İçeriğe geç

Değişim

Bölüm 7 · 44 dk okuma

Değişim

Bölüm 7

Kan Ve Su

Gökhan yerden aldığı telsize bir şey söylemeye hazırlanırken gözlerini gözlerimden çekmiyordu. "Mine senin vericeğin fikrin ben..." dediğinde hiçbir şey anlamadım. Telsizden önce cazırtılı bir ses geldikten sonra Mine'nin heycanlı sesi duyuldu. "Abi, ne! Lila'yı öptün mü? Yuh!" dedi. Mine X'i bildiği halde Gökhan'a beni öpmesinimi söylemişti? Bir kız hemcinsine nasıl yapardı bunu?

Mine'nin sesine Gaye cevap vermişti. "Gökhan yaptın mı bunu gerçekten? İnanamıyorum!" Onun da sesi heycanlı gelmişti. Kimse niye X'i düşünmüyordu! Araya Umut'un sesi karışmıştı, "Gökhan hayırlı olsun karşim!" Asıl olanlara ben inanamıyordum. "Lan Umut kız kitlendi, sadece yüzüme bakıyor!" dedi Gökhan. Ne söylememi bekliyordu? Ne yapmamı bekliyordu? X'e ihanet etmemi mi?

"He bir de Lila'nın yanındasın! Geri zekâlı, koy şu telsizi bir kenara! Kızla ilgilen!" dedi Mine. "Mine eve gelince seni mahvediceğim kardeşim." dedikten sonra telsizi kapatıp kenara koyan Gökhan yanıma geldi...

"Lila ben seni çok seviyorum." dedi. Dan diye de söylemişti gerçekten. Sahi ben neye şaşırıyorduysam, dan diye öpen biriydi çünkü kendisi. "A- ama X?" dedim 'o ne olucak?' der gibi. "X?" dedi sorar gibi. "X, bilinmeyen kadın eleman. Hani şu sevdiğin, özlediğin, güvendiğin kadın." dedim kaşlarımı kaldırarak. "Sensin!" dedi. "X de sensin, özlediğim de, sevdiğim de, güvendiğim de, aşık olduğum kadın da sensin." Şaşkın ve de mutluydum. "Lila benim kaybedicek bir saniyem bile yok artık. Eskiden polisliğe geri dönmeye çalışıyorduk, oyuncuyken mutsuzdun. Polisliğe döner dönmez açılıcaktım sana ama salgın izin vermedi! Erteledim... Mine'yle defalarca konuştum, Umut'la, Tevfik'le, Gaye'yle bile defalarca konuştum. Herkes biliyor bi' sen göremedin beni..." dedi, ellerimi elleri arasına aldı. "Lila ölmek üzereydin! Daha fazla dayanamadım senleyken sensiz olmaya..." dedi. Gözlerimin içine bakıyordu. Ne diyebilirdim ki bu sözlere? Bende dayanamıyordum onunlayken onsuz olmaya. Ellerini bıraktım. "Lila bunu bize yapma! Çok güzel olabiliriz! Lütf-" derken sözünü kestim. "Sus geri zekâlı!" Kollarımı boynuna dolayıp parmak ucuma yükseldiğimde öptüm onu. Ellerini belime doladı. Şimdi o benim öpücüğüme karşılık verdi. Daha erken gelseydi, daha erken kavuşurduk diye düşünmeden edemedim. Onun başkasını sevdiğini düşünmemi istemesini kesinlikle anlamasamda yinede sonuç mutlu sondu...

Yanaklarıma sıcaklığın uğramasıyla kızardığımı anlamam çok sürmedi. Utandığıma inanamıyordum ama, utanıyordum. Elleri belimi iyice sararken nefes almak için aynı anda geri çekildik. Beni kızarmış suratımla görmemesi için kafamı göğsüne yaslayarak ona sarıldım. Anlamış gibi burnundan güldüğünde, "napıyorsun?" diye sordu. "Kızardım!" dedim. "Bana bakmayacak mısın?" dedi. Güldüğünü anlayabiliyordum. "I-ıh" dedim. "Lila bana bak güzelim." dedi. Bana ettiği ilk iltifat olarak 'güzelim' i kabul ediyordum. Fakat şu an hiç de güzel değildim. Kuruyan kanlar ve kızarmış yanaklarımla hiç güzel değildim. "Ay hayır, niye böyle oldu? Kızarmamalıydım." diye kendime söylenirken Gökhan'ın haraket eden göğsünden güldüğünü anlayabiliyordum. "Gülme!" dedim. Hâlâ gülüyordu. "O zaman yüzüme bak!" dedi. "Bakmayacağım!" dedikten sonra yüzüne bakmadan ondan uzaklaşarak tuvaleti aramak için küçük koridora girdim. Arkamdan gülerek "Lila kaçmanı gerektiricek bir şey yok, ben seni ne kılıklarda gördüm!" diye seslenmişti. Doğru söylüyordu...

Yüzümde salak gülümsemeyle bir odanın kapısını açtığımda küçük bir çığlık attım. Zira bir tane hastalıklı insan benide kendisine benzetmeye çalışıyordu. Isırmak suretiyle üzerime atlamıştı. Karnına bir tekme attığımda kendimden uzaklaştırabilmiştim. Belimden çakımı çıkarıp yeniden üzerime gelen Deli'nin kafasına sapladım. Gökhan'ın "Lila?" diye seslenen sesini duydum. Deli'nin yere düşmesiyle odaya Gökhan'ın girmesi bir olmuştu. Yanıma geldiğinde "iyi misin?" diye sordu. Telaşlı gözüküyordu. "İyiyim iyiyim, beklemiyordum sadece." dedim. Uzanıp yanağıma bir öpücük kondurmuştu. Kızarmam geçsede her an kızarabilirdim. Zira Gökhan'ın bana temas etmesi durumunda içim kıpır kıpır oluyor ve kan yanaklarıma doluyordu...

Ne yazık ki girdiğim bu odanın tuvaletle uzaktan yakından benzerliği yoktu. Duvardaki geyik kafası gerçek değildi fakat gerçek gibiydi, yatak, tahtadan yapılan ama hoş duran bir yataktı. Bu yatak odası tam ormandaki bir eve benziyordu ve zaten ormandaydı. "Ormanda yaşayan bir insanın Deli'lerle karşılaşacağını sanmıyorum." dedim. Üstelik baktığımda yaşlı adamın üzerinde herhangi bir ısırık görülmüyordu. Hatta ısırık izinden ziyade bir kan damlası bile yoktu. Tabi benim çakımın izleri hariç. "Bu şey sadece ısırık izi ya da çizikle bulaşmıyor demek ki..." dedi Gökhan. "Ne ile bulaşıyo bilmiyorum ama gerçekten can sıkıcı olmaya başladı." dedim. "Öyle ama ben yinede şu an dünyanın en mutlu adamıyım. Sayende..." dediğinde gözlerimin en içine bakıyordu. Dudaklarım yukarı doğru kıvrılırken afalladım. Gökhan'ın normalde bu kadar romantik biri olduğunu bilmiyordum. Ne söyleyeceğimi bilemediğimde konuyu değiştirdim. "B-ben tuvaleti arıyordum en son..." dedikten sonra arkamı dönerek odadan çıktım. Bu adam kesinlikle dengemi bozuyordu...

Nihayetinde tuvaleti bulabilmiş, yüzümdeki kurumuş kanlardan kurtulmuştum. Dağılan saçlarıma ellerimle şekil vermeye çalışsamda sonuçta pek bir değişiklik olmamıştı. Küçük aynada fark ettiğim yüzümdeki aptal gülümsemeye engel olamıyordum. Gökhan'ı düşündüğüm sürece de engel olabileceğimi sanmıyordum.

Fazla oyalanmadan, aptal gülümsememe de engel olmaya çalışarak küçük, her şeyiyle tahtadan oluşan salona doğru yol aldım. Koridorlar birbirinden dar, birbirinden kısaydı. Şirin bir yerdi aslında, tabii buraya geliş sebebimiz pek öyle değil. Bazı tahtaların üzerinde yürürken gıcırdıyordu ama yinede üstünün kapalı olması güven veriyordu. Zaten bunun pek bir önemi yoktu çünkü kendi evimde olmadığım müddetçe bana her yer aynı geliyordu. Kötü... neyse ki yanımda Gökhan vardı...

Gökhan'da kurumuş hastalıklı kanlardan kurtulmak için lavaboya gitmişti.

An'ın heyecanına kapılarak pek tabii şaşkınlık da diyebiliriz, yere attığım, düşürdüğüm telsizi, Gökhan, yine tahtadan yapılmış sehpanın üzerine kaldırmıştı. Telsizin tuşuna basarak konuştum. "Gaye, iyi mi herkes?" dedim. Çok geçmeden cazırtılı sesin ardından Barış'ın sesi duyuldu. "Lila, Barış ben. Her şey yolunda. Deli'lerle uğraşırken Gaye telsizi düşürdüde, ben buldum şimdi." dedi. İyi bulmuşlardı. "Tamamdır, siz poşetleri alıp dönün eve. Biz Selim'lerle ayrılmak zorunda kaldık. Şimdi bi kulübede Gökhan'la sıkıştık, dışarısı Deli kaynıyor. Etraf sakinleyince çıkabiliriz buradan." dedim. Gaye'lerin yanına dönmüş olmalıydı. "Lila iyi misiniz? Gelelim yardıma!" dedi Gaye, hemen telaş etmişti. "Riskli Gaye! Birkaç saate dağılırlar belki, çok kalabalıklar. Merak etmeyin bizi, haberleşiriz zaten." dedikten sonra kısa bir es verip devam ettim. "Umarım Ece ve Selim sağ sağlim eve dönerler!" dedim. "Dönüceklerdir! İnan!" dedi Umut. "İnşallah." dedim ve telsiz konuşması burada sonlandı...

Gayeler'in iyi olmasına seviniyordum fakat Ece'leri düşünmeden edemiyordum. İkiside güçlü çocuklardı, dirayetliydi. Ama çocuklardı işte... çocuk. Acaba şimdi ne yapıyorlardı? Belkide çoktan ölmüşlerdi. Kız bi dur, ne ölmesi? Selim Ece'nin ölmesine izin vermez. Sırf Ece'yi yaşatmak için yaşar o deli çocuk. Sarmaşık ilk kez doğru konuşuyordu... Ece pes etse Selim pes etmezdi. İkisinede kısa zamanda çok alışmıştım. İkiside yaşamalı, Selim şaka yapmalı ve Ece somurtuyor gibi gözüksede, gizliden gizliye gülmeliydi...

Acaba şuan ne durumdalardı? Ölmüşler miydi? Yoksa bir yere sığınmış, eve dönmek için doğru zamanı mı bekliyorlardı?

Ece Yıldız'ın Anlatımıyla Lila'lardan Ayrıldıktan Sonra

Peşimizde bir sürü deli vardı... Biz, daha önce hiç görmediğimiz, yanından bile geçmediğimiz, bilmediğimiz bir ormanda bilinmezliğe doğru koşuyorduk. Arada çok yaklaşan Deli'leri öldürüp yeniden koşmaya devam ediyorduk. Ve böyle böyle birçok Deli'yi katletmiştik. Sayılarında gözle görülür bir azalma vardı fakat hâlâ 2 kişi için fazla kalabalıklardı.

Lila abla ve Gökhan abiyle yollarımız ayrı düşmüştü. Umarım ikiside iyiydi. Biz tam olarak mükemmel olmasakta, iyi olmaya çalışıyor, her şeye rağmen hayatta kalmak için uğraşıyorduk. "İyi misin?" diye soran Selim'e 1-2 saniye baktığımda bir Deli'yle boğuştuğunu gördüm. "Asıl sen iyi misin?" diye sorduğumda yedek çakımı sağ elime alarak Deli'ye fırlattım. Çakı tam kafasına denk geldiğinde Selim bir bana baktı bir çakıya, sonra "ya bana gelseydi manyak mısın kızım sen?" dedi. Bu çocuk kesinlikle nankördü. "Gelmedi işte sana! Uzatmada çakımı at!" dediğimde çakımı alıp alttan bombeli bir şekilde bana attı. Çakımı havada yakaladıktan sonra belime yerleştirip bana gelen Deli'yi etkisiz hale getirdim. "Eyvallah." dedi kısık bir sesle. Sanırım teşekkür ediyordu. Gülümsediğimde koşmaya devam ettik...

Durup savaşmak kolları mahvediyordu. Koşarken ağrı eşit ayrılıyor gibiydi. Deli'ler bayağı geride kalmıştı. Bu bize dinlenmek için vakit kazandırıyordu ama durmak için yeterince yorulmamıştık. Bir an önce geçici evimize dönmeliydik. Telsizimiz yoktu ve diğerlerine haber veremiyor, onlardan da haber alamıyorduk. Bizi merak ederlerdi, tıpkı bizim onları bu durumda bile merak ettiğimiz gibi. Hepsi çok iyi insanlardı. Dünyanın sahip çıkmadığı çocuklara sahip çıkabilen insanlardı...

Hava kararmaya başlamıştı ve ormanın derinliklerinden sesler geliyordu. Rüzgarda ağaçların dalları birbirine çarpıyor, yapraklar hışırtılı sesler çıkarıyordu. Mart ayına göre biraz serin olan bugün, beni biraz ürkütüyordu. Deli'ler yetmezmiş gibi ya bir de vahşi hayvan çıksaydı karşımıza? Ayı? Ayı falan yoktur inşallah buralarda! Yoktur değil mi? "Selim?" dedim. "Efendim?" dedi. "Ayı yoktur değil mi burada?" diye sordum. Sonuçta ayı ormanda yaşardı ve bizde hiç bilmediğimiz bir ormanın derinliklerine doğru koşuyorduk. Burnundan güldüğünde "Bilmem, vardır herhalde." dedi. Deli'lerle aramızdaki mesafeye güvenerek biraz yavaşlamıştık. "Ya çıkarsa karşımıza?" diye sordum, tedirgin bir şekilde. "Seni önüne atıp kaçarım herhalde." dedi, düşünür gibi. Hızla ona döndüğümde "çok ayıp Selim! Ben seni Deli'lerin önüne atıyor muyum hiç?" dedim. Küçük histerik bir kahkaha attı. "Atamazsın ki!" dedi. Hâlâ gülüyordu. Önceden nasıl bu şeyden hoşlandığımı sorguluyordum. Sonraysa bu şeyin yeşil gözleri bana "düşünmene gerek var mı?" diyordu. Yoktu, ama benimle konuşurken seçtiği cümleler beni gıcık ediyordu... gıcık.

"Nasıl geri döneceğiz?" diye sordum, hiçbir şey olmamış gibi. Peşimizdeki Deli'ler artık görünmeyecek kadar geride kalmıştı. Lakin geniş alarak dönmeliydik çünkü Deli'lerin direk üstüne gitmek aptallık olurdu, ya da ölmeye yürümek. "Gökhan abiler bu tarafa doğru gidiyorlardı," dedi, sağ tarafı eliyle işaret ederek. "biz terse doğru geldik. Ya sola dönüp Deli'leri atlatıp, benzinliğe gideceğiz ya da sağa dönerek Gökhan abileri arayacağız?" dedi, sorar gibi. "Gökhan abiye eve döneceğimizi söylemiştin?" dedim. "Doğru da, ya yardıma ihtiyaçları varsa?" dedi. "O zaman şöyle yapalım... onların gittikleri yere doğru gidelim, eğer yoklarsa eve döneriz. Zaten sola doğru ya da sağa doğru gitmemizin bir manası yok, iki türlüde yol çok uzuyor." dedim. Başıyla onayladı. "Acele edelim, hava kararıyor!" dedi. Ben karanlıktan korkardım ki. Uyumadan önceleri pek sorun olmuyordu ama uyanıkken karanlıkta kalmak korkunçtu. Hele ki ormandaysam ve hava kararmışsa bu 2x korkunçtu. "Acele edelim... acele." dedim. İkimizde hızlandığımızda yönümüzü sağa çevirmiştik...

Yağmur yaklaşık 20 dakikadır yağıyordu ve sırılsıklam olmuştuk. İyi tarafından bakacak olsaydık, yüzümüze sıçrayan kanlar, olduğu gibi akıp gidiyordu. Fakat kötü tarafıysa, toprak ıslandıkça ayaklarımız kaymaya başlamıştı. Ayrıca kan kadar kötü olmasada her yerimiz çamura bulanmıştı. "Çıkmayalım dedik, dedik de kime dedik? Boşa mı konuşuyorum burda?" diye söylenirken Selim'de haliyle duymuştu isyanımı. "Seni zorladığımızı hatırlamıyorum... ayrıca fenada olmadı bence, aksiyon oldu fena mı?" dedi. Aksiyon anlayışına sıçmak istiyordum. "Fena oldu, şu halimize bak!" dedim. "Söylenme söylenme, hadi devam." dedi. Of kere ofdu gerçekten. Her şey de beni bulurdu zaten, çünkü bu hayatda, böyle bir durumda ağacın köküne takılıp yere kapaklanan bir geri zekâlı ben vardım. "Ahh" gibi acılı bir ses yükseldi boğazımdan. "Köküne dee, ağacına daa, çamuruna daa, Deli'sine dee, yangınına daa başlıycam hee!" dediğimde Selim yanıma çömeldi. "Sakin, iyi misin?" dedi. Her an gülebilirmiş gibi bir hali vardı. Eğer gülmeyi göze alıyorsa zombimsi varlıklara yem olmayada hazır olmalıydı. Çünkü neden olmasındı? "İyi gibi mi gözüküyorum ordan!" dedim sinirle. Ve çamurlu ellerimi, dizlerimi göstererek. "Güzel gözüküyorsun burdan." dedi. Bu çocuk dengesiz miydi yoksa yavşak mı? Belki de dengesiz bir yavşaktı? Olabilirdi. Yine de gülümsedim. Elimden tutup kaldırdı. "Bir an önce eve dönmek istiyorum! Çok yoruldum ve sıkıldım!" dedim hâlâ sinirliydim. "Hava da kararıyor zaten!" diye de ekledim. Sesim titrek çıkmıştı. Üstelik dizim acıyordu. Çünkü düşmem yetmiyor gibi bir de dizimi parçalamıştım. Ellerimi bluzuma sürerek temizlediğimde Selim, "battı balık yan gider, diyorsun." dediğinde gülümsüyordu. "Aynen öyle diyorum, ya da daha ne kadar batabiliriz..." biraz daha güldü. Bende güldüm. Yeniden yola devam ettiğimizde koşmakta zorlanmıştım çünkü dizim düşündüğümden daha çok acıyordu. Haliyle hızımda düşüş yaşanmıştı. Yapacak bir şey yoktu...

Öldürmeyen acı güçlendirir diyorlardı ya hani? Heh, işte o tamamen yalandı. Öldürmeyen acının güçlendirdiği falan yoktu, aksine sizi olduğunuz yerden birkaç adım geriye atardı...

"Uff!" gibi acılı bir ses yükseldiğinde, dizimin acısına daha fazla dayanamayacağımı fark ettim ve durdum. Olduğum yerde yırtılan pantolonumdan dizimi görmeye çalıştım. "İyi misin?" diye sordu Selim. İyi falan değildim. Her yerim çamur içinde, dizim parçalanmış ve kanarken ne kadar iyi olabilirdim ki?! "Biraz duralım çünkü ben daha fazla koşamayacağım. Dizim çok kötü olmuş." dedim. "Duralım da, hava 5-10 dakikaya kararır. Biraz daha dayanamaz mısın? Belki kulübe falan bulabiliriz. Gece Deli'lerle savaşmak daha zor olur." dedi. Doğru söylüyordu. Gece, göz gözü görmezken ne güvenli bir yer bulabilirdik ne de kendimizi koruyabilirdik. "Dayanmaktan başka şansım yok galiba... hadi devam edelim." dedim. Dizim sızlarken karnımada ağrı girmişti. Stresten olmalıydı ama bir bu eksikdi cidden. Deli'ler yüzünden ölmeyeceksem de, bu ağrılar beni öldürecekti herhalde...

"Kaç kilosun sen?!" diye soran Selim'e soran gözlerle baktım. Başka bir şey şöylemeyeceğini anladığımda, "sence?" diye sordum. Bir kıza kilosunun sorulmayacağını öğrenememişmiydi cidden. "55 varsın herhalde..." dedi düşünür gibi. "Çüş! 53 kiloyum ben!" dedim. Dudaklarının kıvrılmasına anlam veremesemde, o bambaşka bir şey diyerek konuyu kapattı. "Sırtıma alıyım seni, daha fazla eziyet çekme!" dedi. Ne münasebetti. "Gerek yok. Yürüyorum en azından." dedim. "Ece, böyle hem yavaşlıyoruz hem de canın yanıyo. İnat etme işte... tamam böylede yavaş gideriz ama en azından canın yanmaz." dedi. "Ya Deli'lerle karşılaşırsak?" diye sordum. "O zaman yere inersin..." dedi. "Nasıl çıkıcam sırtına?" diye sordum. Zafer kazanmış gibi gülerken, önümde arkasını dönüp çömeldi. Çok zorlanmadan sırtında kendime yer buldum. Bacaklarımı onun beline sararken, kollarımıda boynuna dolamıştım. O ise kollarını bacaklarıma sarmıştı. "Gözlerini dört aç, Deli varsa söylersin. Ayrıca güvenli bir yerde arayalım ne biliyim ağaç gövdesi olur, kulübe olur, kaçırmayalım gözümüzden!" dedi yürürken. "Teşekkür ederim Selim." dedim. Onun yerinde başkası olsa bırakıp gidebilirdi. "Önemli değil güçlü kız. Güçlü kızlarda yaralanabilir..." dediğinde gülümsedim. Ben güçlü falan değildim fakat Selim inatla bana güçlü kız diyordu. Güçlü kızlar yaralanırdı elbet ama kendisini yeşil gözlü, kısa kıvırcık saçlı, uzun boylu yakışıklı bir erkeğe taşıtmazdı. "Güçlü kızlar, kendilerini yeşil gözlü yakışıklı erkeklere taşıtmazlar bence." dedim. "Farkındaysan alenen yakışıklı olduğumu kabul ettin ve arttırıyorum, bana söyledin!" dedi. "Hiçbir zaman yaşıklı olduğunun aksini söylemedim!" dedim. "Söyleyemezsin zaten!" dedi. Söylerdim ama... müslüman olduğum için Allah'dan korkardım. Çünkü muhtemelen yalan söylediğim için beni çarpardı. "Söylemem zaten!" dediğimde bunun böyle uzayıp gideceğini düşünmüştüm. "Düşünce kafanı falan vurmadın değil mi sen?" diyen Selim'in omuzuna vurdum. "Şimdi sana bir vuracağım!" dediğimde histerik bir kahkaha attı. "Bak atarım aşağı hee!" dedi. Atmasındı. Beni de bırakıp gitmesindi. "Selim, vazgeçtim. Hı hı! Sen yakışıklı falan değilsin. Alt tarafı; yapraklardan yeşil gözlerin, kumral kıvırcık saçların, dalyan gibi uzun boyun, bacaklarımı karnına sardığımda hissettiğim ancak henüz gözlerimle görmediğim karın kasların falan var. N'olmuş yani, saydıklarıma sahip olunca kendini yakışıklı mı sandın?!" Allah'ım biri beni hemen sustursundu. Hatta ağzımı diksinlerdi de bende bir daha konuşmasaydım... "yoo, bence de yakışıklı falan değilim ben, evet! Ne olmuş yani, yapraktan yeşil gözlerim, upuzun boyum, ve 6 tane karın kasım varsa? Çok mu Yakışıklıyım şimdi ben?!" dediğinde, tam da Allah'ın belamı vermesi gerektiği yerdeydik. Çünkü zamansız gelen sıçtığım refleksim yüzünden "evet çok yakışıklısın!" demiştim. Selim atabildiği en uzun kahkahayı atarken rezilliğimle beni başbaşa bırakmasını istemiştim. Bence beni burada bırakıp, sakat ve salak beni Deli'lere yem edip kendisini kurtarmalıydı...

Konuyu orada kapattıktan sonra bir daha konuşmamıştık. Ta ki arkamızda Deli'ler gözükene kadar. "Beni indirmen gereken yerdeyiz!" dediğimde, sesimin tedirginliğinden anlamıştı olan ve biteni. Çünkü olan Deli'lerin gelişi, biten ise benim rahat ve konforlu yolculuğumdu. Dizimdeki sızı yere inmemle gün yüzüne çıkmış, acısı yüzüme yansımıştı. Arkamıza baktığında daha öncekiler kadar kalabalık olmayan ama sayıca bizden üstün olan Deli'leri o da görmüştü. Normalde durup savaşmamız gerekirdi fakat benim dizim bu haldeyken birbirimizi gözetmeyi bırak kendimi bile gözetemezdim. Fakat Gökhan abilere birbirimizi koruyacağımızı söyleyerek ekstra bir sorumluluk almıştık. Hava kararmıştı ve biz eve dönmeyi geçmiş, ormandan bile çıkamamıştık. Eğer Lila ablalar eve döndüyse ve biz onlardan sonra eve varacaksak Gökhan abi bize kelepçe takacağını söylemişti. Umarım onlardan önce eve dönebilirdik...

Selim, Selim ve benim klasiğimiz olan o haraketi yaptı ve kolumdan tutarak sürüklemek suretiyle koşmaya başladı. Erkekliğin %90'ı kaçmak olabilirdi fakat yanında adının anlamı kraliçe olan bir kızı sürüklemek hangi erkekliğe sığardı? Çüş kere çüşlük bir haraketti ve bu haraketi şimdilik içimden kınıyordum. Daha sonra dışımdan da kınayarak kavga çıkaracaktım...

Çoğu zaman koşmayan Deli'ler, ben sakatlanınca mı koşmaya karar vermişlerdi? Gelince hepsi üstüste geliyordu. "Tam olarak nereye koşuyoruz? Bir planın var mı?!" diye sordum. Zira ölüceksek ölmeliydik, en acısız ölüm durup teslim olmaktı. "Biraz susup bana yardımcı olmak istemez misin?!" diye soran Selim'e "durup savaşalım işte, bu karanlıkta neyi görmeyi bekliyorsun?" diyerek cevap verdim. Niye susmayı isterdi ki bir insan?! "Bu gece ölmeyeceksin! Çıkar onu aklından." dedi. Fakat bilmiyordu ki... ben İstanbul'da çoktan ölmüştüm. "Sen bu yaşama işini çok abartıyorsun Selim... ölmek çok daha güzel bir his." dedim. "Öldüğümde güzel mi değil mi anlarım. Ama maalesef bu gece bende ölmeyeceğim güzel kız. E ben ölmediğim için seninde ölmene izin vermeyeceğim!" dedi. "Ben öldürücem şimdi seni! Sen ölmüyorsan ölme, bana niye karışıyorsun?!" diyerek küçük bir sitemde bulundum. Susmayı tercih ettiğinde devam ettim. "Elimden tut bari, canımı yakıyorsun!" dedim, hatta carladım. Eline baktığında sanki nasıl tuttuğunu fark etmemiş gibiydi. Kolumu bırakıp elimi tuttuğunda daha hızlı koşmaya başladık. Artık arkasında değil yanında koşuyordum. Ormandaki çalılar yüzümüze ve açık olan tenimize izlerini bırakırken biz asla durmuyorduk. Sadece koşuyor ve bu karanlıkta güvenli bir yer bulmaya çalışıyorduk...

Yaklaşık 20 dakikadır koştuğumuzu varsayarsam ikimizde oldukça yorulmuştuk. Deli'ler bize oldukça yakınlardı ve bizim ne savaşacak gücümüz ne de sığınacak limanımız vardı. Ölsemiydik acaba? Selim inadı bıraksa mıydı? Zira böyle kendimize işkence çektiriyor gibiydik. "Ölmeyeceğimizi söylemiştim! İşte bu be, bu!" diyen Selim'in nereye baktığına bakıyor yinede hiçbir şey göremiyordum. Yaklaşık 10 saniyede kurtuluşumuzun yanına gelmiştik ve ben ancak o zaman Selim'in 'işte bu' diyerek sevindiği şeyi anlayabilmiştim. Tam karşımda kocaman bir ağaç ev, önünde ise yere değmeyen, ağaç evden aşağı doğru sarkıtılmış bir merdiven vardı...

Arkayı kontrol ettiğimde Deli'lerin çok yaklaştığını gördüm. "İlk sen çık!" dedi Selim. Sözünü ikiletmeden merdiveni tırmanmaya başladım. Tartışacak vaktimiz yoktu. Merdivenin 4.basamağına geldiğimde o Deli'lerle savaşmaya başlamıştı. Bu merdiven neden bu kadar çok sallanıyordu? Selim bir Deli'nin boynuna çakısını saplarken 7.basamağa ulaşmıştım. 16.basamaktan sonra ağaç eve ulaştım ve "Selim çık!" dediğimde son Deli'yi öldürüp diğerlerinin üzerine yıktı, 5 Deli birbirine takılıp yere yığıldı. Arkasında 1 metrelik alan açıldığında hızla merdivenlere tırmanmaya başladı. Ne kadar hızlı tırmandığına inanamazken çoktan 6.basamağa ulaşmıştı. Fakat bir sorun vardı. 1 metrelik boşluğu dolduran Deli'ler merdivene çullanmışlardı. Merdiven bende olduğundan çok daha fazla sallanırken Selim ağzından bir küfür kaçırdı. Eğer Deli'ler merdiveni biraz daha çekiştirirlerse merdiven kopacaktı. Zar zor 8.basamağa ulaştığında Deli'lerin hepsi aşağıda merdivene üşüşmüşlerdi, benim bir şey yapmam lazımdı. Belimden çakımı çıkartıp nişancılığıma güvenerek merdiveni en çok aşağı çeken Deli'ye fırlattım. Deli yere yığılırken yanındaki 2 Deli'yide yere düşürmüştü. Merdiven biraz hafiflediğinde Selim 3 basamak daha çıkmıştı. Çok geçmeden Deli'ler yerdeki Deli'lerin üzerine basarak merdiveni yine aşağı çekmeye başladı. Aşağı indiğimizde ölmüş Deli'nin bedeninden alacağımı düşünerek kendi çakımıda yine merdiveni en çok aşağı çeken Deli'ye fırlattım. Selim'in, merdivenin fazla sallanmasından kaynaklı olarak hızı yavaşlamıştı. Selim 2 basamak daha çıktıktan sonra bu sefer küfür eden ben olmuştum. Çünkü merdiven kopmak üzereydi. Halat kopacağını haber verir gibi sesler çıkarıyor, Selim'i her an düşürebilir gibi sallanıyordu. Deli'ler merdiveni aşağı çektikçe halat inceliyordu. Ayrıca halattan merdiven mi olurdu?! Doğru düzgün tahtadan merdiven yapmak çok mu zordu?! Herhangi gibi bir salgın olduğunda, birilerinin bu ağaç eve çıkması gerektiğini düşünmüyorlar mıydı?!

14. basamakta halat inceldiği yerden koparken, gerçekten Selim'in ölmesini istemediğimi fark ettim. Bütün vücudumu titreten, istanbul cayır cayır yanarken bile hissetmediğim bir duyguyla karşı karşıya kaldım. Korku. Korkunun kaynağı neydi ki? Selim'in ölmesi mi, yoksa o öldüğünde yalnız kalacak olmam mı? İkimizde ölmeliydik belki ama, ilk ölen kesinlikle ben olmalıydım. Zira bir başkasının ölümünü izlemek zor olmalıydı. Hele ki bir Deli tarafından ısırılarak, can çekerek ölüyorsa, izlemek ve ölmek arasında yapılan bir seçimde ölmek kesinlikle daha iyiydi. Ölmesini izleyemeyeceğim için Selim'in ölmesine izin veremedim. 1 saniyede hissettiğim bütün duyguları savuşturarak Selim'in son anda uzattığı elini tuttum. Kendimi birden attığım için kolum ağaç evin kenarına sürtmüş ve boylu boyunca yüzülmüştü. Acısını her zerremde hissederken Selim'i yinede tutuyor ve asla bırakmıyordum. Selim'in boyunun uzun olmasının yanında zayıf olması onu taşıyabilmem konusunda çok işime geliyordu. "Çok haraket etme." dediğimde bana "hı hı." diyerek cevap verdi. Sanırım korkmuştu. Kaymamaya dikkat ederek, sürünerek geri gittim. Selim boşta kalan eliyle ağaç eve tutundu. Kendini yukarı çekti ve ağaç eve ulaştı. Ayağa kalktığında bende kalkmıştım. Kendime inanamazken, kendimi Selim'in kollarına atılırken bulmuştum. Selim ona sarılmamla dengesini kaybeder gibi olmuş ve beraber Deli'lere yem olmaktan son anda kurtulmuştuk. 1-2 saniye kala kalmasından şaşırdığını anlamıştım. Çok geçmeden bana sarıldığını hissettim. "Güçlü kız derken boşuna demiyordum!" dedi hâlâ sarılırken. "Onun benim gücümle alakası yok yalnız, senin kas balonlarının içi boş." dedim. Madem ki bana yaşayacağımız konusunda söz veriyordu, o zaman ölecekmiş gibi yapıp beni kandıramazdı! "Ece!" dedi 'e'yi uzatarak. Kıkırdadım. "Hı?" dedim. "Teşşekkür ederim." dedi. "Sözümü tutmama yardım ettiğin için..." diye ekledi. Hâlâ sarılıyorduk birbirimize. "Madem beni yaşamaya zorluyorsun, bu çileyi tek başıma çekmeyeceğim Selim. Ölmene izin veremezdim." dedim. Eğer biraz daha ölmekden bahsedersek birilerini gerçekten öldürecek, en kötü kendimi öldürecektim. Zira ağlamamak için zor duruyordum. "Pişt! Sen bana gıcık oluyosun falan ama, seviyorsunda beni haa!"dedi Selim. Histerik bir kahkaha attığımda "kim? Ben mi? Hah yok öyle bir şey, sinir oluyorum be ben sana!" dedim. Göğsünün haraketinden güldüğünü anladığımda "kızım tutarlı at bari! Bana sinir olduğunu söylüyorsun, sonra hayatımı kurtarıyorsun. Bu da yetmiyor, ben ölümün kıyısından dönünce boynuma atlıyorsun. Kabul et, seviyorsun beni!" dedi. Belki hoşlanıyordum, eskisi gibi. Ama bu onu alakadar etmezdi. Elektrik çarpmışçasına ondan uzaklaştım. "Ayy yılışık mısın sen yaa?! Sevmiyorum arkadaşım! Hem sinir oluyorum diye de ölmeni isteyecek kadar kötü biri değilim." dedim. "Estağfirullah, kötülük bana yakışır. Sonuçta seni yaşatmaya çalışıyorum değil mi?" dedi. Haydaa, neyin tavırını yapıyor şimdi bu bana? Beni beklemeden ağaç evin içine girdi. Peşinden küçük adımlarla ilerlerken, "Ne bu tavır yaa?! Ben sana beni yaşatıyorsun diye kızıyor muyum?!" dedim. "Kızmıyor musun?! Seni yaşatmaya çalışıyorum diye demediğini bırakmıyorsun! Bi tutturmuşsun ölmek de ölmek diye, ağzından hiç hayırlı bir şey duymadım!" dedi. "Ağzımdan hayırlı bir şey duymaya ihtiyacın varmış gibi durmuyorsun." dediğimde başını 'ya ben kime ne anlatıyorsam!' der gibi sallayarak arkasını döndü. Onu durdurmak için "bi durur musun? Konuşuyoruz burda!" diyerek sağ kolunu tuttum. Az önce onu kurtarırken ağaç evin kenarına sürttüğüm ve deli gibi kanayan kolum sızladı. Yüzümü buruştururken Selim bana dönmüştü. Kolumun alt kısmı yanıyor ve de kanıyordu ama bundan daha önemli bir şey varsa o da Selim'le konuşmamızı tamamlamamızdı. Selim elimden tutarak koluma bakmıştı. "Az önce mi oldu bu?" diye sordu. "Hı hı, ağaç evin kenarına sürttüm ama bir önemi yok." dedim. "Önemi var geri zekâlı kız! Önemi var!" dedikten sonra ekledi. "Bekle burada!" Arkasını dönerek ağaç evin minik odasına girip kayboldu. Beni bu halde bırakıp nereye gidiyordu ki?

Bir kaç dakika sonra geri geldiğinde elinde sargı bezi, pamuk ve tentürdiyot vardı. Onu beklerken salanan sandalyeye oturmuştum. Gözlerimiz buluştuğunda istemsizce gülümsedim. Benim gülümsememe karşılık vererek o da gülümsedi. "Tentürdiyotu koluma sürmeyi düşünmüyorsun herhalde?" dedim. "Tam da onu düşünüyordum, niye?" dedi. "Acır çünkü, süremezsin onu." dediğimde inanamaz gibi bakmaya başladı. "Saçmalama, mikrop kapar!" dedi. Önümde dizlerinin önüne çöktüğünde tentürdiyotun kapağını açıyordu. "Her türlü o şeyi sürecek gibi gözüküyorsun, dayanacağım artık yapcak bir şey yok." diyerek kendime güç vermeye çalıştım. Tentürdiyodu pamuğa dökerken gülümsedi. Elimi tutarak kolumu yan çevirdi. Farkında olmadan boşta olan elimle sandalyenin kolunu sıkıyordum. "Çabuk yap tamam mı?" dediğimde gözleri gözlerimle buluştu. Tuttuğu elimi bırakarak diğer elimi sandalyenin kolundan ayırdı. Elimi dudaklarına götürerek uzun süren, naif bir öpücük kondurdu. Rahatladığımı hissederken elimi yine saldalyenin koluna koydu. Tentürdiyot dökülmüş pamuğu hafifçe koluma sürerken yüzümü buruşturdum. Canım çok yanıyordu. "Sana sürmene gerek yok demiştim!" dediğimde kolumu üflemeye başladı. Pamuğu yavaş yavaş kolumda gezindirirken bir yandan da üflüyordu. Nefesi koluma nefes oluyordu. "Sana beni yaşatmaya çalıştığın için kızmıyorum... sadece kaderi bu kadar zorladığın için kızıyorum..." pamuğu yere bırakarak kolumu kısa bir süre daha üfledi. Sargı bezini koluma ilk dokundurduğunda ağzımdan çıkan acılı sese engel olamadım. Kolumu yeniden üfleyen Selim'e, beni görmesede gülümsedim. "Benim canımı kendi canının önüne koymana kızıyorum. Az önce mesela, merdivene geldiğimizde 'ilk sen çık!' dedin. Deme. Ölürsem ölürüm, yaşama sebebim olma." Kolumu sarmayı bitirdiğinde malzemeleri toparlamaya başladı. Beni umursamıyor gibi davranıyordu. "İyi bir şey mi duymak istiyordun. Tamam yaşayalım! Ama bir inat uğruna beni yaşatmaya çalışırken ölürsen kusura bakma, evet kötü birisin hatta arttıyorum geri zekâlı birisin." dediğimde sanırım beni umursamaya başlamıştı, çünkü bana bakmaya başlamıştı. "İnat uğruna mı?!" dediğinde sesi yüksek çıkmıştı. Ayağa kalkarak "İnat değil mi? 'Ben yaşıyorsam sende yaşayacaksın!' demek ne demek?" Dediğimde sesini alçaltmamış, aksine yükseltmişti. "SENİN İNAT DEDİĞİNE BEN AŞK DİYORUM... sevgi diyorum. Ölmeni istemiyorum, seni kendimden bile fazla koruyorum evet, çünkü seni seviyorum... Ece ben sana aşık oluyorum." dedi. Yavaş yavaş bana yaklaşıyordu, sağ elini yüzüme yerleştirdiğinde dudakları dudaklarımı istila etmeye başladı. Ellerimi koyacak bir yer bulamadığımda sağ elimi koluna, sol elimi ise yüzüne yerleştirdim. Öpücüğüne karşılık verdim. Sol elinide yüzüme yerleştirdiğinde beni kendine bastırdı. İlk öpücüğüm, sevdiğim çocuk tarafından şu an gerçekleşiyordu. Bu tarif edilemez bir duyguydu. İnat değildi evet, aşktı bu. Kendin yaşarken bir başkasını da yaşatmak ancak aşk olabilirdi. Platonik oluşum an itibarıyla son bulurken, ilk öpüşmemde son bulmuştu. Selim bana aşık olmasaydı, okuldayken hayatımı kurtarmasaydı çoktan ölmüş olurdum. Bu dünyada anladığım bir şey vardı. Ya ölürdük ya da severdik. Biz seviyor ve ölmeyi reddediyorduk. Yani kendi adıma konuşursam, artık ölmek değil yaşamak istiyordum... Beni hayatta tutan aşktı, Selim'in ta kendisiydi. Bir süre alınlarımız birbirine yaslıyken öylece durduk. Benden uzaklaştıktan sonra ikimizde ne söyleyeceğimizi bilmiyor gibi öylece duruyorduk. Ki Selim "b- ben bunları aldığım yere koyayım." dedi. Tentürdiyot ve pamuğu yerden aldı. Bende ne yapacağımı bilemez gibi elim ayağıma dolanırken saçımı kulağımın arkasına atıp "hı hı, ben de Deli'lere bi bakayım" diyerek ağaç evin küçük balkonuna çıktım...

Karanlıkta görebildiğim kadarıyla aşağısı Deli kaynıyordu. En az 30 tane olmalıydı. Hava tamamen kararmıştı. Ağaç evi tam zamanında görmüştük. Ben bu karanlıkta ve bu yerde asla bir gece geçiremezdim. Ben hep karanlıktan korkardım zaten. Evin içinde bile ışıklar açıkken haraket ederdim. Gece lambası olmadan uyuyamazdım. Şimdi ise bu karanlıkta, hiç bilmediğim bir ormanda, tanımadığım birisinin ağaç evinde Selim'le kalmak zorundaydım. Olsundu, en azından yanımda Selim vardı...

Eğer gözlerim beni yanıltmıyorduysa ağaç evin sağ çaprazında bir kulübe vardı. Yani Selim boşu boşuna ölmekten son anda kurtulmuş, ben de boşu boşuna kolumu yaralamıştım. Biraz daha dayansaydık belki de şu an bu halde olmayacaktık...

Ağaç evin trabzanına biraz yaslanarak bir süre karanlığı seyre daldım. Selim'i düşündüm, az önce olanları düşündüm. Dünü, önceki günü düşündüm. Yeni yeşeren yaprakların arasından gözüken yıldızları izledim. Taa ki, aşağıdan gelen Deli'lerin ve geyiğin sesini duyana kadar. Hava epey karanlıktı, gökte yarım ay varken bile karanlıktı. Deli'ler bir geyiği parçalarken, zavallı geyik acı içinde bağırıyordu. Bu görüntüyü daha fazla kaldıramayacağım için içeriye girdim. Selim duvarın dibine bir bacağını kırarak oturmuştu. Yanına giderek bende aynı şekilde oturdum. Düştüğümde parçaladığım dizimi uzatarak öbür bacağımı kırdım. Ağaç evin içini yarım ayın ışığı aydınlatırken Selim bana baktı ve gülümsedi. "Biraz ileride kulübe varmış..." dedim. "İçinde birileri var mıdır acaba?" dedi. "Bilmem," dedim. "Deli'ler duruyorlar mı?" diye sordu. Deli'lerin sesi içeriye gelmiyordu. "Hı hı, gitmemişler. Hatta bir geyik bile yiyorlardı, üzüldüm." dedim. Büyük bir gürültüyle gök gürüldedi, saniyeler sonraysa 2 saniyelik, kısa bir süre şimşeğin aydınlatmasıyla birbirimizin yüzünü gördük. Yapraktan yeşil gözleri bu karanlıkta bile çok harika gözüküyordu. Yaklaşık 1 saat önce, beni öpmeden önceki bakışları yüzündeydi. Yine beni öpecekmiş gibi bakıyordu. Bayık bayık bakıyordu. "Iıı, ben bir Deli'lere bakacağım." dedi Selim. Ayağa kalkarken kolundan tuttum, "gitmesen olmaz mı?" dedim. Birden yağmurun sesi bastırdı. Ağaçların yaprakları birbirine sürtüyor, ağaç evin çatısına yağmur damlaları çarpıyordu. "Bir hava alsam ikimiz içinde çok iyi olur aslında..." dedi, mırıldanır gibi. Kolunu bıraktığımda, "1-2 dakikaya gelirim, korkma." dedi. Demesi kolaydı. "Hı hı," dedim. Beni karanlıkla başbaşa bırakıp mini balkona çıktı. Üşüyordum, hatta titriyordum. Ama ben güçlü bir kızdım ve güçlü kızlar bir karanlığa teslim olmazlardı. Karanlık ve soğuğa dayanmaya çalışırken kendimi yavaş yavaş karanlığa teslim ettiğimi hissettim. Karşı koymaya çalışsamda göz kapaklarım ağırlaşıyor, bedenim uyuşuyordu...

Gözlerimi açtığımda gördüğüm ilk şey Selim'di. Sallanan sandalyede, üzerimde lacivert bir pike ile uyuyordum. Selim ise diğer sallanan sandalyede hafif hafif sallanırken beni izliyordu. Dün yaşananları hatırladığımda gözümü kaçırmıştım. "İçeri girdiğimde yerde uyuya kalmıştın, sandalyeye taşıdım." dedi. Burada taşıyabileceği tek yer sallanan sandalyeydi zaten. Çünkü ne bir yatak vardı ne de koltuk. İki tane sallanan sandalye bir tane sehpa dışında hiçbir şey yoktu. Başımla onu onayladıktan sonra "Deli'lere baktın mı?" diye sordum. Uyanır uyanmaz kurduğum cümleye gülesim gelmişti. 'Biz ne yaşıyoruz?' diye düşünmeden edemedim. "Az önce baktım, hiçbiri yok." dedi. "Gidelim de nasıl ineceğiz? Merdiven koptu." dedim. "Pikeyi alırken gördüğüm kadarıyla birkaç tane daha vardı." dedi. Ayağa kalkarak "uç uca ekleyerek aşağı sarkıtabiliriz yani... güzel, hadi gidelim." dedim. Başıyla onaylayarak içerden pikeleri almaya gitti...

Geri geldiğinde elinde 4 tane pike vardı. "Sağlam düğümler atmalıyız!" dedi. Uyurken üzerimdeki pikenin ucunu bulurken o da diğer bir pikenin ucunu buldu. Selim 2 pikeyi birbirine sıkı bir düğümle bağlarken ben, diğer pikelerin ucunu bulup Selim'e vermekle meşguldum. Sonunda bütün pikeleri bağladığımızda ağaç evin balkonuna çıktık. Aşağıda hiç Deli gözükmüyordu. "Önce sen in. Belki beni taşımaz, kopar falan yukarda kalırsın." dedi. "Olur." dediğimde ağaç evin trabzanına bağladığımız pikeden aşağı inmeye başladım. Merdiven kadar sallanmıyordu fakat hiç güven de vermiyordu. Aşağıya tamamen indiğimde Selim'de inmeye başladı. Vakit kaybetmeden yerde yatan Deli'lerden çakılarımı aldım. Selim aşağı indiğinde yola koyulduk...

"Konuşmayacak mıyız?" dedi bir süre sonra. "Sonra konuşsak olmaz mı? Biraz zaman versen bana?" dedim. "Ben veririm zaman da bakalım hayatın bize tanıdığı süre ne kadar?" dedi, mırıldanır gibi. Cevap vereceğim sırada 3 Deli'nin bize yaklaştığını fark ettim. "Sanırım ölmek isteyen misafirlerimiz var." dedi Selim. Deli'lerden biri obez diyebileceğim kadar kiloluyken diğer ikisi zayıftı. Üçüde erkek olan Deli'lerin üzerine yürüyen Selim, zayıf, boynundan oluk oluk kan akan Deli'yi çoktan öldürmüştü. Bana yakın olan Obez Deli'nin şakağına çakımı sapladığımda sanırım yanlış bir şey yapmıştım. Ağzımdan "Ahh" gibi acılı bir sesin çıkmasına engel olamadım. Selim diğer zayıf Deli'yi öldürdüğünde yanıma koştu. Deli'nin olmayan beyninden akan kan omuzuma dökülürken kusmamak için direndim. 150 kilo olduğunu düşündüğüm Deli üzerime devrilmişti. "İyi misin?" diye soran Selim'e, "şunu üzerimden alırsan iyi olabilirim." diyerek cevap verdim. Sanki gülmemek için zor duruyordu. Eğer ölmek istiyorduysa intihar etmenin daha basit yöntemleri vardı. Obez Deli'yi üzerimden kaldırırken her yerimin kan olduğunu anlamam çok geç olmadı. Sonunda ayağa kalktığımda "iğrenç bir başlangıç gerçekten!" dedim. Selim'in attığı kahkahayla ona döndüm. "Susmayı düşünüyor musun yoksa ben susturayım mı?" dedim. Hâlâ gülmeye devam ettiğine göre ölmek istiyordu. "sus bence!" dedim, sargıda olan, bir yandan çakıyı tuttuğum kolumu tehtid edercesine ona uzattım. Kolum yeniden kanamaya başlamıştı, sargı bezi giderek kana bürünüyordu. Üstelik dizimde sızlamaya başlamıştı. "Ovv, sakin ol güçlü kız!" diyen Selim yeterince susmuştu. Kolumu aşağı indirdiğimde yürümeye başladım. Selim arkamda kalırken, arkama bakmadan topallayarak yürümeye devam ettim. Birden ayaklarım yerden kesildi. Henüz ne olduğunu anlamazken Selim, "itiraz istemiyorum, gerçi itiraz etsende seni yere indirmeyeceğim..." dedi. İtiraz etmeye hiç de niyetim yoktu zaten. Selim bir kolunu dizlerimin arkasından diğer kolunu ise belimden sararak kucağına almıştı beni. "Gerek yoktu ama teşekkürler..." dedim. "Teşekkür etmek istiyorsan öpebilirsin bence? Yani hayır demem, tokatta atmam..." dedi. "Ben tokat atabilirim biliyorsun değil mi?" dedim. "Atmazsın bence sen, kıyamazsın bana. Kıyma yani." dediğinde tedirgindi. Uzanıp sağ yanağına kısa sayılabilecek bir öpücük kondurdum. "Teşekkür ederim." dedim. Gülümsedi. "Ben bu öpücükle ormandan 10 dakikada çıkartırım bizi," dedi. Abartmıştı biraz ama yinede kıkırdadım...

Uzun süre sonra ormandan çıkarak benzinliğe varmıştık. Arabalar yerinde yoktu bu da demek oluyordu ki diğerleri iyiydi. "Oh be diğerleri iyi çok şükür!" diyerek o an ki heyecanla Selim'in kucağından yere atladım. Dizimin sızlamasıylada pişman oldum. "Salak kız!" diye mırıldanan Selim'e sadece güldüm. Haklıydı çünkü. "Gökhan abiler eve varmışlardır, kızıcaklar bayağı." dediğimde Selim. "Merak etme, yaşadığımızı görünce kızmazlar." dedi. Sağ tarafımızdan gelen 2 Deli'yi fark etmemiz çok geç olmadı. Çünkü ağzından çılardıkları sesler ve yürürken ayaklarını sürüme sesleri fark edilmeyecek gibi değildi. Küt kesilmiş siyah saçları olan, bir kolunu kaybetmiş, yüzü görünmeyecek şekilde kanla kaplanan kadını ben öldürürken Selim, üçe vurulmuş siyah saçlı, yüzünde ısırık izleri bulunan, uzun boylu adamı öldürdü. Kolum deli gibi yanarken bir an önce eve varmak istedim. "Gidelim hadi," diyen Selim, yine beni kucağına almak için hamle yaptı fakat bir adım geri giderek ona engel oldum. "Yürüyebilirim, hem sen de yoruldun..." dedim. "Yorulup yorulmadığıma ben karar veririm... yürüyebiliyorsan tamam ama, dizinin çok acıdığını anladığım an sırtlayıp öyle götürürüm seni!" dedi. Başımla onayladığımda yürümeye başladık. Yara kabuk bağlamaya başlamış olmalıydı çünkü yürüyüşüm o kadar da bozuk değildi...

Sessizlik içinde süren uzun yolculuğumuzun sonunda güvenli eve gelebilmiştik. Arabaların ikiside buradaydı. Geçici de olsa bir evimizin olması iyi hissettiriyordu. Merak ettiğim, merak edildiğimi bildiğim bu insanlara çok şey borçluydum. İçimde biriktirdiğim bütün özlem duygusuyla kapıyı çaldım. Selim'le göz göze geldiğimiz o an, kapı açıldı. Karşımda gördüğüm yüzlerden tek bir duygu okunuyordu... sevinç.

Betül Soykıran'ın Anlatımıyla Lila'lardan Ayrıldıktan Sonra

4 kişiydik. Gaye, Umut, canım sevgilim Barış ve ben. Bir ordu Deli'yle karşı karşıyaydık. Hiç adil olmayan bir savaştaydık.

İç mimardım ben, öylesine basit, öylesine sıradan bir iç mimar. Ne tabancayla ne de tüfekle işim olurdu benim. Hayatımın büyük bir bölümünü gerçek aşkı arayarak, iç mimar olmaya çalışarak geçirmiştim. Düz bir insandım ben; aksiyon filmlerinden korkan, hayvanlarla barışık ve yalnız. Taa ki, Barış'la, hayatımın aşkıyla tanışana kadar. Onunla öğrenmiştim ihanet etmeyi, onunla öğrenmiştim sevdiğin için göz karartmayı. Şimdi ise onunla öğreniyordum yaşamayı. Kendimden başkasının hayatına önem vermeyi ise yeni yeni tanımaya başladığım bu polislerle öğreniyordum...

Arkamızı benzinliğe dönmüştük. Çoğu Deli, Gökhan'ların peşine takılmıştı. Bu bizim işimizi kolaylaştırsada yinede kalabalık olan Deli'ler gözümü korkutuyordu. Neyseki yanımda sevdiğim adam ve iki de polis vardı. "Deli'lerin hepsini katletmeden eve dönmüyoruz, anlaşıldı mı?!" diyen Gaye'ye şaşırmıştım. Bu kadar güzel ve bu kadar narin bir kadının sesi, nasıl olurdu da, böyle otoriter çıkardı? "Anlaşıldı!" diyen Umut iken, "neden ya? Vakit kazanıp, malzemeleri alıp gidelim işte!" diyen Barış'dı. "Bu Deli'ler başkalarına da bela olmasın diye hayatım." diyerek yanıtladım Barış'ı. "Betül seni sevdim, zeki bir şeye benziyorsun!" dedi Gaye. Önündeki Deli'ye çakısını saplarken sesini yükselterek konuşmuştu benimle. "Sağ ol Gaye'ciğim, övünmek gibi olmasın zekiyimdir biraz." dedim. O sırada omuzumda hissettiğim elle küçük bir çığlık attım. "Keşke zeki olduğun kadar dikkatli de olsan bebeğim!" dedi Barış. Bu sıra da; arkama ne zaman, nerden geldiğini bilmediğim Deli'yi öldürmüştü. Umut'un ve Gaye'nin kıkırdamalarını duymam çok uzun sürmedi. "Bu bebek onu öldürebilirdi de, sevgilisine güvendi, niye gülüyorsunuz?!" dediğimde hepimizde biliyorduk ki, onu öldüremeyecektim. Panik anında nasıl davranacağımı düşünemiyordum. Olsundu, her zaman arkamı gözeten bir sevgilim vardı. "Kim gülüyor ya?" diye Umut gülmemek için direniyordu. "Ben gülmüyorum!" dedi Gaye. Aynı zamanda da 2 Deli'yi öteki tarafa göndermişti. Gaye gerçekten şaşırtıyordu beni. Umut'un Gaye'ye neden aşık olduğunu anlamak zor değildi. Gaye işinde başarılı, net, güçlü, ne yaptığını bilen güzel bir kadındı. Umut'u henüz tam tanıyamasamda Gaye'yi ne kadar sevdiğini anlayabiliyordum. Zira Gaye'nin bu kadar güçlü olmasına rağmen herhangi bir Deli Gaye'ye yaklaşırken, Umut'un gözleri kendini ele veriyordu. Tedirgin ve de endişeli bakışları Gaye'yi korumak için önüne atlayabilecek biri olduğuna işaret ediyordu. Umut'la bir birimize benziyorduk. Aslında bizden güçlü birilerini korumaya çalışıyorduk. Aynı sebepten... aşktan.

"Umut abi! Dikkat et!" dediğimde arkasındaki Deli'yi işaret ettim. Son anda kendini kurtarmış ve Deli'ler gibi delirmekten son anda kurtulmuştu. "Eyvallah!" derken Gaye'nin hayatını kurtarmayı ihmal etmemişti. Başımla önemli değil mesajı verirken Deli'lerin ne kadar azaldığını fark etmiştim. Gaye'nin minnetle bana baktığını fark etmem çok sürmemişti. Sanki gözleriyle teşekkür ediyordu. Teşekkürlük bir şey yoktu. Artık arkasını kollamam gereken tek kişi Barış değildi, tanıştığım bu kişilerde artık arkadaşımdı. Onlar içinde canımı verebilirdim...

Sonunda Deli'ler tükendiğinde son Deli'yi Gaye öldürmüştü. Resmen ortalık kan gölüne dönmüştü ya da ceset havuzu da olabilirdi tabii. "Diğerleri ne yaptı acaba?" diye sordu Barış. Onunda aklı diğerlerinde kalmıştı. Zaten onları düşünmemek elde değildi çünkü onların peşindeki Deli'ler 4 kişiye göre çok fazlaydı. "İyilerdir! Gökhan izin vermez birinin başına bir şey gelmesine, merak etmeyin." dedi Umut. Bu nasıl güvenmekti böyle. Birinin başına bir şey gelmesi bizim elimizde olan bir şey değildi ki, tamamen Deli'lerle alakalıydı. Dostluk bağları inanılmaz kuvvetliydi. Nasıl bakıyorduk bilmiyorum ama Gaye, "bakmayın öyleee," dedi Gaye son heceyi uzatarak. Ardından devam etti. "Gökhan görüp görebileceğiniz en iyi başkomiserdir. Güçlüdür, pratiktir, düşüncelidir, bir adım atmadan önce 3 kere düşünür... birine bir şey olmasına izin vermez. Özellikle Lila'yı korumak için elinden gelenin fazlasını yapar... Lila'ysa hassattır, en ufak şeyden incinir ama belli etmez, yeri gelince bir orduya karşı tek başına savacak kadar deli, cesurdur, ya da aptal... hatta bir keresinde sivillerle tehtit edilmiştik bi' operasyonda. Bütün sivilleri kurtarmıştık, tek bir sivil kalmıştı ellerinde. Lila Gökhan'ın geri çekil emrine karşı gelmiş ve dalmıştı içeri. O gün bir sivilin hayatını kurtarmak için kaç kemik kırdığını sayamadım ben. Gerekirse o Deli'leri ateşe verirler, yinede birine zarar gelmeden dönerler. Eğer çok zor durumda değillerse, yani işler Gökhan ve Lila'nın istediği gibi giderse dönerler." dedi. Sanki bunları kendisine söylüyordu. O da endişeliydi fakat kendini rahatlatmaya çalışıyordu. "Ekiple birbirinize çok bağlısınız. Çok güveniyorsunuz birbirinize, e tabi birbirinize canınızı emanet ediyorsunuz " dedim. "Lila'yı eskiden beridir tanıyorum, Gaye o kadar iyi anlattın ki Lila'yı, ben anlatsam bu kadar olurdu. Haklısınız onlar başlarının çaresine bakarlar. Selim'le Ece'de güçlü çocullara benziyorlar. Hallederler bir şekilde," dedi Barış. "Ben kendimden çok güveniyorum onlara. Endişelenmiyor muyum? Endişeleniyorum tabi. Sizde endişelenmelisiniz. Ama yaşamanın bir yolu varsa onlar o yolu bulur. Bu rahatlatıyor beni. Öyle bir yol yoksa da, kader." dedi Umut abi...

"Ee, şimdi ne yapıyoruz? Dönüyor muyuz yoksa bekliyor muyuz?" dedim. "Bekleyelim." dedi Gaye. "Tamam, evdekilere haber vermek lazım." dedi Umut. Gaye, "doğru" diyerek telsizi almak için elini cebine attı. Kaşları çatılırken, "Allah kahretsin!" dedi. "Telsiz yok, düşmüş olmalı." dedi. Bulurduk bulmasına da, her yer Deli cesediyle kaplıydı. Önümüz, arkamız, sağımız, solumuz her yerdelerdi. İşin kötüsü herhangi bir Deli'nin altında kalmış bile olabilirdi. "Tamam sakin, arayıp bulacağız yapacak bir şey yok." dedi Barış. "Ay nasıl fark etmem! Geri zekâlı Gaye!" diyerek kendini suçlayan Gaye'ye aslında hiç bir suçu olmadığını söylemek istemiştim fakat Umut benden önce davranmıştı. "Şşşit! Güzelim senin ne suçun var, bir de telsizimi gözetleyecektin?" dedi. "Gözetlemeliydim Umut! Aramızdaki iletişimi kaybetmemek için gözetlemeliydim... nasıl bulacağız şimdi? Şuraya bak!" dedi Gaye. "Gaye sakin ol! Buluruz elbet." dedim. "Aynen buluruz..." dedi Barış güven vermek ister gibi. Umut, "hadi o zaman, başlayalım aramaya!" dedikten sonra aramaya başladık...

Yaklaşık yarım saat olmuş olmalıydı, ama ortalıkta telsize dair hiçbir şey yoktu. Deli'leri tek tek kaldırıp bir yere yığıyorduk. Deli'lerin yarısı tek bir yere toplanmıştı ama hâlâ bulamamıştık. Gaye ve ben birlikte Deli'leri taşırken, Umut ve Barış ayrı ayrı Deli taşıyorlardı. Dakikalar sonra Barış "buldum telsizi!" diyerek seslendi. "Oh be," diyen Gaye sonunda rahatlamıştı. Bende rahatlamıştım çünkü Deli taşımaktan belim ağrımaya başlamıştı. Barış bize doğru yürürken telsizden cazırtılı bir sesin ardından Lila'nın sesi duyuldu. "Gaye, iyi mi herkes?" dedi. Barış telsizin tuşuna basarak cevap verdi. "Lila, Barış ben. Her şey yolunda. Deli'lerle uğraşırken Gaye telsizi düşürdü de, ben buldum şimdi." dedi. "Tamamdır, siz poşetleri alıp dönün eve. Biz Selim'lerle ayrılmak zorunda kaldık. Şimdi bi kulübede Gökhan'la sıkıştık, dışarısı Deli kaynıyor. Etraf sakinleyince çıkabiliriz buradan." dedi. Barış yanımıza geldiğinde Gaye konuştu. "Lila iyi misiniz? Gelelim yardıma!" dedi. Bu sefer endişesini gizleyememişti. "Riskli Gaye! Birkaç saate dağılırlar belki, çok kalabalıklar. Merak etmeyin bizi, haberleşiriz zaten." dedikten sonra kısa bir es verip devam etti Lila. "Umarım Ece ve Selim sağ sağlim eve dönerler!" dedi. "Dönüceklerdir! İnan!" dedi Umut. Lila, "İnşallah," dedikten sonra konuşma burada sonlandı.

"O zaman dönüyoruz!" dedi Gaye. Poşetleri arabaya yerleştirdikten sonra benzinlikten arabanın deposunu fulleyerek yola çıktık. 20 dakika sonra güvenli eve vardık. Bahçe kapısını elimizde poşetlerle geçtikten sonra evin kapısını çalarak kapıyı açmalarını bekledik. Kapıyı kendi aralarında "Tefo" dedikleri Tevfik açtı. "İyi misiniz lan?" derken yüzünde mutlu bir gülümseme vardı. Tevfik tek tek yüzümüze bakmış ardından Umut'un elindeki poşetlere aldırmadan Umut'a sarılmıştı. "Tefo içerde sarılırsınız!" dedi Gaye. Kızıyordu ama o da çok özlemişti. Tefo hâlâ bırakmazken Umut abiyi içerden Mavi, Mine, Buçe ve Derin gelmişti. Bizi görenin yüzünde güller açıyordu. Telsizdeki konuşmaları duyduklarından, haklı olarak endişelenmişlerdi. "Sonunda geldiniz!" dedi Mine. Elimizdeki poşetleri alarak mutfağa ilerledi. Buçe'de elimizdeki poşetleri alarak Mine'yi takip etti. Umut, "diğerleri nerde?" diye sorduktan sonra Derin yanıtladı. "Uyuyorlar, Aslan herkesi yorduda biraz." dedi. Hepimiz kıkırdamıştık. Az önce çıktığımız savaştan sonra burda cennette gibi hissetmemek elde değildi. Arabadan bütün poşetleri indirdikten sonra temizlenip Lila'ları beklemeye başladık. Akşam olmuştu. Gece yola çıkamazlardı. Sabahı beklemek zorundalardı. Korkuyor muydum? Evet, böyle bir dönemde korkmayana madalya verilmeliydi bence. Gerçi kimse alamazdı ama yinede eğer korkmayan varsa kesinlikle bir ödülü hakediyordu. Ne kadar bir şey yapmak istesemde elimden gelen tek şey hem Lila'lar hem de Ece'ler için dua etmekti. Allah hepsine yardım etmeliydi. Hepsi 24 saat içerisinde burada olmalıydı...

Lila Sarmaşık'ın Anlatımıyla

Güneş doğmak üzereydi. Gökhan'la yaşadıklarımızdan sonra gözüme uyku girmemişti. Biraz önce telsizden Gaye'yle iletişime geçmiştim. Henüz Selim'ler eve gelmemişlerdi. Artık endişelenmeye başlamıştım, zira direkt eve gitmek bu kadar uzun sürmemeliydi.

Uzandığım yerden kalkarken Gökhan minik mutfaktan çıkmış ve yanıma gelmişti. "Yiyecek hiçbir şey yok." dedi. Bu kötü olmuştu işte. Açlıktan midem kazınmıştı. "Bir an evvel çıkalım o zaman." dediğimde yanıma oturdu. Yanağımdan makas alırken "valla ben en kötü seni yerim, derdine yan!" dedi. Kaşlarım havalanırken "yalnız, boğazına takılırım ben!" dedim. Güçlü kahkasıyla bende güldüm. "Deli'ler gitmişler, bence ne kadar erken çıkarsak o kadar iyi." diyerek konuyu değiştirdim. Başıyla onayladı. Yüzünde biraz önce attığı kahkahanın gülümsemesi asılı kalmıştı. Bana bir garip bakıyordu. Yoğun yoğun, derin derin bakıyordu. "Çıkalım, yola çıkalım Lila..." dedi. Sanki ben farklı bir şey demiştim...

Kulübeden alabileceğimiz hiçbir şey yoktu. Temkinli bir şekilde kulübenin dışına çıkarak benzinliğe doğru yürümeye başladık. Sessiz geçen yaklaşık 15 dakika sonra Gökhan, "şimdi tam olarak ne oluyoruz biz?" dedi. Anlamamış gibi yaparak, "ne, ne oluyoruz?" diye sordum. Sırıtarak konuşmaya başladı. "Hani önce ben seni öptüm. E sen bana karşılık verdin... sonra dayanamadın sen beni öptün, bende sana karşılık verdim. Bu durumda sevgili miyiz? Sevgilin miyim? Sevgilimsin mi?" dedi. "Bilmem, öyle oluyoruz herhalde." derken dudaklarımı bilmem der gibi bükmüştüm. Gözleri 2 saniye boyunca dudaklarımda oyalandıktan sonra yeniden gözlerime ulaştı. "Sevgiliyiz yani?" dedi. "Hı hı..." dedim. Sırıtmaya başlamıştı. "Söylememekte ısrarcısın yani?" dedi. Söylüyordum ya! Olduğum yerde durarak, "söyledim ya?" dedim. O da durup kafasını sağ tarafa çevirdi. "Bir daha söyle!" dedi. İnattı işte! Sevgiliyiz demeden susmayacaktı. "Neyi?" dedim. Gıcık etmek için. Yüzüme dönerek "Hiçbir şeyi Lila, hiçbir şeyi!" dedi. Yürümeye devam ediyordu. Taa ki, hızlanıp onun önüne geçene kadar. Ellerini tuttuğumda "ya Gökhan, biraz eğlenmek istedim. Tamam SEVGİLİMSİN, sevgiliyiz... oldu mu?" dedim. Yine yoğun yoğun bakıyordu. "He eğlendin yani benimle?! Ben seninle böyle eğlenmem biliyorsun değil mi?" dedi. Aşk aşk koktu buralar Liloşcuğum! "Bilmiyorum, bilmelimiyim ki?" diye sordum. "I ıh, şimdilik bilmemelisin..." dedi yumuşacık bir sesle. Ardından devam etti. "Lila sen hep böyle güzel miydin yoksa sevgili olduktan sonra sana bir güzellik mi geldi?" dedi. Bence onun gözlerinde bir problem olmalıydı çünkü şu an dünya tarihinde en bakımsız, en çirkin günlerimi yaşıyordum. Gözlerimi kısarak ve Gökhan'a iyice yaklaşarak gözlerini incelemeye başladım. Gözlerinde bir problem gözükmüyordu. "Ne yapıyorsun?" diye sordu. "Gözlerine bakıyorum, ve bir problem göremiyorum... iyi misin sen? Çünkü bu halimle hiç de güzel olduğumu düşünmüyorum." dedim. Ufak bir kahkaha attı. "Sen hayatımda gördüğüm... ve görmediğim kadınlar arasında, her haliyle güzel olan tek kadınsın Lila Sarmaşık. Ah, kendini benim gözümden görebilsen... darmadığın olmuş, ama benim kokusunda huzur bulduğum saçlarını," derken saçımın bir tutamını eline alıp koklamıştı. Üstelik göz temasımızı hiç kesmemişti. "Her baktığımda, kendimi kaybettiğim gözlerini... kuruyan kanlara inat, utandığında kızaran elmacıklarını," saçımı bırakıp ellerimi tuttu. "Rol aldığın her projede, tutmak için can attığım bu ellerini tuttular diye katil olmak istediğim, hatta bir keresin- gerisi bana kalsın... kendini bir görsen benim gözümden, halime acırdın." dedi. Sanırım elmacık kemiklerim tutuşmuştu. Zira bu sıcaklık normal degildi...

"Gökhan Sürmeli, siz kendinizi benim gözümden görmediniz, belki de acınacak durumda olan benimdir?" dedim. Kaşlarını çattı. "Nasıl görüyorsun ki beni?" dedi. "Sayesinde defalarca hayatımı kurtardığın zekana ne kadar hayran olduğumu bilemiyorsun mesela, ya da insanlara, en çok da bana ne kadar güven verdiğinden haberin bile yok. Ki ben en çok buna bayılıyorum..." yeni yeni çıkmaya başlayan sakallarını sağ elimle okşamaya başladım. "Bunların dışında en delirdiğim şeyler; bu gözlerin varya!" Gözlerimle gözlerini işaret ettim. "Sadece beni görmesini istediğim gözlerin, göz göze geldiğin her kadını nasıl canice parçalamak istediğimi bilemezsin mesela... ya da korumalığımı yaparken sen, benim seni nasıl kadınlardan koruyabilceğimi düşünerek harcadığım bütün gecelerden bihabersin..." elimi şuan huzuruma serilmeyen gamzesinin üzerine getirdim. "Ya da sadece kahkaha attığında oluşan gamzene nasıl ölüp bittimiğimi, görmeden anlayamazsın..." dedim. O sırada elimi tutmayı bırakıp göz temasımızı kesmeden çakısını sağ tarafımızda bi yere fırlattı. İşte güvende hissetmemin en büyük kanıtıydı bu. Ne durumda olursak olalım dikkatliydi. O benim güvenli alanımdı. Biraz uzakta yerde yatan ölü bedene bakarken gülümsedim. "Acınıcak haldeyiz Gökhan Sürmeli." dedim. "Gözlerim 6 yıldır bir tek seni görüyor Lila. Diğer kadınları parçalamamalısın." derken eğleniyor gibi gözüküyordu. "O zaman bir kadına farklı bir şekilde baktığını görürsem seni parçalarım, canice." dediğimde anlaşma yapar gibiydim. Kahkaha attığında uğruna ölüp bittiğimi itiraf ettiğim gamzesi ortaya çıkmıştı. Gözlerim gamzesine takılı kalırken Gökhan çenemi kavrayarak yüzümü kendine yaklaştırdı. Dudakları dudaklarımı mühürlerken çenemi asla bırakmamıştı. Her ne kadar kibar olmaya çalışsada kendini kaybetmesi an meselesi gibiydi. Sessizliği bölen şey ve ayrılmamıza sebep olan şey bir Deli'nin kurumuş bir dala basmasıydı. İkimizin yüzünde de asılı kalan bir gülümseme vardı. Gökhan tam olarak ayrılmadan önce dudaklarıma minik bir buse kondurmuştu. Daha sonraysa az önce Deli'nin kafasına fırlattığı çakısını alarak ölü bedenin biraz ilerisindeki hastalıklı adamı etkisiz hale getirdi. "Gitme vakti," dedi Gökhan. "Gidelim, evdekiler meraklanmasın daha fazla." dedim. Elimi tuttu ve yürümeye başladık...

Kısa kısa sohbetler sonucu benzinliğe varmıştık. Yerde yatan bir sürü ölü bedeni aşarak arabaya geldik. Hızlıca yola çıkmıştık. 20 dakikalık bir yolu daha geride bırakırken sonunda güvenli eve varmıştık. Kapıyı Mine açmış ve abisinin üzerine atlamıştı. "Abisinin çirkin kardeşi, içeri girseydik önce?" demişti Gökhan. "Çirkin mi? Sen bir aynaya mı baksan abicik? Liloş sen bu şeye nasıl baktın ya? Tipi tip değil, yakışıklı desen hiç değil." dedi Mine. Ve demesiylede kendini yerde buldu. Çünkü Gökhan onu kucağından yere atmıştı. "Üstelik öküz!" diye mırıldandı Mine. "Mine öküze biraz katılıyor olabilirim ama abinin tipi gayat tip ve çok da yakışıklı!" dedim. Gökhan'ın sırıttığı hissediyor ve ona dönmüyordum. Çünkü beni utandırıcak kadar güzel baktığını biliyordum. "Ohoo atı alan üsküdarı geçmiş! Ben kime ne anlatıyom, oldunuz hee siz. Çok da güzel oldunuz, artık abim benimle değil seninle uğraşır." derken bana sarılıyordu. Tipinin tip olmadığını iddia ettiği abisi kafasını yumruğuyla deşme haraketi yaparken "evlendiğimde bile seninle uğraşmaktan vazgeçmeyeceğim çirkin!" dedi. O da özlemini böyle gideriyordu. Gökhan'ın elini durdurmaya çalışırken "Uğraşma Mine'mle!" diyerek uyardım onu. Tuttuğum elimi dudaklarına götürdü, minik bir öpücük kondurdu. "Abicik aile var hoop! Valla bende manit yapacağım kendime, olmuyor böyle! Abim buldu tabii sevdalığını, aile varmı yokmu umurunda değil..." diye söylenerek içeri giden Mine'nin peşinden ilerledik. Gökhan kolunu omuzuma atarak beni kendine çekmişti. "Otur oturduğun yerde minik! Ne manitası?" dedi Tevfik. Ona n'oluyordu? "Şey ya... erkek olan, kız ile sevgili olmadan önceki aşama manitası canım!" dedi Mine. "Mine senin o yapacağın manitin ben varya..." diyip sözünün devamını getirmedi Tevfik. Daha sonraysa "ben değil, yani başkomiserim o maniti ortadan ikiye böler demek istemiştim..." dedi ve genizini temizledi. Derin neredeyse kahkaha atacakmış gibi görünüyordu. Gaye'de Derin'den farklı değildi. Gökhan kaşlarını çatarken, "bölerim tabi, 2'ye 4'e, 5'e bile bölerim!" dedi. Mine'nin Tevfik'e attığı 2-3 saniyelik bakışları yakalayabilmiş fakat pek de bir anlam çıkartamamıştım. Mine tipinin tip olmadığını iddia ettiği abisine dönerek, "ne bölmesi abiciğim? Olur mu öyle şey? Kasap değil polissin sen, direkt kurşuna dizmelisin!" dedi. "Aferin lan, bak ilk defa doğru konuştun!" dedi Gökhan. Mine sinirli bir ses çıkartırken mutfağa doğru gitti. Giderkende, "ANNEEE BAK BAYAĞI GICIK OĞLUNLA MÜSTAKBEL GELİNCİĞİN GELMİŞ!" diye bağırmayı unutmamıştı. Müstakbel gelincik mi? Ne? Daha çok erkendi...

Mine'nin sesine içeriden Figen teyze gelmişti. İçten bir şekilde 'oğlum' diyerek Gökhan'a sarılmıştı. Sonraysa bana sarılmış ve iyi olup olmadığımızı sormuştu. Normalde gerilmediğim Figen teyzenin yanında şimdi gerilmem normal miydi? E tabi normal Lila. Sonuçta Figen teyzenin gelini sayılırsın artık! Sana sormadım Sarmaşık!

Dakikalar sonra kokumu alıp, Aslan'la uyuduğu koltuktan kalkarak yanıma gelen köpeğim Çörek'e sarıldım. Kokumu geç alsada, özlediği iki ayak üstüne kalkmasından belliydi. "Çörek, çok mu özledin anneyi he? Çok mu özledin?" diyerek yüzümü yalamaya çalışan Çörek'i seviyordum. Cevap veremesede onun ne hissettiğini anlıyordum. "Seni kim özlemez Lila Sarmaşık?" diyen Gökhan'a gülümseyerek baktım. Tatlıydı hoştu bu söylemleri de, herkesin içinde olunca utanıveriyordum. "Valla ben pek de özlemiyorum Lila'yı." dedi Mavi. "He öyle Mavi? Mavi seni mora çevirmeden bana beni özlediğini söyle!" dedim. Minik bir kahkaha attıktan sonra "enişte bey haklı seni kim özlemez Liloşum," dedi Mavi. Buçe'nin yanından kalkarak yanıma geldi ve sarıldı. "Sağ sağlim dönmemiz güzel de, Selim'le Ece? İyilerdir umarım." dedi Betül. "İyilerdir." dedi gökhan. Çok emindi. "Söz verdiler, döneceklerdir." dedim. Kimse tamamen umudunu yitirmemişti. Zira Selim'de Ece'de çok güçlü çocuklardı...

İçeridekilerden müsade isteyerek sahiplendiğim odaya üstümü değiştirmeye çıktım. Bu kurumuş kanlar midemi bulandırıyordu. Önce yüzümdeki kuruyan kanlardan kurtuldum daha sonraysa düşük omuz, ince lila kazağımın altına dar mavi kotumu giydim. Odadan çıktım ve merdivene yöneldim. Kapı kapanma sesinin ardından birisinin adımı seslenişini duydum. Bu Gökhan'dı merdivene yaslanarak onun yanıma gelmesini bekledim. "Bakıyorum da, sen hâlâ çok güzelsin..." dedi benden bir kaç adım ötedeyken. Merdivenden destek alarak doğruldum ve "aksini mi beklerdin?" diye sordum. Muzip bir şekilde gülümserken "aslaa..." dedi. "Özledim," diye de ekledi. "Sadece yaklaşık 10 dakika göremedik birbirimizi." dediğimde önüme gelen bir tutam saçımı kulağımın arkasına attı. "Seni göremediğim ilk dakikada özledim seni... bana napıyorsun böyle? Bir çeşit büyü falan mı?" dedi. "Büyüye inanmam!" dediğimde küçük bir kahkaha attı. "Şu an seni o kadar öpmek istiyorum ki..." dedi. Böyle söyleyincede utanmıştım. "Neden öp müyorsun o zaman?" dedim. Gözlerim istemsiz dudaklarına kayıyordu. "Bencede... niye öp müyorum ben seni?" dedi. Çok yavaş haraket ediyordu, yavaş yavaş yaklaşıyordu dudaklarıma. Tam kavuşacakken dudaklarım dudaklarına, merden inince hemen önünde bulunan dış kapı tıklatıldı. Böylece Gökhan benden uzaklaşmak zorunda kaldı. Kapının tıklatıldığını idrak ettiğimde, "Ece'ler!" diyerek hızla merdivenlerden aşaği indim. Belki birkaç basamağı es geçerek yere atlamışta olabilirdim. Gökhan'da merdivenleri inerken hemen arkamdaydı. İçeridekiler sesi duymamış olmalıydılar çünkü kapıya koşan kimse yoktu.

Kapıyı açtığımda Ece ve Selim'i gördüm. Zamanlamaları zamansız olsada onları gördüğümde yüzümde eşsiz bir gülümseme oluştu. Hemen Ece'ye sarıldım, onlara bir şey olacak diye endişelenmiştim. Üstelik Ece ilk başta dışarıya çıkmak istememişti. Ölseydi eğer suçlu dışarıya çıkmak isteyen kişiler, yani biz oluyorduk. Gökhan ve Selim'in haraketliliğinden sarıldıklarını anlayabiliyordum. Ece kollarını sırtıma sardığında istemsiz olduğunu düşündüğüm acılı bir ses çıktı ağzından. Hemen geri çekildiğimde Gökhan'larda sarılmayı bırakmışlardı. İlk geldiğinde hissettiğim sevinç duygusundan çocukları inceleyememiştim. Fakat ayrılınca Ece'nin kolunun sargıda olduğunu fark ettim. Üstelik sargı bezi tamamen kana bulanmak üzereydi. Ben soramadan Gökhan, "ısırıldın mı?" diye sordu. Ece'nin yüzünde endişeli bir ifade oluştu. "Ay hayır ısırılmadım, gerçekten!" dedi aniden. Selim ise "beni kurtarırken kolunu ağaç evin kenarına sürttü abi. Bileğinden dirseğine kadar yüzüldü. Ben ağaç evde bulduğum malsemelerle mikrop kapmasın diye pansuman yaptım ama kanaması henüz durmadı." dedi. Rahatlamış bir nefes aldım. Ardından aklıma takılan soruları sormaya başladım. "Bi dakika ya, ne ağaç evi? Ne kurtarması? Siz direkt eve gelmiycek miydiniz?" dedim. Ece ise "önce bir içeriye mi geçseydik? İçerdekilerde aynı şeyleri sorarlar zaten." dedi. Haklıydı. "Ay akılmı kaldı bende, geçelim tabi içeriye!" dedim. Hep beraber salona geldiğimizde, herkesde ilk ifade mutluluktu, daha sonraysa bu ifade endişeye ve korkuya çevrilmişti.

"Isırıldın mı?" diye sordu Derin. "Isırılsaydım gelmezdim... ısırılmadım." dedi Ece. Buçe'nin gözleri Ece'nin kolundan ayrılmıyordu. "İyi misiniz?" diye sordu Gaye. "İyiyiz iyiyiz, Ece biraz düştü, dizi parçalandı. Bi de hayatımı kurtarırken kolunu ağaç evin kenarına sürttü." dedi. "Ne ağaç evi? Ne kurtarması oğlum? Dogru düzgün anlatsanıza!" dedi Kemal amca. "Deli'ler çok fazlaydılar. Durup savaşmak çok tehlikeliydi. Bizde U dönüşü yaparak eve dönmeye karar verdik. Yağmur yağıyordu, toprak çok kaygandı bende görmemişim ağacın kökünü takılınca dengemi sağlayamadım düştüm. Çok yavaşladık, Deli'ler bize çok yaklaşmışlardı. Hava da kararınca kalıcak bir yer bulmaya çalıştık. Şansımıza bir ağaç ev gördü Selim. Halattan yapılmış bir merdiven vardı. Önce ben çıktım, bu sırada Deli'lerle Selim ilgilendi. Selim yukarı çıkarken Deli'ler halata çok yüklendi, halatda inceldiği yerden koptu. Onu tutmak için kolumu ağaç evden sarkıttım ama, hızlı olmak için kendimi sert atmışım yere, kolum bu hâle geldi. Ağaç evde sabahlamak zorunda kaldık, Selim koluma pansuman yaptı ama hâlâ durmadı kanama." dedi Ece. Ölayı çok güzel özetlemişti. Cümlesi biter bitmez Betül ayağa kalktı ve Ece'ye sarıldı, bu sırada Buçe de kalkarak salondan çıkmıştı. Herkes Ece'lere sarılıyor ve döndükleri için ne kadar mutlu olduklarını söylerken Gökhan'la göz göze geldik. Selim'lerin gelmesinden biraz önceki hâlimiz aklıma düştüğünde heycanlanmıştım. O an'a geri dönmek istiyordum...

Kısa bir süre sonra Buçe, elinde tentürdiyot, krem gibi bir şey ve bir poşet pamukla salona girdi. "K- kanaması h-henüz durmamış. Yeniden p-pansuman yapılması gerek." dedi Buçe. "Bence hiç gerek yok Buçe abla, durur birazdan kanama." dedi Ece. Selim ise bu sırada hafiften gülüyordu. "E-elim hafiftir, anlarım bu işlerden." dedi Buçe. Nasıl işlerden anlıyordu? Meraklı bakışlarımıza daha fazla dayanamamış olacak ki, "tıp fakültesi son sınıf öğrencisiydim ben." dedi hiç kekelememişti. "Hangi bölüm?" diye sordu Gaye. "Beyin ve sinir cerrahisi." dedi Buçe. Açıkçası ben şok olmuştum. Asla öyle bir vibe vermiyordu. "Ş-şimdi izin v-ver de, pansumanı yapayım. Y-yoksa bir Deli'nin kanı sıçrarsa Deli'ye dönüşme oranın %95 falan." dedi Buçe. Ece mecburen kolundaki sargıyı açmaya başlamıştı. Canının yandığı yüz ifadesinden anlaşılıyordu. Sargıyı çözerken bir yandan da yarayı üflüyordu. Çok kötü gözüküyordu yarası. Çok acıyor olmalıydı. Buçe tentürdiyotu pamuğa dökerken Ece sargıyı tamamen çözmüştü...

Buçe pansumanı tamamlarken Selim lavaboya gitmişti. Kısa bir süre sonra Selim'in sesi bize ulaştı. "BURDA GÖRMENİZ GEREKEN BİR ŞEY VAR!" dedi. Ece'nin pansumanı tamamen bitmiş ve ilk koşan o olmuştu. Bizde lavaboya hızlı adımlarla ilerlemiş ve görmemiz gereken şeyi görmüştük. Aslında görmesemiydik ki? Ürkünç! Su ve kan... kan ve su. Nasıl olurdu da aynı musluktan birlikte akardı? Bu mümkün müydü? Kan, su taklidi yapıyor resmen, ama yemezler...

"Durum bu kadar kötü mü?" dedi Derin. Malesef kötüydü. "Hazır sulardan kullanın. Bi çaresini düşünürüz." dedi Gökhan. Derin'e cevap vermemişti. Bunun çaresi varmıydı emin değildim. Varsa bile biz bulabilirmiydik işte bundan hiç emin değildim. Su da bile kan varken bizim elimizde olmaması ne kadar mümkündü? Kana bulanmadan kurtulamazdık. Biz kurtulucaktık çünkü biz kanın ta kendisiydik...

Hellöö yeni bölüm geldi:) umarım bölümü beğenirsiniz. Başıma yorum yağmuru akıtmayı ve oy fırtınası çıkarmayı unutmayın.

~Bölümde geçmeyen ama yazarken aklımdan bir türlü çıkmayan, Ece ve Selim'i anımsatan o şarkıyı buraya bırakmak istiyorum;)~

Deeperise, Jabbar~ Unuttum Derdimi

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.