Eve girdikleri anda iki kardeş için asıl hayatta kalma savaşı başladı. Defne, Kaan’ın iri cüssesiyle kapı eşiğinde ayakkabılarını çıkarırken duvara çarptı; 43 numara spor ayakkabıyı ayağından fırlatırken Kaan’ın her zamanki dağınık refleksine uyup kapının önüne tekmeledi. Fakat içindeki düzen takıntısı anında devreye girdi ve koca gövdesiyle eğilip ayakkabıları milimetrik bir hizayla ayakkabılığa yerleştirdi.
Ön koltuktan inip hızla içeri dalan Kaan ise Defne’nin bedeninde merdivenleri ikişer ikişer çıkmaya çalıştı. Ancak bacak boyu buna yetmediği için dizini basamağa sertçe çarparak acıyla inledi.
"Defne! Kızım yavaş olsana, ne bu telaş?" Annesi mutfaktan elinde bezle çıkıp koridorda belirdi. Bakışları önce merdivende dizini ovuşturan Kaan’a, ardından kapıda put gibi dikilen Defne’ye kaydı. "İkiniz de bembeyaz olmuşsunuz. O salonda ne oldu öyle? Kaan, oğlum, boynun mu tutuldu senin? Niye öyle omuzlarını büzüyorsun?"
Defne panikle dikleşmeye çalıştı; Kaan’ın geniş göğsünü öne çıkardı ama bu sefer de fazlasıyla robotik, garip bir duruş sergiledi. "Yok bir şey anne. Yorgunum sadece. Odama... yani Kaan’ın... kendi odama çıkıyorum."
Annesi şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Kaan’ın normalde kapıyı çarparak mutfağa dalıp dolaptaki her şeyi silip süpürmesi gerekirdi. "Aç değil misin? Tost yapayım mı?"
"Aç değilim, teşekkürler," dedi Defne kibarca. Kaan’ın kalın, tok sesiyle bu kelimeler o kadar yabancı durmuştu ki annesi gözlerini kırpıştırdı.
Merdivenin tepesinde bekleyen Kaan ise tırnaklarını avuçlarına geçirdi. "Kibar konuşmayı kes!" diye geçirdi içinden. Annesine dönüp Defne’nin incecik sesiyle, "Ben de ders çalışacağım anne, rahatsız etmeyin," dedi; fakat ses tonundaki o buyurgan, sert tını annesinin dikkatinden kaçmadı.
İkisi de üst kata çıkıp kapıları arkalarından kilitledikleri an derin bir nefes verdi.
Defne, Kaan’ın odasındaki kaosa baktı: Yerde dağınık duran antrenman şortları, kirli çoraplar, duvara asılmış kırık bir basket potası ve ter kokan oda havası. Koca elleriyle burnunu tıkadı, içindeki titiz öğrenci çığlık atmak istiyordu. Masanın üzerindeki aynaya yaklaştı; Kaan’ın sert çene hattı, dağınık saçları ve şakaklarındaki damarlar karşısındaydı. Aynadaki göğüs kafesine dokundu; o kalbin içinde kendi korkuları çarpıyordu ama beden tamamen başka bir dünyaya aitti.
Karşı odada Kaan, Defne’nin pastel renkli, lavanta kokulu, her kalemin hizalı durduğu masasının önünde dolanıyordu. Dolabı açtığında sadece düzgünce katlanmış hırkalar, uzun etekler ve kumaş pantolonlar gördü. "Ben bu paçavralarla yarın okula nasıl gideceğim?" diye homurdandı. Aynaya baktığında Defne’nin masum, ürkek yüzü ona geri baktı. Kaşlarını çatıp sert bir ifade takınmaya çalıştı; ama Defne’nin yüzünde bu öfke, sadece incinmiş bir çocuğun çaresiz bakışına dönüşüyordu.
Gece yarısı telefonuna gelen bildirimle irkildi. Kaan’ın telefonundan Defne mesaj atmıştı:
Kapıyı aç. Yarın sabahın planını yapmazsak ikimiz de bittik.