Öğleden sonraki son ders zili çaldığında hava iyice kararmış, sonbaharın ilk ağır yağmuru camlara vurmaya başlamıştı. Koridorlar, haftanın yorgunluğunu üzerlerinden atmak isteyen öğrencilerin gürültülü adımlarıyla boşalıyordu.
Defne, kütüphaneden aldığı kalın kimya soru bankasını göğsüne bastırarak B Blok’taki dolabına doğru ilerledi. Koridorun bu kısmı her zamanki gibi loştu; tavandaki eski florasan lambalardan biri hafif bir cızırtıyla yanıp sönüyordu. Dolabının kapağını açıp fazla defterlerini yerleştirirken arkasından gelen tanıdık, alaycı kıkırdamalarla omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi.
"Bakın burada kim varmış, sınıfın dâhisi yine kitaplarıyla aşk yaşıyor."
Defne arkasını dönmeden gözlerini kapattı. Ses, voleybol takımından Melis’e ve peşinden ayrılmayan iki arkadaşına aitti. Yanından geçerken bilerek omzuna çarptılar; Defne’nin kucağındaki kimya kitabı kayıp yere, ıslak paspas izlerinin üzerine düştü. Sayfalar açıldı, kenarları ıslandı. Melis umursamaz bir kahkaha atarak koridorda ilerlemeye devam etti. Defne eğilip titreyen parmaklarıyla kitabını yerden aldı, sayfaları silmeye çalışırken gözlerinin dolmasına engel olamadı. Karşılık verememek, her gün bu sessizliği zırh gibi kuşanmak artık göğsüne ağır bir taş gibi oturuyordu.
Aynı dakikalarda kapalı spor salonunda bambaşka bir gerilim tırmanıyordu. Kaan, cuma günkü bölge maçı öncesi yapılan son çift kale maçta topu hırsla sektiriyordu. Fakat takımın yedek forveti Arda’nın peş peşe yaptığı sert fauller sabrını taşırmıştı. Arda’nın son pozisyonda Kaan’ı havada dengesizce itmesiyle Kaan parkenin üzerine sertçe düştü.
Düştüğü an ayağa fırladı. Salondaki spor ayakkabı gıcırtıları bir anda kesildi. Kaan, Arda’nın yakasına yapışıp onu doğrudan duvardaki koruyucu minderlere doğru itti.
"Derdin ne lan senin?" diye kükredi Kaan. Damarları şakaklarında belirmişti, yumruğunu sıkmış her an patlamaya hazırdı. "Basketbol mu oynuyorsun, güreşiyor musun?"
Koçun tiz düdüğü salonu inletti: "Kaan! Bırak hemen!" Koç araya girip iki genci ayırırken Kaan göğsü inip kalkarak geri çekildi. Öfkesini kontrol edememek onun en büyük lanetiydi; her olayda yumruklarına sarılıyor, bu kontrolsüz hırs hem takım içindeki yerini hem de geleceğini tehlikeye atıyordu. Koç sert bir sesle, "Hemen soyunma odasına git ve sakinleş, cuma günkü kadroyu bu tavrına göre belirleyeceğim," dedi.
Kaan hırsla havlusunu yere fırlatıp soyunma odasının kapısını çarparak çıktı.
Yarım saat sonra, okulun ana çıkış kapısının önünde iki kardeş yeniden karşılaştı. Yağmur hızlanmıştı. Defne çantasını sıkıca tutmuş, köşeleri nemlenmiş kitabıyla saçağın altında bekliyordu. Kaan ise omzunda antrenman çantası, alnındaki ter kurumuş ama gözlerindeki öfke henüz sönmemiş halde yanına geldi. İkisi de birbirine baktı; Defne’nin gözlerindeki o sindirilmiş kırgınlık ile Kaan’ın yüzündeki patlamaya hazır öfke havada asılı kaldı. İkisi de konuşmadı ama birbirlerinin taşıdığı yükün ağırlığını ilk kez bu kadar net hissettiler.