babamla da benimle olduğundan daha iyi anlaşıyordu. Her haraketimi dakikası dakikasına babama rapor ediyordu. Babam ona hiçbir şey demezdi...
"Yeterli." Dediğimde Gökhan'a kafa haraketiyle salonu göstermiştim. Babam koluma girdiğinde Gökhan kameramanları engellemeye çalışıyordu. Sorularını duymazdan geldiğim kameramanlar geride kalırken çoktan içeri girmiştik. "Annem gelmedi mi?" Diye sormuştum. Babam ise,"migreni tuttu." Demişti. Benim sahte olduğu belli olmayan gülüşüm babamda fazlasıyla kendini açık ediyordu. Buna da ünlü bir oyuncuyla, ünlü bir iş adamının arasındaki fark diyorduk. İkimizde ünlüydük ama faklı sektörlerde. "Hiç kaçırmazdı biricik kızının galalarını. Yazık, poz veremeyecek ya kırmızı halıda, üzülmüştür şimdi." Dediğimde, sahteliğini sadece babamın ve Gökhan'ın anlıyacağı bir şekilde gülümsemiştim. "Yeri değil Lila!" Demişti gayet ciddi bir şekilde babam. "Ahh Lilacığım, tebrikler canım." Demişti, tanıştığım nadir iyi oyunculardan Tülay. Boynuma atladığında bi anlık şaşırsamda karşılık vererek "Sağ ol Tülay'cım. Darısı senin başına, Nasıl gidiyor çekimler?" Dediğimde ondan ayrılarak kokteylimden bir yudum almıştım. "Çok yorucu geçiyor ama değiyor. Bomba gibi geliyoruz." Dediğinde başımı sallamıştım. Kısa süren konuşmamızın sonrasında Tülay "Ben biraz dolaşayım" diyerek uzaklaşmıştı. Babam ise bir tanıdık bulup onun yanına gitmişti. Filmin bizim için ilk gösterimine 2 saat vardı ve ben şimdiden çok sıkılmıştım. Gökhan ile yalnız kalmıştık ve bana söylediği şey "Lütfen bir daha beni fotoğraflara dahil etmeyin Lila hanım," olmuştu. "Ne var canım bunda? Hem babam bir şey demez, korkma. Ne de olsa benden daha iyi anlaşıyorsunuz." Demiştim. "Ne korkması ya? Niye korkayım kızım ben senin babandan? Fotoğraf çekilmeyi sevmiyorum o kadar." Demişti, sinirlendiği çok belliydi. "Yalnız laflarımıza dikkat edelim, öyle değil mi? Hani kızım falan, olmuyo." Demiştim gözlerimi hafif belerterek. "Haklısınız Lila hanım. Kusura bakmayın kabalık ettim." Demişti dişlerinin arasından. "Önemli değil." Demiştim sırıtırak...
Ne zaman geldiğini anlamadığım İris kendimden sonra tanıdığım en kaprisi bol, egoist kadın oyuncuydu. "Tebrikler canım. Sıkılmadınmı ya romantik komediden? Biraz farklı projeler istiyoruz Lila Sarmaşık." Demişti olabildiğince sahte gülümsemesi ve yüzünden hiç silinmeyen aşağılayıcı tavrıyla. "Sağ ol İrisciğim. Ama beni az çok biliyorsun ben sizin gibi garantisi olmayan işlere kolay kolay girmem. İşin ucunda rezil olmak da var." Dediğimde ondan daha aşağılayıcı bakışlarımı ona doğrultmuştum. Çünkü İris'in son işi tutmamış ve 5. Bölümde final yapmıştı. Gökhan'ın hafif hafif gülümsediğine emindim. İris cevap vermeyip gülümsemekle yetinmiş ve kısa süre sonra yanımızdan ayrılmıştı. Onun gidişinin ardından bu projemde partnerim olan Onur yanımıza gelmişti. Yumruğunu bana uzattığında çakmamı beklemiş ben çaktıktan hemen sonra geri indirmişti. "İyi işti ortak." Demişti samimi gülümsemesiyle. Onur iyi biriydi, en azından anlaşabiliyorduk. "Basitti ortak." Dediğimde tek gözümü kırpmıştım. Gülümsediğinde babamda yanımıza gelmişti. "Ooo Gönül ve Hakan çiftimizde burdaymış!" Dediğinde Onur'la tokalaşmak denen saçma haraketi yapıyorlardı. Niye bir kişi selam verirken kafalarını birbirine vururdu ki. Hele ki bu haraketi ünlüysen ve etrafta sizi çeken kameraların olduğu bir ortamda yapıyorsan ne kadarda rezil bi haraketti...
Onur gitmiş, yerine bir sürü başka insan gelmiş, onlarla konuşmuştum. Filmin başlamasına on dakika kala ancak yalnız kalabilmiştim. İnsanlar yavaş yavaş sinema salonuna geçiyordu fakat salona en son ben girmek istiyordum. Dolayısıyla biraz daha bir şeyler içmemde sakınca yoktu. Son iki saat kalmıştı şu lanet galanın sonlanmasına ama benim ayakta durucak halim kalmamıştı. "Sıkıldın değil mi?" Demişti Gökhan. "Çok mu belli oluyor?" Demiştim gülümsemeye çalışarak. "Yok be Lila! Senin gibi bi oyuncunun mimiğinden anlaşılırmı hiç duyguları? Ben yıllardır tanıdığım için anladım." Demişti Gökhan. "Haklısınız komiserim. Pardon, eski komiserim. Bizim mazimiz baya eskiye dayanıyor, asıl anlamasanız o zaman şaşırırdım." Demiştim. Eski polistik ikimizde. Zamanında o benim üstümdü, şimdi ise ben onun üstüyüm. "Ne zamana kadar devam edicek bu? Ne zamana kadar o yılları hatırlatıcaksın bana?" Demişti, haklıydı kızmakta, bilerek hatırlatıyordum çünkü. "Senin aklından çıkıyormu ki o yıllar? Unutabiliyormusun sırt sırta verip çatıştığımız o günleri? Söylesene eski komiser, unutuyorum, bir kere bile aklıma gelmiyor, özlemiyorum o yılları desene." Demiştim sinirle. Unutmamalıydı çünkü. İkimizde haksızlığa uğrayarak mesleğimizden atılmıştık ve kendimizide Gökhan yüzünden savunamamıştık. Boyun eğmiştik kaderimize. "Film başlıyor Lila hanım. Salona geçmemiz gerekiyor!" Demişti Gökhan. "Hep kaçarsın zaten, hep kaçtın." Dediğimde onu beklemeden salona ilerlemiştim. Hızlı adımlarla gelip bana yetiştiğinde "gülümse," demişti. Ben ise "en iyi yaptığım ikinci şey," diyerek yüzüme en güzel gülümsememi yerleştirerek salona girmiştim. Jenerik müziği bitmiş ve film yeni başlamıştı...
Bir yanıma Onur diğer yanıma Gökhan ve Gökhan'ın yanında ise babam oturuyordu. Film Onur'un canlandırdığı Hakan karakterinin benim canlandırdığım Gönül'ü denizde boğulmaktan kurtarmasıyla başlıyordu. Sonraki sahnelerden birinde Gönül evinin küçük bahçesinde çardakta şarkı dinleyip Hakanı düşünerek kendine acı çektiriyordu. Hiç aşık olmamıştım ama aşık olan çok fazla karakter canlandırmıştım ve bütün aşık karakterlerim acı çekmişti. Aşk böyle bir şey miydi? Kavuşamadığında acı mı çekerdi insan? Çoğu dizim mutlu sonla bitmişti ama yinede o mutlu sona ulaşmak için çok acı çekmişti karakterlerim...
Gönül'ün telefonundan açmış olduğu şarkı salondaki çoğu kişiyi ağlatmış kimisini ise asla etkilememişti. Beni etkileyen ise o sahnede ağlamak için düşündüğüm eski anılarımdı. Benim için eskiden bir kurşun, bir kişinin hayatı demekti. Şimdi tercihen aksiyon filmlerini seçmiyordum çünkü önüme getirilen senaryoların gerçek hayatla hiçbir benzerliği yoktu...
"Dile gelip konuşmazlar
Sırdaşımdır duvarlar
Hesabım kendimle hiç kimse
duymayacak
Kâh vaz geçtim kendimden
Kâh gülümsedim doğan güne
Böyledir yaşamak
Eğilecekse başım senden olsun
Canın sağ olsun" diye akıp gidiyordu şarkı.
Arkamda oturan gıcık İris'in küçük küçük burun çekme sesini bile duyuyordum ara sıra.
"Kâh aradım kendimi
Kâh kayboldum boşlukta
Sen yokken denedim kaç kere
Ölünmüyor mutsuzluktan" diyede devam ediyordu şarkı.
Gözlerim üçüncü göz yaşımı aşağıya bıraktığında ağladığımı ancak anlayabilmiştim. Elimin tersiyle hızlıca gözyaşlarımı silmiştim. Gözümün hizzasına aynı anda giren iki mendile baktığımda biri Onur'dan diğeri Gökhan tarafından bana uzatılıyordu. İkisiyle göz göze geldiğimde Gökhan'ın uzattığı mendili alarak Onur'a teşekkür etmiştim. Onur gülümseyerek filme geri dönmüştü. Gökhan'dan aldığım mendille gözaltlarımı hafif hafif sildikten sonra Gökhan'a kısık sesle teşekkür etmiştim, başını hafifçe sallayarak o da filme geri dönmüştü. Az önceki sahne bittiğinde gittikleri bir otelde tesadüfen karşılaşarak mazileri depreşmişti. Gönül Hakan'ın yokluğuna daha fazla dayanamayarak ikisininde ailerinin olduğu bir ortamda Hakan'ı öperek aşkını herkese ispatlamış olmuştu. Hakan Gönül'ün öpücüğüne karşılık verdiğinde Hakan'ın annesi Gönül'ü sevmediğinden şoka girerek bayılmayı tercih etmişti. Umurlarında olmayan başrol karakterler öpüşmeye devam ediyordu. Bu sahneyi babam gibi daha bir çok kişi sırıtarak izliyordu. Benim ise midem kalmış, kusmamak için zor duruyordum. Her ne kadar dışarıya yansıtmasamda beni anlayan insanların olduğunu biliyordum...
Bu sahneyi izlemek istemezken gözlerimi etrafta gezdirmeyi uygun bulmuştum. Gökhan'a döndüğümde gözleri kapalı ve elleri sıkı bir yumruk halini aldığını görmüştüm. Onda daha fazla oyalanmayarak salona biraz daha göz gezdirmiştim. Tanıdığım insanlar kadar tanımadığım insan sayısıda bir o kadar çoktu. 3 sıra önümüzde oturan tanımadığım bir insan fazlasıyla bunalmış gözüküyordu ve kendini eliyle yellemeye çalışıyordu. Aynı sırada oturan ama 4 sıra ilerisindeki bir kadında kendini yellemeye başlamıştı. Aslında salon çokda sıcak değildi. Belkide stresli bir dönemden geçiyorlardı. Bu da olabilirdi...
Gökhan hâlâ aynı şekilde dururken omuzuna eğilerek "bir sorunmu var?" Diye sormuştum. Sanki yeni kendine geliyor gibi gözlerini açmış ama ellerini düzeltmemişti. "Bir şey yok Lila hanım." Dediğinde filmi izlemeye devam etmişti. Az önceki sahnede bitmiş ve bir otel odasında ne yapıcaklarını konuşmaya başlamışlardı.
Gönül "şimdi ne yapacağız?" Diye sormuştu. Hakan ise "evlen benimle." Demişti. Gönül "çünkü sen evlen benimle dediğinde her şey son buluyor. Kolaymı o kadar?" Demişti. Evlenmek bildiğim kadarıyla gerçekten kolay değildi. Bir sürü evrak gerekiyordu ve bunlar içinde zaman. Eğer sizi engellemeye çalışan dış etkenler varsada bu zaman asla yeterli gelmiyordu. Hakan "kolay ya da değil ne fark eder ki Gönül'üm? Ben seni seviyorum sende beni. Evlenelim ve bu hasret son bulsun artık. Hem başka türlü susmaz bu insanlar. He? Ne dersin, evlenir misin benimle?" Demişti. Gönül ellerini tutan ellere bakarak saniye bile geçmeden karara varmıştı. "Tamam, evlenelim o halde. Hem biz birbirimizi bırakmadıktan sonra kim ayırabilir ki bizi." Demişti. Hakan Gönül'ü ellerinden çekerek beline sarılmıştı. Gökhan ellerini tekrar yumruk yapmıştı ve çenesini kasarak suratı gergin bi hâl almıştı. Oturduğum koltuğun Gökhan'dan tarafına yaslandığımda omuzlarımız birbirine temas etmişti. Bu temasımızla çenesi kasılmayı bırakmış, elleri yumruk halini düzeltmişti. Gözlerimiz birbirine değmemiş ve ekrandan ayrılmamıştı...
Hızlandırılmış bir şekilde 3 ay sonrası olan düğün gününe gelmiştik. Aileler evlenme fikrine daha olumlu bakmaya başlamışlardı. Önemli olan Hakan ve Gönül'ün mutlu olmalarıydı ve bu yolda da emin adımlarla yürüyorlardı. Sahneler çekilirken çok dikkat etmemiştim fakat gerçekten beyazlar içinde çok güzel gözüküyordum. İşte bu yüzümü güldürmeyi başarmıştı. Çok dikkatli bakmasamda babamında gülümsediğinin farkındaydım. Filmde nikah memuru kadın "siz sayın Gönül Başar, Hakan Uygur'u hastalıkta sağlıkta, yaşlandığında ve değişse bile, iyi günde ve kötü günde olmaksızın kocalığa kabul ediyor musunuz?" Diye sormuştu ve bendende yüksek bi sesle "evet" cevabını almıştı. Aynı soruyu Hakan'a da sorduğunda ondanda "evet" cevabı gelmişti. İmzalar atılmış ve Hakan, Gönül'ü öpmek için hamlede bulunmuştu ki seyirciler arasından bir çığlık yükseldi. İki çığlık... üç ve dört çığlık. Çığlıklar giderek yükseldiğinde insanların farklı bir kaç topluluğu ayırmaya yöneldiğini görmüştüm. Böylesine nezih bir ortamda kim kavga çıkartıcak kadar terbiyesizdi ki?
Güvenlikler içeri girdiğinde birisinin kolunu tutuğunu görmüştüm. O da neydi öyle birbirini mi ısırıyorlardı cidden? Bu kadarı gerçekten fazlaydı. Bende bazen açlıktan deliricek gibi olurdum ama kalkıpta birini ısırmazdım. Gökhan "E ama yuh artık! Bu kadarıda olmaz." Dediğinde kavgayı ayırmaya gitmek için haraket etmişti. Kolunu tuttuğumda. "Nereye gidiyorsun?" Diye sormuştum beni bırakıp hiçbir yere gidemezdi. "Ayırmaya!" Demişti 'nereye gidebilirim sence' der gibi. "Hadi ya! Gitmiyorsun hiçbir yere, senin görevin beni korumak." demiştim. 3 veya 4 dakika içerisinde kavganın içerisinde olan herkes yere düşerek bayılmışlardı. Bu ne kadar normaldi? Bence hiç normal değildi...
Polis ve ambulanslar geldiğinde kavgaya karışan herkesi alıp götürmüşlerdi. Film ise çoktan bitmişti. Tanıdığım ve tanımadığım sadece uzaktan bildiğim bir çok aktörde polis arabalarıyla karakola veya ambulansla hastaneye gitmişlerdi. Kavgadan dolayı herkes dağılmış ve birkaç aktör röportaj veriyordu. Ben, Gökhan ve babam kalabalığın dağılması için biraz beklemeye karar vermiştik. Sıkılmış ve yapılan bu saygısızlıkdan dolayı moralim bozulmuştu. Artık eve gidip kahve içerek keyif bulmak istiyordum. Ayrıca yakından gördüğümde kanlar oldukça fazla olduğundan midemi bulandırmıştı. Birkaç flaş patladığında gerçekten daral gelmişti. "Lila hanım olanlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Kavga tam olarak nasıl başladı? Filmde yarım kaldı, tekrar bir gala düzenlenicek mi?" Dediğinde mikrafonu ağzıma sokmak suretiyle bana uzatmıştı. Her ne kadar sıkılsakda kameraya gülümsemek zorundaydık ve bu yorucuydu. Eğer gülme eylemini gerçekleştirmezsek halk "ne kadar somurtkan, hiç gülmez mi bu kadın, sanki küfür etti, nasıl oyuncu olmuş bu, yapmacık, itici, sanki kafasına silah tuttuk oyuncu olsun diye" gibi değişik değişik linçleme yöntemleri buluyorlardı ve benim şuan linçlenmek için hiç de hevesim yoktu. Azıcıkda olsun gülümseyerek. "Bir daha gala düzenlenirmi bilmiyorum. Kavganın nasıl başladığını ya da kimin başlattığınıda görmedim. Salon yeterince karanlıktı. Önce bir kişinin, sonra birden fazla kişinin çığlığı salonda yankılandı. Kim başlattı bilmiyorum ama böylesine özel ve eğlenceli bir günü hangi saygısız bozabildi asla anlamıyorum. Gerçekten öyle bir gündeyiz ki bugünümüzde insanın insanı ısırabildiği bir an yaşandı ve o anlar nasıl unutulur hiç bilmiyorum. Şunu söylemek o kadar garip ve ironik geliyor ki anlatamam ama ısırılan arkadaşların bir an önce sağlığına kavuşmasını ve bu kavgayı başlatanların ise bir an önce cezalandırılmasını umuyorum. Teşekkürler arkadaşlar." Dediğimde belimde bir el hissetmiştim, büyük ve sert. Gökhan belimi mi tutuyordu yoksa bana mı öyle geliyordu? Kameraman soru sormak için hazırlandığında Gökhan sözünü keserek konuşmaya başladı. "Arkadaşlar Lila hanım söyliyeceğini söyledi. Bu kadarı yeterli!" Dediğinde tek koluyla kameramanların çekmelerini engellemeye çalışıyordu. "Peki, teşekkürler Lila hanım. İyi günler dilerim." Diyen kameraman yanımızdan uzaklaşmıştı. Babam "Gidelim artık. Kalabalıkda iyice azaldı." Dediğinde telefonundan şoförü Salim beye haber vermişti. "Sonra görüşürüz baba, dikkatli gidin." Dediğimde babam hemen itiraz için hazırlanmıştı. "Kızım ne zamandır kalmıyorsun bizde. Gelde bi annen yüzünü görsün." Demişti. "Baba ben evime gitmek istiyorum. Ayrıca annemde çok istiyorsa açsın telefonunu, boy boy fotoğraf ve videolarım var sayesinde. Özlemini ordan gidersin." Dediğimde babamın bir şey demesine izin vermeden Gökhan'a dönerek konuşmaya başlamıştım. "Gidelim Gökhan!" Demiştim o da kafasıyla onaylayarak arabaya doğru yol almıştı. Belimden çektiği eliyle arabamın kapısını açmıştı. Arabaya binmeden elimi kapının üstüne koyduğumda konuşmaya başladım. "Kameralar önünde elini nereye koyduğuna dikkat et." Demiştim hafif gülerek, imalı bir şekilde. O da bana sırıtarak "ne bileyim Lila hanım? Siz beni fotoğraflara dahil edince bende bundan etkilenmezsiniz sandım." Demişti. Yüzümdeki gülümseme yavaş yavaş solarken hemen cevabı vermiştim. "Korumam olduğunu biliyorlar ve fotoğrafta çıkman yanlış anlaşılmaz Gökhan ama elini belime atman nasıl anlaşılır hiç düşünmüyor musun?" Diye sormuştum. "Amacımda oydu zaten Lila. Kameramanın teki sana nasıl bakıyordu görmedin mi?" Demişti. Bunları söylerken sırıtmıyordu. Aksine kızgın bir hali vardı. "Ben bakışlarından rahatsız olsaydım kendim hallederdim. Şimdi bir sürü yalan yanlış haberler çıkıcak hakkımızda." Dediğimde Gökhan arabanın içini göstermişti. Arabaya bindiğimde kapıyı kapatırken aşağı eğilerek benimle aynı hizzaya gelmişti. "Bir dahaki ropörtajında sorarlar 'Gökhan beyle aranızda bir şey var mı?' Diye. O zaman açıklarsın olur biter. O adamın iğrenç bakışlarından önemli değildi." Demiş ve kapıyı gereğinden fazla sert bir şekilde kapatmıştı. Bu adam benim korumam olduğunu sürekli unutuyordu. Şoför koltuğuna yerleştiğinde beklemeden arabayı çalıştırmıştı. Elimi radyoya uzattığımda ellerimiz kesişerek temasda bulunmuştu. Elimin ayağıma dolanması ya da içimin kıpır kıpır olması ne normaldi ne de iyi bir şey. Elini çeken kişi Gökhan olmuş ve radyoyu benim açmamı sağlamıştı.
"Bana öyle yaklaşma
Bana öyle dokunma
İkimize karşı bu dünya
Bizi anlamıyacaklar"
Diye akıp gidiyordu şarkı.
"Bu hayatta bizi böyle yakamızdan tutacaksa
Hadi böyle yaşa derken
Kalbimize sormuş mu"
Gökhan şarkıya eşlik ederken şaşırmıştım. Sesi hiç fena değildi. Camımı araladığımda içeriye soğuk hava hızla akın etmişti. Hava kapalı, bulutlar akşam olmasına rağmen karalığını belli ediyordu. Yağmur yağma olasılığını düşünürken önce şimşek çakmış ardından yağmur damlaları yeryüzüne düşmüştü. Yağmurun yağmasını hep çok sevmiştim, bugünde diğerlerinden farklı değildi ve yağmur beni yine dinginleştirmişti. Evime gelmiştik. Evim müstakil iki katlı bir evdi. Küçük bahçesiyle şirin ve tam bana göre bir evdi. Doğuştan zengin biriydim ben ama bu evi almam konusunda ailemin hiçbir desteğini kabul etmemiş ve kendi birikimimle bu evi satın almıştım. Gökhan arabadan inip şemsiyeyi bana tutarak kapıyı açmıştı. Şemsiyeyi kendisine ittirerek "erimem herhalde. Ayrıca yağmurdan da beni sen koruyamazsın öyle değil mi?" Demiştim. O da bana "erimezsinde üşürsün diye." Demişti. Ben cesur biriydim. Kimine göre benim cesaretim aptallık olarak isim değiştiriyordu. Kimine görede hayran olunası bir cesarete sahiptim. Bana sorarsakda bu kesinlikle deli cesaretiydi. Belki de boş boğazlık. Orası muammaydı. "Üşürsem ısıtıcak birini bulurum." Demiştim. Neydi bu? Filmimin tutmasının verdiği mutluluğun yan etkisi mi? Kesinlikle kokteylime bir şey karıştırmış olmalıydılar. "Yani evimde beni ısıtıcak biri var. Sende tanıyorsun hatta, Çörek." Diyerek çevirmeye çalışmıştım. Çatılan kaşları normale dönerek, gülümseyerek bana bakması çevirebildiğimin kanıtıydı. Çörek benim en sadık dostum, biricik yavrum, köpeğimdi. "Sen daha fazla üşümeden gir hadi içeri. Mağlum korumanım, eve girene kadar güvenliğinden ben sorumluyum." Demişti gülümseyerek. Açıkcası bugün olanlar sinirimi oynatmıştı ve biraz sohbet etmeye ihtiyacım vardı. "Kahve?" Demiştim. Suratıma bömböm bakınca açıklama gereğinde bulunarak devam etmiştim. "Hemen gitmesen, kahve içsek olur mu?" Demiştim. Şaşırsada "hayır diyemiycem, hem Çörek'ide görmüş olurum." Demişti. Şemsiyeyi yere indirdiğinde o da ıslanmayı tercih etmişti. Yağmur şiddetini korurken biz anahtarımla içeri girmiştik. Çörek bizi kapıda büyük bir coşkuyla karşılamıştı. "Oğluşum, özledin mi anneyi? He özledin mi?" Diyerek yüzünu avucumun içine almıştım. Çörek benden kurtulup kuyruğunu sallayarak Gökhan'a atlamıştı. Ayağa kalktığında resmen Gökhan ile aynı boya ulaşmıştı. "Seni daha çok özlemiş herhalde." Demiş ve Çörek'e dönerek devam etmiştim. "Gökhan'ı görünce hemen sat tabi. Ödül mamasınıda Gökhan versin sana." Demiştim. Gökhan Çörek'in boynuna sarıldığında konuşmaya başlamıştı. "Anne bugün kıskanç sanırım. E tabi senide anlıyorum, bütün gün bu gıcık şeyle aynı evde kalıyorsun, beni özlemekte haklısın. " Çörek'le benim dedikodumu mu ediyordu o? "Gıcık derken?" Demiştim yiyorsa bir daha söyle der gibi. "Gıcık tabi. Yok prenses! Daha neler?" Diyerek söylenerek salona doğru ilerliyordu. İşin garibi Çörek'de peşinden gitmişti. Çok fazla aldırmayarak mutfağa doğru ilerlerken salona doğru seslenmiştim. "Kahveleri yapıp geliyorum, takıl sen."
Elimde iki kupayla salona girdiğimde Gökhan'ı kucağında Çörek'le köşe koltuğumda bulmuştum. Başını arkasına yaslamış gözleri kapalı ama suratı hafif gülümser bir pozisyondaydı. "İki sade kahve, doğrumudur baş komiserim." Dediğimde yüzündeki ifade silinmeden gözlerini açmıştı. "Doğrudur, komiserim." Demişti. Hafif uzanarak kahve dolu kupayı elimden almıştı. "Teşekkür ederim Lila hanım." Demişti ardından. "Hanıma gerek yok. Evimde ve güvendeyim, sende benim korumam değilsin. Arkadaşım olarak kahve içmeye geldin" demiştim. Yalanda söylememiştim. Şuan korumaya ihtiyacım yoktu. Çörek Gökhan'ın yüzünü yalamaya yeltendiğinde "Çörek hayır! Yere in Çörek!" Demiştim. Çörek'de emirlerime uyarak yere inmiş ve Gökhan'ın dizlerinin dibine oturmuş bana bakıyordu. Özel tasarım olan sehpanın çekmecesinden Çörek'in ödül mamalarından bir tanesini çıkarmıştım. Çörek sesle bana yaklaştığında, "ben vereyim mi mamasını?" Demişti Gökhan. Bir şey söylemeden ödül mamasını Gökhan'a uzatmıştım. Çörek iki adımla Gökhan'ın yanına varmıştı. Çörek ödül mamasını keyifle yerken Gökhan'a bir soru yöneltmeye karar vermiştim. "Gökhan ekipten hâlâ birileriyle görüşüyor musun?" Gökhan yüzünü bana çevirdiğinde konuşmaya başlamıştı. "Umut ve Gaye. Sadece onlarla konuşuyorum." Demişti ve devam etmişti. "Evleniyorlarmış. 4 ay sonra." Dediğinde gülümsemiştim. "Geç bile kalmışlar. Ben daha erken evlenirler diye düşünmüştüm." Dediğimde o da gülmüştü. "İkiside çok heycanlı, özellikle Gaye. Telefondan bana gelinlik fotoğrafı atıp fikrimi aldı o derece heycanlı." Demişti kahkaham salonumu doldurduğunda eski günlerimiz aklıma gelmişti. Baş komiserdi Gökhan ama emir komuta dışında hiç de baş komiserimiz gibi davranmıyor, yeri gelip bizimle gülüp, bizimle ağlayıp, en saçma anlarda bizimle goygoy ediyordu. "Tahmin edebiliyorum." diyip biraz daha kıkırdamıştım. Kahvemden bir yudum daha aldığımda Gökhan, "ben bir lavaboyu kullanabilirmiyim?" Dediğinde "tabi" diyerek cevap vermiştim. Gökhan salondan çıktığında telefonuma bir göz atmak istemiştim. Karşıma bir son dakika haberi çıktığında merak etmiş ve habere tıklamıştım. Videoyu açtığımda karşımda gala çıkışı oluşan kalabalık beni karşılamıştı. Kenarda benim röportaj verdiğim an da kameralara yakalanmışdı. Ekrandaki görüntü değiştiğinde hastanede çekilen video kaydı ağzımı açık bırakmıştı. Gökhan salondan içeri girdiğinde "Masadan kumandayı getirir misin?" Diyerek onu geri döndürmüştüm. Kumandayla hızla gelip yerine yerleşmişti. Televizyonu açtığımda aynı haber televizyonumun ekranını kaplamıştı. Spiker söze girdiğinde kaşlarımın çatılmasını engelleyememiştim. "Ünlü oyuncu Lila Sarmaşık'ın da dediği gibi öyle bir gündeyiz ki, insanın insanı ısırdığı anlar yaşanıyor... Saatler önce gerçekleşen, Lila Sarmaşık ve Onur Pelikan'ın başrollerini paylaştığı film olan, Aşk Ve Cesaret'in düzenlenmiş olduğu galasının sonlarına doğru gerçekleşen kavga, herkesi şoka sokmuştu. İnsanın insanı ısırdığı bu kavga oracıkda son bulmamış hastane ve karakolda da devam etmişti. Yaralı sayısı her geçen dakika artarken güvenlikler ve polis arkadaşlar çareyi elektro şok aletlerinde bulmuştu. Kavgayı başlatan kişiler yetmemiş gibi, ısırılan insanlarda on dakika sonra saldırmaya başlamışlardı. Şimdi izleyeceğimiz görüntüler hastanede bir hastanın çekmiş olduğu görüntülerdir." Dediğinde hastanenin beyaz duvarları önünde yüzlerinin yarısından fazlası kana bulanmış, ağızlarından bile kan akan galada bulunan tanımadığım bir kaç kişi vardı. Onları tutmaya çalışan doktorları ısırmaya çalışıyor ve sanki kendilerinde değilmiş gibi haraket ediyorlardı. Doktorlardan biri ısırıldığında çeken kişinin çığlığıyla saldırganlardan biri koşarak kameraya doğru gelmişti. Videonun sonrası yoktu...
Gökhan, "Ne oluyor amına koyayım?" Dediğinde bana dönerek "pardon!" Demişti. "İyi şeyler olmadığı kesin." Demiştim. Çörek'in havlama sesiyle irkildiğimde bu odada olmadığını fark etmiştim. Üst kattan geliyordu sesi. Havlaması dinmezken üst kata çıkan merdivenleri koşarak aşmıştım. Yatak odama girdiğimde camın açık olduğunu ve siyah kapşonlulu birinin camdan çıktığını görmüştüm. Arkamdan gelen Gökhan hızla cama koştuğunda hırsız gibi o da camdan atlamıştı. Yere çok yüksek olmasada yüksekti umuyordum ki bir yerine bir şey olmamıştı. Camdan aşağı baktığımda Gökhan'ın adamı yakalamaya çalıştığını görmüştüm. Çörek'e sarıldığımda aşağı kata beraber inmiştik. Yaklaşık 10 dakika sonra kapı çalınmıştı. Kapıyı açtığımda Gökhan'ı yalnız bulmuştum. Görünen şuydu ki Gökhan hırsızı yakalayamamıştı ki şöyledikleride aksini söylemiyordu. "Kaçtı puşt!" Demişti sinirle eve girerken. "Bir şey almış mı?" Demişti Gökhan. "Hayır, kasanın şifresini denemiş." Demiştim. Ve öyledide. Kim olduğunu bilmiyordum ama kimin gönderdiğini tahmin etmek zor değildi. O kasa önemliydi fakat benim için değil. O kasa birisinin ömrünün hapislerde çürümesini sağlıyabilecek kanıtları içinde bulunduruyordu. Beni ve Gökhan'ı mesleğimizden attıran kişinin hayatını karartmak benim elimdeydi ama ellerim sıkı bir düğümle bağlıydı, o bağı açabilecek kişi ise Gökhan'dı ama onu da engelleyen unsurlar vardı ve ben o unsurları asla bilmiyordum. "Bıraksaydınız bu işin peşini evinize neyi düğü belirsiz insanlar girmezdi Lila hanım." Demişti sinirle. Adamı yakalayamamasının hıncını benden çıkartıyordu. "Evime kimin girip kimin girmediği seni hiç ilgilendirmez Gökhan bey?" Dediğimde haklı olması bana sesini yükseltebileceği anlamına gelmiyordu. Burnundan güldüğünde dudakları eş zamanlı olarak yukarı kıvrılmış. Kaşlarımı çatarak, "ne gülüyorsun be?" Diye sormuştum. Bilmişlikle "kurduğun cümleye gülüyorum." Demişti. Kurduğum cümleyi düşündüğümde kaşlarıma çatılmama kararı çıkartmıştım. 'Seni hiç ilgilendirmez Gökhan bey' demiştim. Sinirlendiğimde dilim dolanıyor ve söylemek istediklerim ve söylediklerim birbirine giriyordu. "Sinir ediyorsun beni!" Demiştim. Yanımıza gelen Çörek'i kucağıma aldığımda çok ağır olmasına önem vermeyerek koltuğa ilerledim. "Benlik bir şey yok kızıım! Sen ben dururkende bana sinir oluyorsun." Bunları söylerken yüzü hâlâ sırıtır pozisyondaydı. "Nerden kızın oluyorum ben senin?" Dediğimde hemen cevap vermişti. "E az önce dedin korumam değil arkadaşımsın diye. Ne desek suç!" Derken sitem etmişti. "Arkadaşız dediysekte askerlik arkadaşı değiliz herhalde! Bir daha kızım dersen, beni değil kendini korumak zorunda kalırsın haberin olsun!" Demiştim. Kızım yerine canımda diyebilirdi. Herkes arkadaşıyla böyle konuşmuyor mu? Bence gayet hoş bir hitap şekliydi. Ayrıca gözlerinin parlamasına aşırı sinir oluyorum ama bundanda haberi yoktu. Kahverengi gözleri beni kendine çekiyordu ve parlamasına direnmek benim için çok zor oluyordu. "Çok korktum şuan bende mi kendime koruma tutsam acaba?" Dediğinde gözlerimi devirmiştim. Ona bakmazken "Niye? Terzi kendi söküğünü dikemiyor mu?" Demiştim. "Terzi diker de, benim kendimden önce korumam gereken biri var." Demişti. Ona baktığımda baktığım için pişman olmuştum. Kahretsin gözleri yine parlıyordu. Aldırmadan cevap verdim, benim yerimde başkası olsaydı iltifat olarak algılıyacağı o cümleyi espriye vurmayı tercih etmiştim. Onun gibi olmasada bende sırıtarak, "aferin, maaşına zam yapacağım." Demiştim. Güldüğünde yere bakarak kafasını sallamıştı. Sanki 'tabi ya Lila Sarmaşık'dan da bu beklenirdi' der gibi...
"Ben gideyim artık Lila." Kafasını cama çevirdi. "Yağmurda durmuş." Dedi. "Peki, teşekkür ederim. Kısada olsa ekipden konuşmak iyi geldi." Dediğimde söylediklerimde samimiydim. Ayağa kalktığımda Çörek yere inmişti. "Ben teşekkür ederim, kahve için ve zam için" dediğinde gülmüştüm. Sahte gülücüklerin ardından bu gülüş iyi gelmişti. Dış kapıya geldiğimizde Gökhan "az önce olanlardan sonra korkarsan arayabilirsin," demişti. Söylerken oldukça nazik ve kibardı. Ama lakabımı unutmuş olabilirmiydi 4 yılda? "4 yıl içinde B12 eksikliğin başlamış herhalde? Lakabımı unuttun mu?" Demiştim. Gülümseyerek, "unutmadım korkak." Demişti korkağa vurgu yaparak. Evet lakabım korkaktı bir zamanlar. Ama korktuğum için değildi şu hayatta tek bir şeyden korkardım o da korkmakdan korkmakdı. "Bir an için unuttun sandım." Dediğimde "unutmak ne mümkün? Sen korkmazdın bizi korkuturdun." dediğinde haksız sayılmazdı. Çatışmalarda canımı hiçe saymışlığım çoktu. Onlar benim için çok korkmuşlardı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Yaralanırdım, kanardım, kanatırdım belki ama kolay kolay ölmezdim. "Artık korkmanıza gerek yok. Kendimi önüne atabiliceğim kurşunlar artık yok. E bildiğim kadarıyla peşimde seri katil ya da bir başkasıda yok. Sadece küçük küçük hırsızcıklar var ki onlarda benim için hiçbir şey ifade etmiyor." demiştim. Gülümsediğinde "Pekii, hoşçakal." dediğinde kapıyı açarak dışarı ilk adımını atmıştı. Arkasından seslenerek "Gökhan yarın gelmene gerek yok. Mavi gelicek yeni projelere bakıcaz." demiştim. Mavi benim menajerimdi. İşinde de oldukça başarılı bir kızdı. Arkadaş olarak ise iyi bir sırdaşdı. Her adımımdan haberdar olan tek kişiydi. Gökhan beni başıyla onayladığında arabaya binerek hızla uzaklaştı...
Eve girdiğimde bütün odaların camının kapalı olup olmadığını kontrol ederek basit bir önlem almıştım. Yorucu bir günün akşamı olarak geriye Çörek ile sarılıp uyumak kalmıştı. Uyumaya dalmadan önce birçok kişi gibi hayal kurardım ama benim hayallerim yine birçok kişi gibi mutlu bir aile, sevgi dolu bir yuva, para ya da aşk değildi. Her hayalim birbirine bağlı ve hepsi bir öncekiyle aynıydı. Masallar ve hayaller mutlu sonla biterdi. Benim hayallerim bana göre mutlu, sayılı kişiye göre mutsuz bir sondu. Hayalimin sonunda Gökhan ve ben mesleğimize kaldığımız yerden devam ediyor oluyorduk. Bu benim için lüks bir hayattı. Suçlular için sefillik, ailem için dramdan farklı değildi. Peki ya Gökhan? Onun duygularını kestiremiyordum. Bir yanım mesleğe dönse mutluluktan havalara uçacağını söylerken diğer yanım olmasada olur der gibime geliyordu. Bir şeyler vardı, iyi olmayan şeyler ama ne olduysa benim dışımda olduğu için hiçbir bilgim yoktu...
Uykumdan sıçrayarak uyandığımda ter içinde olduğumu fark etmiştim. Yatağımın yanında bulunan komidinin üzerinden bir bardak suyu alarak bir kaç yudum almıştım. Kabusumun sadece kabustan ibaret olması içimi rahatlatsada içime bir kurt düşmüştü. Gördüğüm şeyler hiç hayra alamet değildi. Etrafımda normal tek insan kalmayana kadar herkes birbirini ısırmış, en sevdiklerim gözümün önünde değişmiş ve saldırgana dönmüştü. Beni uyandıran ise herkesin beni ısırmak için bana doğru koşması olmuştu...
Yatakdan çıkarak ihtiyaçlarımı gidermiş ve salona telefonumla beraber yerleşmiştim. Çörek yemeğini yerken ben telefonumda gezinmiştim. İnstagram hesabıma önceden çekildiğim bir fotoğrafı koyarak biraz daha reelslerde dolaştıktan sonra Gökhan'ın fotoğrafımı beğendiğini görmüştüm. Henüz fotoğrafı koyalı on dakika bile olmamıştı. Gülümsediğimde Çöreğimin havlamasıyla ona dönmüştüm. Dış kapıya koştuğunda önünde havlamaya devam etmişti. Gidip kapıyı açtığımda Mavi'nin arabadan inip eve doğru yürüdüğünü görmüştüm. "Erkencisin." Diyerek kapıyı açık bırakarak koltuğa tekrar yerleşmiştim. "Sende erkencisin? Hayırdır?" İçeri girdi. "Seni uyandırmak zorunda olucağımı düşünmüştüm." Dediğinde gülümsüyordu. "Kabus gördüm yoksa beni sen bile uyandıramazdın Mavi." Demiştim. Uykuyu seven bir insandım. "Kabus mu? Seni uykundan uyandırabilecek kadar ne gördün merak ettim? Neyse yemek yerken anlatırsın, aç geldim ben." Dedi. "Ne zaman tok geldin ki? Ayrıca yiyip yiyip kilo almamana sinir oluyorum." Demiştim. Benim formda kalmak için spor yapmam gerekirken onun hiçbir şey yapmaması hiç adil değildi. "Sen işinde, ben formumda başarılıyım." Demişti övünür gibi. Ah tabi ya! Milyonlarca takipçili, işaretle gösterilen, bir sürü dizi ve filmde rol alan, tanınmış bir oyuncuydum ve insanlara göre bu başarılı katagorisine giriyordu. Başarı neydi? Çok para kazanmak? İnsanlar başarmak kavramını maddi durumuna göre yargılıyordu. Eğer birisinin çok parası varsa o bir şeyleri başarmış ve kariyerinde büyük bir yol almış demekdi ya da doğuştan zengin, demekdi. Bence başarı diğerlerinin değil, senin istediğin şeyin gerçekleşmesiydi. Ve ben başaramamışdım. Polis olmak benim hep hayalim olmuştu, başarmıştımda aslında. Ya da ben öyle sanmıştım. Oyuncu olmayı, hep göz önünde bulunmayı hiç istememiştim. Annemin hayalini ben gerçekleştiriyordum. Sahiden ben niye kendi hayallerimi gerçekleştiremiyordum? Babam? İnsanların duruşuna hayran olduğu, ticari zekasıyla, insanlarla ilişkisiyle, ailesine bağlılığı ve en çokda kızına düşkünlüğüyle bilinen Haluk Sarmaşık, onun yüzündenmi gerçekleştiremiyordum? Bu sorunun cevabı kesinlikle evet idi. Ama elbet devran dönerdi. Herkes hakettiği hayatı yaşamalıydı ve bunun için bana tam olarak üç ay gerekiyordu. Üç ay sonra oyunculuk kariyerime son vererek, polislik kariyerime kaldığı yerden devam edicekdim. 4 yıldır o günün hayaliyle yaşıyordum ve üç ay benim için az bir süreydi...
Mavi'yle kahvaltımızı ettikden sonra bilgesayarda olan senaryoları değerlendirmeye koyulmuştuk. O kadar çok proje vardıki şaşırmıştım doğrusu. Genelde dram yoğunluklu rolleri kabul ediyordum. Fakat bugün gözüme bambaşka bir senaryo ilişmişti. Üstelik asla istemediğim bir konudaydı ama kaleme öyle güzel ele alınmıştı ki okurken ağlamıştım. Polisiye bir kurguydu. Beni ağlatan, bir polisin şehit oluşuydu. Sahne, 6 yıl önce iki arkadaşımla beraber devriye atarken, saldırıya uğramamız ve arkadaşlarımın birinin şehit düşmesi, diğerinin ise kalıcı hasarla gazi olmasına o kadar çok benziyordu ki kendimi tutamamıştım. İşte gerçek olan buydu, bu senaryoydu. Göz yaşlarımı silip Mavi'ye dönerek "diğerlerini iptal et. Yeni dizim bu olucak." Demiştim. "İyimisin?" Sorusunu başımla onayladıktan sonra konuşmaya devam etmişti. "Peki. İyiysen, bunu onaylıyorum. Gerçi senin için farklı bir tercih olmuş ama konuya hakimsin zaten." Demişti ve telefon görüşmelerini yapabilmek için odadan çıkmış ve koridorda kaybolmuştu. Bir kaç gözyaşı daha firar ettiğinde onları yok ederek mutfağa kahve almaya gitmiştim...
Kahve makinesini beklerken camdan dışarıya bakıp dalmıştım. Sis çökmüştü. Bulutlar kendilerini sağanak yağışa hazırlıyor gibi duruyordu. Kara kara bulutların olmadığı tek bir açıklık bile yoktu. Üstelik saat daha 14.00'de bile gelmemişti. Sisin yavaş yavaş çökmesi bana hayatında yorulduğunu anımsatıyordu. Sanki, hayat bile gözlerini kapatıyordu. Sis göz kapağı, yeryüzü ise göz gibiydi.
Yağmurlar peki? İnsanların yüzümüze tükürdüğü anlar için birer damla mı yoksa gece ağlayan insanların gündüz ağlayamadıkları gözyaşları mı?
Kahve makinesinin ötmesiyle sıçrayarak düşüncelerimden kurtulmuştum. "Tamamdır. Hâllettim." Derken mutfağa giren Mavi'ye döndüm. "İş sende. Ama çok şaşıracağın ufak bi teday var Lila. Parknerin kim? Bil bakalım." Diyerek devam ederken kaşlarım çatılmıştı. "Kızım uzatmasana! Söyle işte." Gözlerini devirdi. "Barış Yücesoy!" Dedi. "E ama yuh artık! Tesadüfe bak." Barış'la tanışıklığımız, ben henüz polisken onu hapis hayatından kurtaran kişi olduğum için gelişmişti. Üzerine atılan suçlamalardan kurtarmış ve olayı açıklığına ben kavuşturmuştum. Gerçekden suçsuzdu, benim gibi ve Gökhan gibi. O olaydan sonra hiç konuşmasakda ben hep ondan haberdar olmuşdum. Çünkü oyuncu olmuş ve kendini tüm dünyaya tanıtmışdı. Onunla tekrar karşılaşıcak olmamıza sevinsemde. Polisliği neden bıraktığım hakkında soru sorucağı için çokda sevinemiyordum. Benim önceden polis olduğumu Mavi, Gökhan ve ailemden başka hiç kimse bilmiyordu. Duyulmasınıda hiç istemiyordum doğrusu. Çünkü gelicek olan linçleri tahmin edebiliyordum. 'E zengin kız tabi, uğraşamaz o.' Ya da 'polis olmak herkesin harcı değil' veya 'ülkeyi kime emanet ediyoruz belli değil' hatta 'kızdan polis olmaz' diyen bile olurdu. Bunlar kırıcı olduğu kadar sinir de bozuyordu. Üstelik eleştiri adı altında yapılan hakaret içerikli yorumlarda oldukça fazlaydı ve bu da sinir bozucuydu. Kimse kimsenin videosunun altına hakaret içeren bir yorum yazamazdı. İnsanların mutluluğunu, yaptıkları işleri kıskanan o kadar çok insan varki, bir videonun altında 10 yorumdan 6'sı eleştiri adı altında yapılan, hakaret içeren yorumlardan oluşuyordu. Ben çok fazla aldırmasamda o yorumlarla hayallerinden vazgeçen çok insan vardı...
"Red mi etsem ki? İptal mi etsek projeyi?" Diye sorduğumda Mavi gözlerini devirmişti. "Ay saçmalama kızım ya! Hem bu kariyerin içinde çok iyi bi fırsat." Volta atmayı bırakıp Mavi'nin yanına oturarak, "önceden polis olduğum duyulursa magazine nasıl yansır hiç düşünmüyormusun sen? Yıkılır ortalık ve emin ol bu iyi anlamda olmaz." Demiştim. "Ay önceden tembihleriz Barış beyimizi olur biter, abartma istersen!" Diyen Mavi sayamadığım kadar çok göz devirişine bir yenisini daha eklemişti. "Üff, benim neyime ki zaten yeni bi proje?" Dediğimde Mavi bana vazcaymamam için bir sürü cümle kurmuştu ve gayette işe yaramış gözüküyordu. Öyle ya da böyle bir yola girmişdim ve bu yoldan dönmemem belkide en iyisiydi.
Mavi'nin gitmesinin üzerinden yaklaşık 3 saat geçmişdi. Sis giderek artmış, göz gözü görmez olmuştu. Yaşananları içinde tutan bulutlar, herkes gibi gözyaşlarını bırakmışdı. Şimşekler insanların yüzüne etmek istediğimiz küfürleri haykırırcasına çakıyor ve bunu yaparkende etrafdaki insanların korkusunu umursamıyordu. Sokakdaki insanlar, maskeleri düşmüş gibi yüzlerini gizliyor ve yere bakarak koşturuyorlardı. Belkide suçlarını kabulleniyor ve hatta utanıyorlardı.
Elimdeki sıcak çikolata dolu kupayla camdan dışarı izlerken insanların telaşı beni yormuşdu. Açıkcası evde oturmak da oldukça sıkıcıydı. Yağmurda oldukça güzel yağıyordu. Yağmurun altında durmak birçok insanı rahatsız ederken bana hep keyif vermişdi. Yağmurun altında kollarımı açarak durmak kadar zevkli bi şey olduğunu henüz keşfetmemiştim. Çörek'in kafasını okşadıkdan sonra anahtarımı alarak bahçeye çıkmıştım. Arka bahçeye doğru yol alırken saçımın dünden kalma fönü bozuluyordu ve bu benim umrumda bile değildi. Telefonumdan açtığım sözleri olmayan müziği ve anahtarlarımı bahçemdeki çardağa bırakmıştım ve çardakdan uzaklaşarak gökyüzüne bakmıştım. Gözüme yağmurdamlası girdiğinde gözlerimi kapatarak kollarımı iki yana açmıştım. Sözü olmayan müzik akarken, yağmur damlaları o müziğe söz oluyordu sanki. Bu müzik, sakinleşmeye çalışan ama içinde öfke ağır basan bi insanın sözlerinden farksız değildi. Yağmur şiddetle yağarken nasıl bi insanı sakinleştirebilirdi ki? İnsanın içini nasıl huzur kaplardı böyle?
Omuzumda birisinin parmağını hissettiğimde, refleksle kişinin kolunu döndürmüşdüm. "Oha be! Sakin ol kızım ya!" Diye sitem eden kişiye baktığımda onun Gökhan'dan başkası olmadığını görmüştüm. Döndürdüğüm kolunu bırakarak "sessiz sessiz gelme sende! Ayrıca bana kızım deme demedim mi ben sana? Hem ne işin var burda senin? Bugün izinlisin." Demiştim. "Hırsız bi daha gelirse diye nöbet tutuyodum, bir de baktım Lila soğuğa ve yağmura kafa tutuyo! Hasta olucaksın!" Demişti. "Olmam ben hasta! Ayrıca niye bağırıyosun? Bana sesini yükseltemezsin!" Sesi olması gereğinden fazla çıkmıştı. "Bağırıyorum çünkü bağırmayınca anlamıyosun! Dünde aynısını yaptın. Yok yağmur yağınca erirmiymişsinde bilmem ne!" Halâ bağırıyordu. "Sana ne acaba? İster hasta olurum, ister deliririm beni niye düşünüyorsun ki, SANA NE?" Ona neydi? "SENİ DÜŞÜNÜYORUM ÇÜNKÜ SANA DEĞER VERİYORUM!" Saçları yağmurdan ıslanarak önüne düşmüştü. Sözsüz müzik bitmiş ve Fikrimin İnce Gülü şarkısı çalmaya başlamışdı. Kısık sesle çalmaya devam etsede duyuluyordu. Gökhan kibar bir sesle "dans edelim mi?" Diye sorduğunda konunun nerden nereye geldiğini asla takip edememiştim. Bana uzattığı elini tuttuğumda elimi boynuna yerleştirerek kendi ellerini belime yerleştirmişti. Yağmur yağıyordu ve biz dans ediyorduk. Bana değer verdiğini söylemişti, bu nasıl bi değerdi böyle? İzin gününde kapımda nöbet tutucak kadar büyükmüydü verdiği değer?
Şuan déjá vu yaşıyordum. Çok eskiden, polis olduğum ilk yıl yasaklı madde satan bi dolandırıcıyı yakın takibe almışdım ve suç üstü yapmaya çalışıyordum. Bar ve meyhane karışımı gibi bir yerde satıcılık yapıyordu, bir kızla dans etmek için masadan ayrılmıştı ve o kızda ortaklarından birisiydi. Gökhan o zamanlarda farklı bi karakolda çalışıyordu ve onlarda bu adamın peşindeydiler. Birbirimizi tanımıyorduk hatta birbirimizin polis olduğundan bile bi haberdik. Fikrimin İnce Gülü şarkısı çalmışken yanıma gelerek dans etmeyi teklif etmişti. Bende adama yakın olmak için teklifini kabul etmiştim, kimle dans ettiğimi umursamamışdım. O gün de böyle dans ediyorduk, benim ellerim onun boynunda, onun elleri ise belimdeydi. Dans ederken adamın kadına bi paket verdiğini görmüştüm ve dans ettiğim kişiye dönerek "afedersiniz" demiştim. Fakat aynı anda o da bana "çok pardon" diyerek dansa ara vermişti. İkimizde adam ve kadına dönerek aynı anda "Yasaklı madde satmak ve satıcıya yardım etmekden suç üstüyle tutuklusunuz!" Diyerek kelepçelerimizi çıkarmıştık. Ne olduğunu anlamayarak birbirimize dönmüş ve kaşlarımızı çatmışdık. Biz birbirimize şaşkın şaşkın bakarken adam boş durmayarak silahıyla bir kaç el ateş etmişdi. Kimse zarar görmesede gereksiz gerilim yaşamışdık. Gökhan'la ilk karşılaşmamız da böyle olmuşdu...
Bu anı aklımda canlandığında kıkırdamışdım. Gökhan gülümseyerek "N'oldu?" Diye sormuşdu. "Hiç, tanıştığımız gün aklıma geldi." Demiştim. Gülümsemesi büyüdüğünde "aynı şarkı" dediğinde hatırlamasına şaşırmışdım. "O gün resmen beni kullanmışdın. Adama yakın olmak için hiç tanımadığın bi adamın dans teklifini kabul etmiştin!" Dediğinde ona sitemle cevap vermiştim. "Sen sanki kullanmadın beni de? Sende hiç tanımadığın bir kızı dansa kaldırdın, sırf adama yakın olmak için! Üstelik bir de üstüne adamı kendi karakoluna götürmeye çalışmışdın!" Dediğimde o anı hatırlayarak sinirlenmiştim. "Hemen sinirleniyorsun sende!" Dediğinde halâ gülümsüyordu.
Şarkı bitmişti ama biz halâ pozisyonumuzu bozmamışdık. Farkına vardığımda elektrik çarpmış gibi geri çekilmiştim. Kekeleyerek "ü- üşüdüm ben!" Dediğimde anahtarım ve telefonumu almak için çardağa gitmiştim. Üşümüşmüydüm? Belki ama yüzüm alev alev yanıyordu. Sanırım bi şeyin daha farkına varmışdım. Yağmurun altında kollarımı açıp gökyüzüne bakmakdan daha zevkli bi şey varsada, o da yağmurun altında Gökhan'la dans etmekdi...
Gökhan'a döndüğümde gülümsemesinin bozulmadığını fark etmişdim. "Sende gel, biraz ısındıkdan sonra gidersin." Diyerek cevap vermesini beklemeden eve doğru yürümüşdüm. Gökhan eve girince kapıyı kapatarak direk salona geçmişti. Üzerimizdekiler sırılsıklam olmuştu. Saçlarım ıpıslak, kuru kalan tek bir yerim yoktu. Gökhan'da benden farksız değildi ben odamdan temiz iki havlu getirdiğimde tekini Gökhan'a vermiştim. Üzerimi değiştirmek için odama gitmiştim ve geldiğimde yanan şömineyle göz göze gelmiştim. Alevleri en az yağmur kadar huzur veriyordu. Şömine yanarken yağmur hızını sanki daha da artabilirmiş gibi hızlandırmışdı. Havluyla saçlarımı kuruturken şöminenin yanına giderek pufa oturmuştum. Gökhan ise saçlarını ben yokken kurutmuş olmalıydı çünkü ıslaklığı gitmiş ve nemli görüntüsünü almıştı. Sokaktaki insan sayısı hiçe düşmüştü. Sis her yeri kaplamıştı. Oda da ise ateşin çıtırtısı dışında ses çıkmıyordu. Çörek şöminenin sıcaklığına dayanamayarak kendini uykunun kollarına teslim etmişti. Gökhan'la göz göze gelmekten kaçıyordum ve o dışında her şeyle ilgileniyordum. Mavi'nin bana gönderdiği maile baktığımda, yarından sonra setlerin başladığını görmüştüm. Sessizliği bölerek "yarında evden çalışıcam. Gelmene gerek yok, nöbet tutmanada." Dedim. "Tamam. Zaten senin korunmaya ihtiyacın yok ki, asıl benim korunmaya ihtiyacım var. Kolum hâlâ ağrıyor." Demişti, konuşurken tam gözlerimin içine bakıyordu. Gülümsediğimde "pardon ya!" Demiştim. Konuşmayı unutmuş olabilirmiydik çünkü konuşma asla ilerlemiyordu. "Ben sıcak bi şeyler getiriyim" diyerek mutfağa gitmiştim. Derin bi nefes alarak sıcak çikolata yapmaya başlamıştım. Çünkü canım çekmişti. Açıkçası Gökhan'ın sevip sevmediği hakkında hiçbir fikrim yoktu ama ben yaptığım için bile olsa içmeliydi. Hem sıcak çikolata güzel bi şeydi...
Salona döndüğümde Gökhan'ın Çöreği sevdiğini görmüştüm. Onu her gördüğümde istemsiz olarak gülümseme geliyor olabilirdi, saatlerce sohbet etmek ve hatta sadece onun konuşması bile yeterli olabilirdi ama bunlar aşık olduğum anlamına gelmezdi. Evet onu seviyordum hatta çok seviyordum ama bunun adı kesinlikle aşk değildi. Aşk neydi ki? Aşk acı çekmekten başka hiçbir şey değildi. Gereksiz bir duyguydu sadece...
Kimilerine göre aşk, bir savaşta sadece tek bir kişiye siper olmaktı. Her insan birilerinin kahramanıdır. Belki beş, belki on kişinin hatta belki sadece kendisinin kahramanıdır. Ama aşık insanlar sadece tek bir kişinin kahramanıdır. O savaşta siper olduğu kişi üzülse, ondan daha fazla üzülmektir, canı yansa kendi canı yanmış gibi paramparça olmaktır. Aşk aslında o savaşı çıkartan kişinin sen olmasıdır...
Kimilerine göre aşk, dokunamamak, bakamamak, görmezden gelmek ve görmezden gelinmektir. Aşk, aklının durmasını sağlayan, seni en aptallaştıran duygudur. "Herkes gitsin, sadece o kasın yeter," dedirten duygudur. Onunla ağlayıp, onunla gülmek... onunla uyuyup onunla uyanmak istemektir...
Kimilerine göre aşk, karşılıksız sevgidir. Aşk kıskanmak,onsuz olmaya dayanamamaktır. Aşk yalan söylemek ve yalan olduğunu bile bile inanmaktır. Onun yanında gülümsemek, o yokken bir hiç olduğunu hissetmektir. Aşk razı olmaktır, onun mutluluğu için bir başkasıyla birlikteliğine razı olmaktır. Aşk arkadaşlığınızın bozulmaması için duygularını içinde yaşayıp, ateşler içinde yanarak acı çekmektir...
Kimilerine göre aşk, beklemektir. Bir gün, beş gün, bir ay, üç ay, bir yıl, iki yıl, beş yıl, on yıl, bir ömür beklemektir. Sana gelmiyeceğini bile bile kendine acı çektirmektir. Bir saniyelik temas için her şeyi göze almak, bir gülüş için yanıp, kavrulmaktır. Aşk umut etmektir. Zamanın ilaç olduğuna inanmaktır. Tedavisi olmayan, çaresi bulunamayan ölümcül bi hastalığa yakalanmaktır...
Kimilerine göre aşk, onunla gelecek hayali kurmaktır. Aşk inat edip, mutlu olmaya çalışmaktır. Aşk kavga edip, hislerinin kat kat fazlasıyla yine ona dönmektir. Aşk onun kalp kıran bi tek sözüyle vazgeçip, onun bi' bakışı bi' gülüşüyle içindeki savaşta büyük kayıplar vererek yenilmek, bi' bakış bi' gülüşe tav olmaktır...
Kimilerine göre de aşk farkında olmaktır. Onun göz rengini, dudağının dokusunu, sesinin tınısını, teninin kavisini farkında olmaktır. En sevdiği yemeği, en sevdiği filmi, en sevdiği rengi, en değer verdiği kişiyi, en değer verdiği eşyasını, dinlediğinde dalıp gittiği, ona hayaller kurduran şarkıyı bilmek, kendinden çok onu tanımak ve farkında olmaktır...
Bana göre ise aşk acı çekmektir. Aşk her ne olursa olsun acı çekmektir. Karşılıksız seversin acı çekersin, beklersin acı çekersin, onu koruyup, ona siper olurken sen yara alır ve acı çekersin, hayal kurarsın gerçeklere döndüğünde acı çekersin. Sonunda mutluda olsan o acıyı çekmek zorundasın. Ve o mutluluğa ulaşmak için o acıya dayanmak çok saçma. Yani kendime bunu yapmam. Fiziksel her türlü acıya dayanabilirim ama onun dışında herhangi bir acıya karşıyım. Kısaca Gökhan'a olan hislerim yaralı bir dostlukdan başka hiçbir şey olamaz!
"Sıcak çikolatamı onlar?" Diye sorarken çenesiyle elimdeki kupaları işaret ediyordu. "Hı-hı" diyerek onayladığımda yanına oturmuştum. Bir yudum aldığında yüzündeki gizli gülümsemeyi görmüştüm. Bende bir yudum aldığımda sıcak çikolata içimi ısıtmıştı. Bir bildirim sesi geldiğinde, benim telefonumdan gelmediğini bildirim sesinden anlayabilmiştim. "Yuh," demişti Gökhan. Ne için böyle söylemişti ki? Ona bu tepkiyi verdiren neydi? Odayı hafif hahif yağmurla karışık Fikrimin İnce Gülü şakısı doldururken meraktan kafamı uzatarak Gökhan'ın telefonuna bakmıştım. Çok ayıptı ve kendimi kınıyordum. Gördükleri şeyle gözlerim irice açılmıştı. "Umut attı şimdi. Magazine düşmüş," diyen Gökhan'a şakınlıkla bakıyordum. "Yok ben bu insanlara inanamıyorum ya! İnsan insanı ısırıyor, kadına, çocuğa istismar heryerde, hayvanların katledilmesi, her türlü bok yaşanıyor, insanların 'bu dünya nereye gidiyo, bu dünyanın sonu ne olucak' diye düşünmesi gerekirken işleri güçleri magazin hee! Ya bi insanın özel hayata, mahreme saygısı olur ya," diyerek az da olsa rahatlamıştım. Telefonuma gelen bikdirim sesiyle mesaja bakmıştım. Mavi'dendi.
Mavişim
Kız bu haller ne yahu? Ay ama maaşallah çok güzel çıkmışsınız, uyumunuza diyicek söz yok zaten...
Diyerek ardından Umut'un Gökhan'a attığı videoyu bana atmıştı.
Siz
Mavişim... sonra.
Yazarak gönder tuşuna tıklamıştım. Gökhan videoyu tekrar izliyordu. Yalan söyliyemezdim dans ederken gerçekten güzel bi' uyum içerisindeydik...
1 Hafta Sonra
Rol aldığım yeni dizimin setlerinin başlamasının üzerinden günler geçmişti. Barış'la karşılaşmış, hatta bir çok sahneyi çekmiştik. Fakat benim hayatımdaki değişikliklerle alakalı tek bir soru bile sormamıştı. Merak ettiğini biliyordum ve bence merak edilmiyecek bi' şey de değildi. Kim olsa merak ederdi. Yoğun geçen son günlerde 2 bölüm çoktan hazır olmuştu. Haftaya bugün yani Cumartesi günü dizi ilk bölümünü yayınlıyacaktı. Fragmanlar yayınlanmış, magazin dünyası epey karışmıştı. Gelen yorumların çoğu birbirine benziyordu, herkes farklı bir proje olucağı ve çok merak ettikleri konusunda hemfikirdi. "Son 'ki-üç-dört... oyun" demişti yönetmen. Televizyonda izleyen birine göre silahın patlama sesi olan "tak" sesi yankılanmıştı. Ekipten bir arkadaşım karın boşluğunda hissettiği sızıyla yere yığılmıştı. Sahte kan vücudunu kaplarken gözümden ilk damla düşmüştü. Sahne gereği silahımı çıkarıp saldırganlara karşılık verirken yaralanan arkadaşımın yanına gitmiştim. "Dayan, lütfen dayan!" Derken ağlamaya devam ediyordum. Saldırganlara küfür savuruyor, onlar arabayla kaçarken silahımı arabanın arka camı ve tekerleklerine hedef alıyordum. "Kaçmayın amına koyayım, kaçmayın" cümlemin sonunda bağırdığımda çoktan gitmişlerdi. Hızla geri dönüp yaralı arkadaşımın yanına gittiğimde, "iyi olucaksın Pınar, bırakma kendini." Demiş cebimden telsizi çıkararak bilinen yere acil ambulans istemiştim. "Kestik" diyen yönetmene gözyaşından bulanık gören gözlerimle bakmıştım. "Harikaydınız" diyerek devam etmişti yönetmen. Bu yönetmenle daha öncesinde de birlikte çalışmıştım. O yüzden oldukça rahattım. Pınar rolüne can veren Rana'yı elinden tutarak kaldırmıştım. Rana'yla bu günlük son sahnemizdi. Sonraki sahnelerimin üçüde Barış'laydı...
Ortak karavanımıza gittiğimde ezber yaptığını görmüştüm. "Selam" demişti içeri tamamen girdiğimde. "Selam" diyerek karşılık vermiştim. Ama içimi kemiren o soruyu sormadanda edemedim. "Barış bi' şey sorabilirmiyim?" Dediğimde "tabiki" diyerek cevap vermişti. "Neden sormuyorsun?" Diye sormuştum. "Neyi neden sormuyorum?" Demişti bana. "Polisliği neden bıraktığımı." Diyerek cevap vermiştim, kısa bir süre düşündükten sonra "bilmem sormadım hiç. Merak etmedim herhalde. Şaşırdım sadece." Demişti. Garip davranıyordu. Gözlerini kaçırıyor, sohbeti oldukça kısa tutuyordu. Bir şeyler karıştırıyordu. "Hmm, peki." Dedikten sonra karavanın içini Barış'ın telefonunun zil sesi doldurdu. Telefonuna baktı, sonra bana, sonra yine telefonuna. Gerçekten bir şeyler karıştırıyordu. Onu içerden çıkarmakla iyimi etmiştim yoksa kötümü bilememiştim. Telefonunu açtığında ayağa kalkarak karavanın dışına çıkmıştı. Telefonu, "efendim abi," diyerek, tedirgin bi' sesle açmıştı. Hatırladığım kadarıyla Barış'ın bir abisi yoktu. Tek çocuktu...
Yönetmenin "son "ki- üç- dört oyun" demesiyle Barış'la olan sahnem başlamıştı. "Pınar iyi olucak. Korkma" demişti Yiğit rolündeki Barış. "Nasıl farkedemem Yiğit? Nasıl anlamam tuzak olduğunu?" Diyerek cevap vermiştim. "Ekipten kimse anlamadı, kendini suçlamayı bırak Umay. Bitti gitti artık, zamanı geri alamayız. Şimdi yapıcağımız tek şey o itleri yakalayıp köklerini kazımak." Derken ellerimi tutuyordu Yiğit kılıklı Barış. Umutla Yiğit'e bakarken, ellerimi daha sıkı tutmuştu. Ameliyathanenin kapısından çıkan yalancı doktor lafı hiç dolandırmadan "vatan sağ olsun" dediğinde ağlamamı şiddetlendirmiştim. Önceden oyuncuların nasıl ağladıkları hakkında bir fikrim bile olmazken, şimdi istediğim yerde istediğim gibi ağlayabiliyordum. İlk başlarda zorlansamda şimdi birisi bana yalancıktan bağırsa ağlıyabiliyordum. Yiğit kılıklı Barış bana sarılırken "vatan sağ olsun" demişti. Bu sahne yönetmenin "kestik" demesiyle son bulmuştu. Geri çekildiğimde gözyaşlarımı yavaşça silmiştim...
Set çıkışına bir magazin sayfasında boy boy fotoğraflarını gördüğüm Barış'ın sevgilisi olan Betül gelmişti. Fotoğraflarda görünenden çok daha güzel bi' kızdı. Kahverengi saçları neredeyse beline kadar geliyordu, kocaman kirpikleri hacimli gözüküyordu. Üstelik incecik beli kıskandırıcak kadar hoş duruyordu. Barış'la beraber verdikleri bir röportajda, Betül iç mimar olduğunu söylemişti. Nasıl tanıştıklarını çok merak ediyordum açıkçası. Barış tanıdığım kadarıyla evini düzenlemesi için iç mimara para verebilicek birisi değildi. Aklıma gelen en mantıklı yöntem okuldan arkadaş olmalarıydı...
Betül'ün hızlı adımlarla gelip Barış'ın boynuna sarılmasını şirin bulmuştum. Yakışıyorlardı.
Sarılmaları bittiğinde Betül yanıma gelerek elini uzatmıştı. İnce sesiyle "meraba Betül ben," derken elini sıkarak "Lila" demiştim. "Biliyorum, severek takip ediyorum sizi." Dediğinde gülümsemiştim. Çok kibar biriydi, ayrıca çokda naif görünüyordu. Barış yanımıza gelirken telefonunun çalmasıyla olduğu yerde kalarak telefonu yanıtlamıştı. "Evet, abi mallar yola çıkmış. Nerden baksan 2 buçuk ayı bulur buraya gelmeleri." Kısıkda olsa sesi bana kadar ulaşıyordu. Mallar derken? "Tamam abi. Evet abi. İletirim abi... görüşürüz abi," dedikten sonra telefonu kapatarak yanımıza gelmişti. "Kimdi sevgilim?" Diye sormuştu Betül Barış'a. "Recep abiydi canım," demişti Barış, sonrasında devam etmişti. "Ee? Tanıştınız mı?" Kolunu Betül'ün omuzuna atarak kendine yaklaştırdı. "Hı hı" diyerek eş zamanlı olarak başımı sallamıştım. Betül "bir şey sorabilir miyim?" Dediğinde çekiniyor gibiydi. "Tabii" demiştim. "Barış sormamıştır ama ben merak ettim. Polisliği neden bıraktın? Barış seni bana anlatırken işini severek yaptığını ve bunu fazlasıyla gösterdiğini söylemişti." Dedi. "Doğru, işimi çok seviyordum. Ama iftira attılar. Magazine düşmüştü görmüşsünüzdür muhtemelen. Köye baskın yapıldı, büyüklü küçüklü, çocuk-genç demeden bir sürü sivil terörist kıyafeti giydirilerek katledildi. Biz o gün bir sürü kurşun sıktık ama bizim kurşunumuz tek bir sivile bile denk gelmedi. Ama teröristlerden biri teslim olup yanlış ifade verdi. Bizim aleyhimize olan delillerin hepsi yok edildi. Gökhan, korumam biliyosunuz zaten. Onun ekibindeydim. O olaydan sonra bizim ekibimiz işten atıldı." Artık anlatırken gözlerim dolmuyordu, çünkü mutlu günler yakındaydı. "Üzücü." Demişti Betül üzgün gözüküyordu, bu kızı sevmiştim. Barış kafasını yana çevirmişti utanır gibi, belkide acımıştı orasını anlamamıştım. "Öyle ama yakında işimizi geri kazanıcam. Bu işin içinde olan herkesin ipini kesicem." Derken gözümdeki hırsı fark etmiş olmalılardı. "Bu lüks hayatı bırakıp gerçekten sokakta deli gibi suçlumu kovalıyacaksın? Bu kadar çok mu seviyorsun mesleğini?" Göz temasını hiç kesmeden konuşan Barış'a cevap verdim. "Ben işimi bu kadar sevmeseydim sen şuan nezarethanede olurdun. Ayrıca linçlenmektense linçlemeyi tercih ederim." Başımı dikleştirmiştim. Barış "haklısın" demişti, bozulduğunu görebiliyodum. "Bunlar aramızda kalırsa sevinirim. Çünkü önceden polis olduğum duyulursa fena linçlenirim. Yakın zamanda kaos kaldırıcak kadar iyi hissetmiyorum." Dediğimde Betül gülümseyerek beni onaylamıştı. Barış'da başını salladığında beni anladığını göstermişti. Gökhan'ın sesiyle ona dönmüştüm. "Lila hanım araba hazır. Sizde hazırsanız gidebiliriz." Betül ona gülümseyerek bakarken Barış Gökhan'a kafa selamı vermişti. Gökhan'da aynı şekilde selam vermişti. "Gidelim" dediğimde son kez Betül'e dönerek "memnun oldum, tekrar görüşmek dileğiyle" derken el sıkışmıştık. Barış'a da "görüşürüz" diyerek. Gökhan'la beraber arabaya ilerlemiştim. Gökhan Barış'ı tanıyordu. Hatta o davada bana çok yardımı dokunmuştu.
Gökhan beni eve bırakmıştı. Bir hafta önceki dans videosunun magazine düşüşünden sonra pek muhabbetimiz olmamıştı. Aramıza görünmeyen duvarlar örülmüştü...
İki Buçuk Ay Sonra
Görünmemeliydim. Gökhan'ı bile atlatmıştım. Bu kadar yaklaşmışken, bi pürüz çıkmamalıydı. Ağacın dalları beni yeteri kadar gizlerken iyice pısmıştım.
Telefonumun kamerasını açarak benim gördüklerimi başkalarınada göstermek için kayıt altına alıyordum. Kaydı başlatmadan önce polisi arayarak kendi kimliğimle ihbarda bulunmuştum.
Geçmişte iyi olucağını sanarak yaptığım bir hata şimdi benim işime yarıyordu. Zamanında bugünlerin geliceğini bilmesemde bügün içinde çalışmışım.
Barış, şuan karşımda 2 kocaman tır uyuşturucuyu başka tırlara geçiriyordu. Çok kalabalık olsalarda içinde, eskiden peşinde olduğumuz adamlarında olduğunu görebiliyordum. 3 saate yakın bir süre geçmiş tırlar boşalmıştı. Şehirden oldukça uzak ve dağlık bir alandaydık. Polis bu yüzden oldukça gecikmişti. Tırlar yola çıkmaya hazırlanırken siren sesleri ormanın içinde yankı yapıyordu. Barış ve diğer adamlar şaşkınlıkla etrafına baktıklarında küfür ağızlarından eksik olmuyordu. Bir kaç kişi kaçmaya yeltendiğinde Gökhan'ın sesini duymuştum. "Etrafınız sarıldı, teslim olun kimse zarar görmesin." Etrafıma baktığımda onu görememiştim. "Bir daha benden habersiz bir şeyler karıştırmaya kalkarsan başına geliceklere razı olmak zorunda olursun, umarım anlatabilmişimdir Lila." Ensemde nefesini hissettiğimde hızla arkamı döndüm. Korkunç bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Onu yumuşatmak için gülümsediğimde pekde işe yarıyor gibi gözükmüyordu. Barış polis arabasına giderken göz göze gelmiştik. Niye herkes bana kötü kötü bakıyordu? Gökhan'ı arkamda bırakırken söylenmelerini umursamamaya çalışmıştım. Görevli polislere "arkadaşlar bi dakika beklermisiniz." Dediğimde kimisi beni televizyondan, kimisi ise karakoldan bildiği için Barış'la konuşmama izin vermişlerdi. Barış'a dönerek "beş yıl önce, sen hapise girdiğin için, seni aklayamadığım için kendimi çok kötü hissetmiştim. Pes etmedim, seni o rutubet kokan 4 duvar arasından çıkarmak için çok uğraştım Barış. Ve seni ordan bir çok kişinin yardımıyla çıkardım. Ama şimdi görüyorum ki hata yapmışım... Ben suçsuz birinin hayatı için canımı bile veririm, ki o zamanlarda senin içinde canımı verebilirdim. 17 yaşında gencecik bi çocuktun. Her şeyden önce masumdun. Seni kurtarmak için çabaladım evet ama kusura bakma siz insanları zehirlerken ben buna seyirci kalamam. Seni o iğrenç yerden çıkardığım gibi yeniden oraya sokuyorum ve bunu kendim yapmıyorum." Telefonumu hoparlöre aldım. Betül'ün sesi yankılandı. "Özür dilerim sevgilim. Bende seyirci kalamazdım. Keşke hiç bulaşmasaydın kötü işlere, belki o zaman mutlu olabilirdik." Dediğinde kimseden çıt çıkmıyordu. Barış'ın gözlerindeki korku saçan ifade yerini hayal kırıklığına bırakmıştı. Telefonun kapanma sesi duyulduğunda Barış bana dönerek konuşmaya başlamıştı. "Haklısın, beni içerden çıkardığın için pişman da olmalısın. Ama o işler öyle olmuyo. Kurtulmak istesende kurtulamıyorsun. Bazen çok çaresiz hissediyosun, herkes sana yüzü yerine götünü döndüğünde anlıyosun başka şansının olmadığını, tek başına kalıyosun ve delirene kadar kara kara düşünüyorsun. Yinede bi çıkış yolu bulamıyosun, tünelin ucundaki beyaz ışık bile sana karanlık gözüküyo. Yani eski komiser... bazen mecbur kalırsın, ki mecburiyetleri en iyi senin anlaman gerekir. Sonunu bile bile kabül edersin, ve geri dönüşü olmayan o yola girmiş bulunursun. Bende mutlu değildim insanları zehirlediğim için ama mecburdum. Emeklerim boşunamıydı dersende, belkide... sana ya da Betül'e kızmıyorum. Hatta utanmasam sizi tebrik bile edebilirim ama şunuda bilin isterim. Bu işe bulaşan herkes saf kötü değildir..." dedikten sonra bi şey dememi beklemeden polis arabasına bindi.
Gökhan'ın kolunu omuzumda hissettiğimde hiç tepki vermemiştim. Barış benden küçüktü... Neden suçlu olduğu halde üzülüyordum ki? Hayat herkesi bir şeylere mecbur bırakırdı o da kendi içinde bir şeylere mecbur bırakılmıştı. Tıpkı kolunu omuzuma atan Gökhan, ben ve ekip gibi...
3 Hafta Sonra
Karakoldan içeriye adımımı attığımda eski ekipten Umut, Gaye, Tevfik ve Derin'de yanımda yürüyorlardı. Onların bu süreçte herşeyden haberleri vardı. Onlarda deliller konusunda bana epey yardım etmişlerdi. Gökhan komiserimin hiçbir şeyden haberi yoktu. Çünkü eğer haberi olsaydı asla yardım etmezdi. Aksine bize engel olurdu. Neyle tehtit edildiğini bilmiyordum ama bir ay önce tehtid edildiğini tesadüfen öğrenmiştim. Montunu bende unutmuştu, montunun cebinden düşen küçük kâğıt parçasını okumadan edememiştim. "Engel ol! Zararı karşılayamazsın başkomiserim. Çok geçmeden engel ol ki, kimse zarar görmesin! Daha fazla sarmaşıklara dolanma!" Yazıyordu...
Eğer tehtid edenler ortadan kalkarsa işimize geri dönmek konusunda hiç engelimiz kalmıyacaktı. Biz Gökhan hariç ekiple detaylı araştırmalarımız sonucunda yeterli delilleri toplayarak kurtuluş için savaşımızı başlatmış olmuştuk. Bugün ise o savaşta kazanıcaklarımız ve kaybediceklerimizden habersiz karakola adımımızı atmıştık. Eski müdürümüz olan Orhan amirimizin odasına girdiğimizde bütün delilleri teslim ederek o olaylı 4 yıl önceki günü detaylı olarak bir kez daha anlatmıştık. Gökhan'ında karakola gelmesiyle amirle yalnız konuşmuşlardı. Gökhan'ın konuşması sonucunda amir bize bekleme emiri vermişti. Karakolda zaman zaman volta atarken zaman zaman Gökhan'la konuşmamak için Gaye ve Umut'un düğünleri hakkında saçma saçma sorular soruyordum. Ne kadar saçma derseniz 'masa örtülerinin rengine karar verdiniz mi?' Diye sorucak kadar saçma. Bu saçma sorularıma Umut gülsede Gaye sabırla cevap veriyordu. Diğerlerininde güldüğüne şahit olduktan sonra 'en iyisi biraz daha volta atayım' diyerek yürümeye devam ediyordum. 4 adım sağ tarafa, 5 adım sol tarafa yürüyordum. Gergindim. Sunduğumuz deliller sağlamdı, hatta çok yüksek ihtimalle işimizi geri alıcaktık fakat yinede içimde kötü bir his vardı.
Sol tarafa ikinci adımımı atarken Tevfik "ay Lila bi dur! Başım döndü." Demişti. Durup ona döndüğümde "bana bakmazsan başın dönmez tefocum." Dediğimde ona taktığımız lakapla seslenmiştim. Lakabını uzun süre sonra ilk kez duyduğu için gülümsemiş olsa gerekti ki, diğerleride gülümsemişti. Gökhan bile. "Kız sen güzelleştin mi, n'oldu sana böyle? Para yaradı galiba." Demişti konuyu değiştirerek. "Sende baya çirkinleşmişsin, saldın iyice kendini tefo. Lila komiserim hep çok güzeldi." Diyen Derin'e gülümsemiştim. "Sus kız. Kara fatma seni, kara böcek." Diyen Tevfik'e ben gülsemde alınılabilecek bir cümleydi ve Derin alışkın olsada içinde bir yerde bir tuğlanın çıt diye kırılma sesi bana ulaşmıştı...
Orhan amirimiz geldiğinde herkes sus pus olmuştu. Oturanlar ayağa kalkmıştı. 5 saate yakın bir süre beklesekte değiceğine emin sayılırdım. "Rahat olun çocuklar, üstleriniz olarak size bi özür borçluyuz." Dediğinde içimde bir yerde sevinç vardı, daha tam olarak istediğim cümleyi duymasamda o cümleyi duyucağım o saniyeyi heycanla bekliyordum. "Çocuklar hepiniz işinize geri dönüyorsunuz." İşte beklediğim o cümle. "Kimliklerinizi getirmesi için birini görevlendirdim, birazdan teslim edicem. Sorgularda sizinde yer almanızı istiyorum, sabah sorguya başlıyoruz. Ekipleri çoktan yola çıkardım. Birazdan sorgulanıcak şeref yoksunları burda olurlar." Dediğinde konuşmalarını sonlandırmıştı. "Sağ olun amirim." Dediğimde diğerleride beni onaylayarak Orhan amire teşekkür etmişlerdi. Orhan amir kulağıma yaklaştığında "Gökhan'a sana engel olduğu için kızma evlat. Geçerli sebepleri var." Dedi. 1 ay öncesine kadar kızıyordum ama tam olarak neyle tehtid edildiğini bilmesemde tehtid edildiğini biliyordum ve bu kızmama engel oluyordu. Ben Orhan amire "ben kızmıyorumda, ondan habersiz tehlikeli işlere bulaştığım için o bana kızmasın asıl." Demiştim. "Kızmaz kızmaz" dediğinde gülümseyerek geri çekilmişti. Bize yarım saat daha bekleyin kimliklerinizi alıp öyle gidin dedikten sonra odasına çekilmişti...
10 dakika geçmişti. Herkes kendi arasında konuşmaya dalmıştı. Gökhan hariç. Yere bakıyordu, dalgın gibiydi. Karakolun kapısı açıldı ardından kapandı. İki görevli polis babamın koluna girmişti, elleride kelepçeli bir haldeydi. Gözlerini hırs bürümüş gibi gözüküyordu. Gökhan'ın gözleri babama çevrildiğinde ayağa kalkarak yanıma geldi. O da biliyordu bizi işimizden attıran kişinin babam olduğunu. Koskoca Haluk Sarmaşık, kızı Lila Sarmaşık'ı işinden attırmıştı. Üstelik kızının mesleği böylesine kutsal bir meslekken. Kendi yediği bokları gün yüzüne çıkmasın diye beni ve içinde bulunduğum ekibi işinden etmişti. Uzun sürmüştü, hemde çok fakat geç olsundu güç olmasındı. Oyunculuk kariyerim bitmiş ve polis kimliğimi geri kazanmıştım...
Hayatımdaki saymadığım yeni sayfa, yeni bir başlangıçtaydım, bu sayfanın son kelimesini yazıcak, son noktalama işaretini koyacak kişide bendim, mutlu ya da mutsuz sonla bitirecek kişide bendim. Oyunculuk kariyerim Barış'la beraber rol aldığım "Kurşunumun İzleri" adlı diziyle son bulmuştu. Çok yoğun çalıştığımız bu aylarda 8 bölüm çıkartmıştık. Reytingleri çok iyi olsada dizinin senaryosu o kadardı ve tadında bitmesi gerekiyordu. Dizinin bitiminde verdiğim bir röportajda, bir daha asla hiçbir dizide rol almayacağımı, bunun kendimle alakalı bir şey olduğunu ve Gökhan'la ilişkimizin olmadığını da bildirmiştim. Gelen yorumlar 3'e bölünüyordu. 'Dizi sektörü bir faciadan kurtuldu, oh be' diyenler, 'bu meslekte en iyilerden birisi neden bırakır ki bu kadar sevilirken, buralarda unutulmayacaksın Lila Sarmaşık.' Diyenler ve 'aynen, sizin aranızda bir şey yok hatta bende Lady Gaga.' Diyenler olarak ciddili olarak 3'e ayrılmıştı. Bu röportajdan sonra annemle kavga etmiştik ve o kavgada mağlup olan ben olmuştum. İlk tokat ve yüzüme yediğim ilk tükürük değildi ama bu hissin koyduğu ortadaydı. Annem tarafından ilk tokadım polis olduğumu annemlere heycanla anlattıktan sonra olmuştu. Tabii ilk tükürük de öyle gelmişti. "Biz o kadar derdin içinde seni mi düşüneceğiz? Bu kız nerde kaldı? Öldü mü, yaralandı mı diye seni mi düşüneceğiz kızım? Sen geberip gidince bize ne olacak?" Demişti tokat atmadan saniyeler önce. Bu sözler karşılığında "senin ne derdin var ki! Her gün gezip tozmaktan, davetlere katılmaktan başka ne yapıyorsun? 2 yıldır polis okulunda okuyorum senin bundan haberin varmıydı? Ya babamın? Onun haberi varmıydı? Bir kere ya, bir kere sordunuz mu nasılsın kızım diye? Verdiniz paramı gönderdiniz güya okula." Demiştim.tabi suratımada tokatı yemiştim. "Namkör köpek!" Demişti annem suratıma tükürürken. Engelleyebilirdim aslında tokat atmasını ama hiç içimden gelmemişti. Hiç bir şey demeden evi terk etmiştim, bir arkadaşımda kalarak günler geçirmiş ve elime geçen ilk parayla ev tutmuştum...
İkinci tokadımı ise oyunculuğu bıraktıktan sonra yemiştim. "Gül gibi iş, insanlar aç aç. İnsanların kafalarına bombalar yağıyor, senin derdin ne? Paramı az geliyor anlamıyorum ki?" Demişti. "Benim derdim ne zaman para oldu anne? Bu kadar mı tanımıyorsun beni? Ayrıca sırf sen iki poz vericeksin diyede sabahtan akşama kadar da kameralar önünde olamam. Madem seviyorsun bu oyunculuk işini, sen girsene bu sektöre?" Demiştim. İkimizinde ses desibeli fazla yüksekti. Suratıma inen hızlı tokat çok sert gelmişti, kulağımın çınlamasının sesinden zor duysamda hiç duymak istemediğim o cümleyi duymuştum. "Ben senin gibi orospu muyum?" Demişti sözde annem olan Piraye Sarmaşık. Oyuncu olmak orospuluk değildi. Evet öpüşme ya da başka sahneler mevcuttu fakat orda öpüşen ya da sevişen kişiler aslında biz değildik. Can verdiğimiz karakterlerdi. Bu hakaret ağır bi itamdı ve asla hak etmediğim bir hakaret. İşin kötü tarafı bu yediğim tokadı ve son dediğini Gökhan'da duymuştu. Bahçeye açılan kapıda içeri girmek ya da bir şey söylemek için beklerken tüm bunlara şahit olmuştu. Bir şey demediğimde evin kapısını sertçe çarparak o evden uzaklaşmıştım. Peşimden gelen Gökhan beni eve bırakmış ve hiçbir şey dememişti. Sağ olsundu...
Kaçakçılık, yasaklı madde satışı, dolandırıcılık ve daha bir çok suçdan yakalanan babam Haluk Sarmaşık karşımda bana bakıyordu. "Sabah sorguna girerim, görürsün biricik kızını üzülme babacım." Demişim alay eder gibi. O ise Gökhan'a dönerek konuşmaya başlamıştı. "Sen besle büyüt, sonunu o getirsin. Cık cık cık! Olacak iş değil." Bana döndü. "En azından öldürmedin kızım bunada şükür!" Demişti alay eder gibi. O tehtid mi ediyordu beni? Gökhan "alalım zanlıyı! Konuşmasına izin vermiyelim, çünkü boş konuşuyo! Hadi Haluk yolun sonundasın, tatava yapma." Demişti Gökhan. Tevfik ve diğerleri gülerken Haluk Sarmaşık'ı nezarethaneye götürüyorlardı. Onun ardından daha bir çok kişiyi getirmişlerdi. İnsanların bana 'bunun ne işi var burda' der gibi bakmaları, yargılayıcı bakışlarını üzerimden ayırmamalarıda canımı sıkıyordu. İnsanları dış görünüşüne göre yargılamak hiç de hoş değildi. Haluk Sarmaşık'ı götürürlerken herkes arkasından bakakalmıştı. Dakikalar sonra bir polis memuruyla müdürümüz Orhan amir kimliklerimizle gelmişti. Önce Gökhan olmak suretiyle sırayla hepimize kimliklerimizi vermişti...
Tevfik kimliğine aşk itirafında bulunduktan sonra Derin ve Gaye onunla dalga geçmişti. Bense Tevfik'i anladığımdan hatta utanmasam aynı saçmalıkları kendimin yapıcağımı bildiğimden kaynaklı olarak onu savunmuştum. Gökhan silik silik de olsa tebessüm etsede bunada şükürdü...
Şu son dört yıla dönüp baktığımda o kadarda kötü değildi fakat insanın sevdiği işi yapmasıda bir ayrıydı...
Tevfik "oh be gınalı guzuma kavuştum sonunda" derken kimliğini öpmüştü. Umut "abartma abartma" derkende gülüyordu. Gökhan "gınalı guzu tabi ya" derken Tevfik'le o da dalga geçiyordu. Ben onlara gülerken hiç duymak istemediğim bir sesi duymuştum. Üstelik karakoldayken duymuştum ki şuan bu binadaki herkesinde duyduğundan emindim. Fakat bu ses her yerdeydi, karakolda ve karakolun dışında da aynı ses yankılanıyor ve giderek çoğalıyordu. Çığlık sesleri. Çığlık sesleri heryerdeydi...
Şaşkınlıkla etrafa bakınırken ne olduğunu hiçbirimiz anlayamamıştık. 'Yardım edin' diyordu birileri. 'Kuduz' diye bağıran seslerde duyuluyordu. Tiz çığlıklar kulak tırmalıyordu. Gökhan ve Tevfik koridora doğru giderken ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Hızla pencereye ilerleyerek dışarda neler olduğuna bakmıştım. Derin'de benimle bakarken ürkekçe kolumu tutmuştu. "Gökhan durun! Kapıları kapatın!" Yüksek sesle bağırmıştım. Gökhan bana döndüğünde Tevfik'de olduğu yerde, kapının eşiğinde durmuştu. Ne dediğimi sorgularlarken içeriye birisi girmişti. Üstelik bu kişi değişik gözüküyordu. Yürürken sendeliyordu. Cildi buruşuk, göz bebekleri kocaman ve gözleri kıpkırmızıydı. Kamburu fazlasıyla vardı. Konuşmuyor ve burnu tıkanmış gibi ya da horlar gibi hırıltılar çıkarıyordu. Görüntü kirliliği yapması hiç hoş değildi. Kapının dışında ona benzeyen 2 insan da koridorun sonundan buraya doğru geliyordu. Gökhan'ın üzerine atılan değişik insan onu ısırmaya çalışıyordu. Gökhan "bıraksana lan!" Gibi cümleler savururken onun hiç umrundaymış gibi durmuyordu...
Umut, kıyafetinin sırt kısmından onu tutarak Gökhan'dan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Fakat başarılı olduğu söylenemezdi. Derin'e kal gelmiş gibi, duruşunu hiç bozmuyordu. Hızla Derin'in kolumu tutan elinden kurtularak toplantı masasındaki sandalyelerden biriyle değişik insana vurmuştum. Sendelediğinde bana dönmüş ve bu sefer benim üzerime koşmuştu. Sandalyenin ayaklarıyla onu zorlanarak iterken "ittirmeme yardım etsenize" demiştim. Tevfik yanıma gelip o şeyi odadan çıkarmama yardım etmişti. Kapıdan girmek üzere olan 2 insanı da birkaç metre ittirerek kapıyı hızla kapatmıştım. Gökhan "noluyo ya?" Diyerek ortaya bi soru atmıştı. "Bilmiyorum ama dışarda da durum aynı." Dediğimde dışarıyı görmeleri için pencerenin önünden çıkmıştım. Hiç iyi şeyler olmuyordu. Tarih tekerrür ediyordu. Tek fark tekerrür edilen tarihteki olay çok daha büyüktü...
Gaye "buraya baksanıza bi', canlı yayında genelkurmay başkanı ve sağlık bakanı var." Demişti. Karakolun geniş toplantı odasındaydık. Bir bilgesayardan açtığı görüntüleri izlerken hepimizin içinin ürperdiği kesindi. "Dünya'da görülmemiş bir virüsle karşı karşıyayız. Tedavisi bulunamamış bir virüs. İlk olarak aylar önce Lila Sarmaşık ve Onur Pelikan'ın başrollerini paylaştığı film olan 'Aşk Ve Cesaret' in galası sonrası çıkan kavgada görülen bu virüs, askerlerimiz ve polislerimiz sayesinde bir şekilde güvence altına alınmıştı. Labaratuvarlarımızda tedavisinin bulunması için deneyler sürerken talihsizlik sonucunda virüs tekrar gündem oldu. Şehrin her bir yanına yayılan virüsten korunmanın tek yolu kapalı bir alanda temastan kaçınarak kurtulmayı beklemektir. Belirti olarak 'bayılmanın ardından göz bebeklerinin büyümesi, göz çevresinde kızarıklık, yürüyüş bozukluğu ve ciltdeki çürüklükler dışında belirti fark etmedik' Hava yoluyla bulaşmayan bu virüs ancak ısırık ya da çizikle bulaşıyor, kanın karışmasıyla geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakanlanmış oluyorsunuz... Sözü Genelkurmay başkanımıza devrediyorum." Genelkurmay başkanı boğazını temizlediğinde söze girdi. "Bu virüse sahip vatandaşlarımızın tedavi gördüğü binada görevli bir hemşirenin dikkatsizliği yüzünden deli diye adlandırdığımız virüslü kişilerden biri kaçarak, hemşirede dahil birçok kişiyi ısırarak virüsün yayılmasına sebep oldu. Bu malesef kontrol edilmesi çok zor hatta imkansız bir virüs. Elektro şok aletleri bile sadece bir kaç dakika etkisiz hale getirebiliyor. Vücudunun herhangi bir bölmesine denk gelen kurşun onlara acı bile vermiyor. Eğer bir deliyle karşı karşıya kalırsanız kurtulma şansınız sıfıra yakın ama beyinlerinin parçalanması durumunda etkisiz hale getirilebileceğini düşünüyoruz. Dikkatli olun ve güvenli bir ortamdaysanız orayı terk etmeyin. Biz kurtarma ekiplerini göndereceğiz. Türk silahlı kuvvetleri başkanı olarak polislerimize bir şey söylemek istiyorum 'polis olabilirsiniz ama önce kendi sağlığınız! Bu durum terörle mücadeleden çok daha farklı. Aklınız varsa kendi hayatınızı riske atmayın. Bu bir emirdir!" dediğinde canlı yayın sona ermişti. Resmen işten tekrar atılmış sayılırdık. Durum o kadar kötüydü ki, çok fenaydı...
İşimizi geri kazanmıştık, nerdeyse beş yıla yakın bir süre geçmişti. İçimdeki kötü his kendini belli etmişti. Bu yeni delilerin virüsü ne Veba'ya benziyordu ne de Corona'ya. Bu apayrı bir virüstü. Tedavisi olmayan ve oldukça acı verici bir virüs. Belki de dünyanın sonuydu, kim bilirdi?
Varlıklı bir ailenin tek çocuğuydum. Yediğim önümde yemediģim arkamda rahat bir şekilde büyümüştüm. Aile sevgisi? Ne gerektiği kadardı ne de daha fazla. Ama bir şekilde hedef koymuştum kendime, hedefimide gerçekleştirmiş ve kendi ayakları üzerinde durabilen bi kıza dönüşmüştüm. Sert yapım, dik başlılığım tam polislik mesleği için yaratılmış gibiydim. Sonra Babam olan Haluk Sarmaşık'ın yediği haltlar yüzünden yeni bir başlangıç yaparak oyunculuk işinde geçimimi sağlamıştım. Sonra kendi tercihlerimle kelimeleri büyük büyük yazarak o defteri bitirmiştim. Her başlangıçın bir sonu vardı. Her sonunsa yeni bir başlangıcı. Her insan değişirdi. Huy olarak, davranış olarak ya da fiziksel olarak değişirdi. Bir mekana sabah saatlerinde gittiğinizde ve akşam saatleri arasında gittiğinizde gördüğünüz manzara aynı değildi. O bile değişirdi. Değişmeyen tek şey Güneş'in aynı yerden doğup aynı yerden batıyor olmasıydı...
Deli virüsü benim ve bu dünya üzerindeki her bir canlı için yeni bir başlangıç demekti. Kimileri için bu başlamadan bitsede en azından bu oda içerisinde bulunan endişeli Tevfik, gözyaşlarına engel olamayan Derin, korkusunu gizlemeye çalışan Gaye, her hareketinde Gaye'yi koruma altına alıcak olan Umut, Durgunlaşan Gökhan ve ben, korkak Lila Sarmaşık için yeni bir başlangıç demekti. Unutmamamız gereken tek şey ise bu başlangıcında mutlu ya da mutsuz bir sonu olucağıydı...
~Bölümde geçen şarkılar~
Kolpa- Ölünmüyor Mutsuzluktan
Teoman- Bana Öyle Bakma
Eylem Aktaş- Fikrimin İnce Gülü
Selam sevgili okurlarım:) Yeni bir kurguyla karşınızdayım. Bu kurgu alışıla gelmiş kurgulardan epey farklı. Ki benimde yazmaya alışık olduğum bi tür değil ama beraber yazamayacağımız bir kurguda değil:)
Bölüm hakkında ve karakterler hakkında düşüncelerinizi yazarsanız bana yardımcı olmuş olursunuz.
İlk bir kaç bölüm kurguda hatalar olabilir. Ya da konudan konuya geçişlerde kopmalar olabilir lütfen takılmayın. Yazım hatalarınıda lütfen görmezden gelin.
Son olarak yeni yıl dileği olarakda bir şey söylemek istiyorum. Okurumuzun sayısının, kitabın değerinin arttığı, ilhamlarımızın hiç kesilmediği bir yıl diliyorum hepimizin mutlu olduğu bir yıl dileğiyle bir sonraki bölümde görüşmek üzere.