Cuma günü gelip çattığında okulun havası elektrik yüklü bir fırtına öncesi gibi gergindi. Bölge yarı final maçı öğleden sonra okulun spor salonunda oynanacaktı. Her köşede maçın afişleri asılıydı, koridorlar tezahürat provaları yapan öğrencilerle doluydu.
Kaan, sabahki sert çıkışının ardından gün boyunca Defne’ye tek bir kelime bile edememişti. Koridorda ne zaman göz göze gelseler Defne bakışlarını anında yere indiriyor, bir hayalet gibi yanından süzülüp gidiyordu. Kaan'ın göğsünde kabaran suçluluk duygusu, maç öncesi heyecanına karışıp onu daha da huzursuz ediyordu.
Son ders ziliyle birlikte spor salonu tıklım tıklım doldu. Tribünler uğulduyor, bando takımı ritim tutuyordu. Kaan 7 numaralı formasını giyip sahaya çıktığında alkışlar koptu. Ancak zihni sahada değildi; tribünlerin en arka sıralarına, kimsenin oturmadığı o loş köşeye baktı. Defne oradaydı. Sırt çantasını kucağına almış, başını hafifçe eğmiş bir halde, sanki orada olmak zorundaymış gibi sessizce maçı bekliyordu.
Aynı dakikalarda okulun elektrik şebekesinde garip arızalar baş göstermişti. Gökyüzündeki kara bulutlar şimşeklerle yarılıyor, salonun devasa tavan projektörleri hafif hafif titriyordu.
Hakemin düdüğüyle maç başladı. İlk çeyrek tam bir kaos içinde geçti. Rakip takım Kaan’ın üzerine oynuyor, sert faullerle onu kışkırtmaya çalışıyordu. Üçüncü çeyreğin son saniyelerinde Kaan pota altına doğru hızla yüklendi; havaya sıçradığı anda rakip savunmanın sert darbesiyle dengesini kaybedip doğrudan saha kenarındaki metal skorboard panosuna çarptı.
Çarpmanın şiddetiyle eski elektrik panosundan mavi kıvılcımlar fışkırdı.
Tam o saniyede dışarıda devasa bir yıldırım okulun paratonerine isabet etti. Spor salonundaki tüm projektörler aynı anda kulak tırmalayıcı bir çatırtıyla patladı. Salona zifiri bir karanlık çöktü; fakat skorboardun etrafında toplanan yoğun, neon sarısı ve mat mor statik elektrik dalgası havada asılı kaldı.
Defne tribünden refleksle ayağa fırladı. Kaan’ın acı içinde kıvrandığını gördüğü an, yıllardır içine gömdüğü o koruma içgüdüsü devreye girdi. "Kaan!" diye bağırdı; bu, yıllar sonra okulda çıkardığı ilk yüksek sesti. Merdivenlerden aşağı, sahaya doğru koştu.
Kaan metal çerçeveye yapışmış halde titriyor, akımdan kurtulamıyordu. Defne kardeşinin koluna uzanıp onu çekmek istediği anda, akım ikisini birden sardı.
Mor ve sarı kıvılcımlar iki bedeni görünmez bir manyetik halka gibi birbirine bağladı. Defne’nin zihninde derin bir kırılma sesi yankılandı; sanki ruhu bedeninden sökülüyor, kemikleri eriyip başka bir kalıba dökülüyordu. Kaan ise göğsünün içinde patlayan o tarifsiz ağırlıkla birlikte nefesinin tamamen kesildiğini hissetti. İki kardeş, yüzlerce kişinin çığlıkları arasında aynı anda yere yığıldı.
Salonun acil durum jeneratörleri devreye girip cılız sarı ışıklar yandığında etrafta büyük bir panik vardı.
Yerde yatan iki bedenden biri yavaşça gözlerini açtı.
Defne elini başına götürmek istedi; ancak parmakları inanılmaz derecede kaba, kolları ise kaslı ve ağırdı. Üzerindeki 7 numaralı terli basketbol formasına ve ayaklarındaki 43 numara spor ayakkabılara baktı. Korkuyla soluk alıp verdiğinde boğazından pes, çatallı bir erkek sesi çıktı.
Birkaç metre ötede ise diğer beden inleyerek doğruldu. Kaan, ellerine baktığında açık pembe ojeli, titreyen ince parmakları gördü. Omzuna dökülen koyu renk atkuyruğu saçları tuttuğunda nefesi tıkandı.
İki kardeş, salonun ortasında donup kalmış yüzlerce kişinin önünde göz göze geldiler. Artık Kaan, Defne’nin kırılgan ve sessiz bedenindeydi; Defne ise Kaan’ın devasa, öfkeyle dolu kalıbının içine hapsolmuştu.