Kazan dairesinin paslı demir kapısı aralandığında, içeriye yılların biriktirdiği kömür isi, küf ve metal kokusu doldu. Burası yıllar önce Defne’nin kilitlendiği, çocukluk travmasının başladığı yerdi; ancak bu kez içeriye boynu bükük, çaresiz bir çocuk olarak değil, Kaan’ın 1.88’lik cüssesiyle, dimdik bir intikam ve kararlılıkla girdi.
Arkalarından içeri süzülen Zeynep, sırt çantasını eski bir çalışma tezgâhının üzerine bıraktı. Kaan ise Defne’nin narin bedeninde hâlâ derin derin nefes alıyor, depodaki krizin izlerini üzerinden atmaya çalışıyordu. Yine de gözlerindeki vahşi hırs sönmemişti; küçük elleri tezgâhın üzerindeki kalın bakır kablolara uzandı.
"Plan ne Zeynep?" dedi Kaan, Defne’nin ince sesiyle tezgâhın üzerine eğilerek. "O şalteri indirip bizi kızartmayacaksın değil mi?"
Zeynep kalın kauçuk eldivenleri ellerine geçirirken çantasından çıkardığı multimetreyi eski panonun ana girişine bağladı. Dijital ekranda hızla tırmanan sayılar sarı ekranda parıldadı.
"Eğer teorimiz doğruysa," dedi Zeynep, sesindeki bilimsel odaklanmayla titremesini gizleyerek, "salondaki kazanın aynısını simüle etmemiz şart. Ama bu kez kontrol bizde olacak. Okulun ana trafosundan gelen 380 voltluk üç fazlı hattı, kondansatör bankasıyla ters polariteye bağladım. Skorboarddaki kaza anında oluşan elektromanyetik rezonansı tam ters frekansta verdiğimizde, iki sinir sistemi arasındaki köprü kapanacak."
Defne koca ellerini panonun demir çerçevesine dayadı. Kaan’ın kalın ve tok sesi kazan dairesinin kavisli tavanında yankılandı: "Yani?"
"Yanisi şu: İkiniz de bu iki ana elektrot kutbunu tutacaksınız," dedi Zeynep iki ucu çıplak bırakılmış kalın mavi ve kırmızı kabloları göstererek. "Trafonun ana şalterini kaldırdığım an iki saniyelik bir ark akımı oluşacak. İki saniye sonra sistemi keseceğim. O iki saniyede zihninizin ve bedeninizin biyoelektrik alanı yeniden senkronize olmak zorunda. Yoksa..."
"Yoksa ne?" diye sordu Kaan, Defne’nin gözlerini kısarak.
"Yoksa ikinizin de kalbi durur."
Kazan dairesine bir an için ölümcül bir sessizlik çöktü. Borulardan damlayan suyun sesi, metalin genleşme çıtırtılarına karışıyordu.
Defne, Kaan’ın yüzüne baktı; karşısında duran minyon bedenin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha fark etti. "Korkuyor musun?" dedi Defne, Kaan’ın pes sesiyle.
Kaan gülümsedi. Defne’nin yüzünde bu gülümseme ilk kez böylesine pervasız, meydan okuyan bir ışıkla parladı. "Korkmak mı? Defne, ben senin bedeninde Melis’in kilitlediği o depoda kaldım. Ölümden beterdi ama beni oradan çıkardın. Artık hiçbir şeyden korkmuyorum. Kendi cüssemi geri alacağım, sen de o parlak zihnini. Hazırım."
Defne sol elini kırmızı kabloya uzattı; Kaan ise Defne’nin minik sağ eliyle mavi kabloyu kavradı. İki kardeş boşta kalan ellerini birbirine kenetledi. Kaan’ın koca parmakları, Defne’nin narin parmaklarını sımsıkı sardı. Bu, günlerdir birbirlerinin acısını, yalnızlığını ve mücadelesini paylaşan iki ruhun nihai temasıydı.
"Üçe kadar sayıyorum," dedi Zeynep, ana şalterin kalın koluna iki eliyle asılarak. Gözleri dolmuştu. "Bir..."
"Teşekkür ederim Defne," diye fısıldadı Kaan, Defne’nin ince sesiyle. "Bana nasıl güçlü olunacağını öğrettiğin için."
"Asıl ben teşekkür ederim Kaan," dedi Defne, Kaan’ın gür sesiyle. "Bana sesimin olduğunu hatırlattığın için."
"İki..."
İki kardeş gözlerini birbirine kilitledi.
"ÜÇ!"
Zeynep şalteri var gücüyle aşağı indirdi.
Kazan dairesi kör edici, saf beyaz ve neon moru bir ışık patlamasıyla aydınlandı. Şebekeden çekilen yüksek gerilim hava hattında korkunç bir çatırtıyla ark yaptı. İki bedenin kenetlenen ellerinden mavi kıvılcımlar fışkırırken, ikisinin de göğsünden kopan sağır edici bir çığlık duvarları sarstı.
Ruhlarının bedenlerinden sökülüşü, bu kez bir kaza gibi acımasız değil; birbirine kenetlenen iki yapboz parçasının yerine oturması gibi şiddetli ve kaçınılmazdı.
Zeynep iki saniye dolduğu anda şalteri geriye fırlattı. Sigortalar büyük bir gürültüyle patladı, tavandaki cılız lamba söndü ve kazan dairesi kapkaranlık bir duman tabakasının altında derin bir sessizliğe gömüldü.
Yerde yan yana yatan iki bedenden çıt çıkmıyordu.
Zeynep elindeki eldivenleri fırlatıp dizlerinin üstünde emekleyerek dumanların arasına daldı. "Defne! Kaan! Ses verin, ne olur ses verin!"
Yerdeki uzun boylu gövde aniden derin, hırıltılı bir nefes alarak doğruldu. İki elini hızla göğsüne götürdü; parmakları kalın, kemikli ve ağırdı. Şakaklarındaki terleri silerken ağzından pes, kaba ve öfkeli bir ses çıktı:
"Öksürttü lan bu duman... Boğazım yandı!"
Kazan dairesindeki duman tabakası genizleri yakarken, Kaan dizlerinin üzerinde doğruldu. Kendi cüssesini, o kemikli ve kaba ellerini, ciğerlerine giren o geniş havayı ilk kez böylesine açgözlülükle hissetti. Boğazından dökülen o pes, çatallı küfür kendi ses telleriyle yankılanmıştı. Geri dönmüştü.
"Başardık lan..." diye fısıldadı Kaan, yüzünde zafer sarhoşu bir sırıtışla.
Fakat bu sarhoşluk sadece iki saniye sürdü.
Gözleri yerdeki diğer bedene kaydığında, göğsündeki o koca kalp sanki buzdan bir mengenenin içine sıkıştı.
Defne yerde, yan yatmış halde kıpırtısız duruyordu. Gri kapüşonlunun içinde minicik kalan bedeni tamamen hareketsizdi. Açık pembe ojeli parmakları beton zemin üzerinde gevşekçe duruyor, siyah saçları yüzünü tamamen kapatıyordu.
"Defne?"
Kaan’ın sesi az önceki o gür tondan çıkıp bir anda çatallandı. Dizlerinin üzerinde emekleyerek kardeşinin yanına fırladı. Koca elleriyle Defne’nin omuzlarını sarstı.
"Defne, hadi kalk. Şaka yapma, bitti diyorum. Döndük!"
Cevap yoktu. Ne bir kıpırtı ne de en ufak bir inleme.
Zeynep elindeki yanmış kabloları panikle yere fırlatıp koştu. "Defne!" diyerek diz çöktü, titreyen parmaklarını Defne’nin narin boynuna, şah damarına bastırdı. Zeynep’in yüzündeki tüm kan saniyeler içinde çekildi; dudakları bembeyaz oldu.
"Nabzı... nabzı çok zayıf Kaan," dedi Zeynep, sesi ağlamaklı bir fısıltıya dönüşerek. "Aşırı yükleme oldu. Akım kesilmeden önce kondansatör patladı, onun bedeni o voltajı kaldıramadı!"
"Saçmalama!" diye kükredi Kaan. Kendi devasa bedeninin gücü şimdi içinde saf bir çaresizliğe, dehşet verici bir felç hissine dönüşmüştü. Defne’nin yüzünü ellerinin arasına aldı; yanakları buz gibiydi, dudakları hafifçe morarmıştı. Göğüs kafesi inip kalkmıyordu.
Depodaki kriz... Defne’nin bedeni zaten bodrumdaki o kilitli depoda ağır bir panik atak geçirmiş, kalbi ve sinir sistemi sınırına kadar yıpranmıştı. Üzerine gelen yüzlerce voltluk ters akım, o narin sistemi tamamen kitlemişti.
"Defne, bana bak!" Kaan kardeşini kucağına çekip başını göğsüne yasladı. Defne’nin başı cansızca geriye düştü. Kaan koca parmaklarıyla kardeşinin soğuk yanağına hafifçe vurdu. "Aç gözlerini! Sakın beni bırakma, duyuyor musun beni?! Ben senin bedeninde o depoda nefes alamadım ama sen beni kurtardın! Şimdi pes edemezsin!"
Kazan dairesinin karanlığında sadece Kaan’ın boğuk hıçkırıkları ve Zeynep’in panikle Defne’nin göğsüne yaptığı cılız kalp masajı hareketleri yankılanıyordu.
"Nefes almıyor Kaan!" diye bağırdı Zeynep, gözyaşları içinde. "Ambulans çağırmamız lazım, hemen!"
"Zaman yok!" Kaan tereddüt bile etmedi. 1.88’lik dev gövdesiyle yerden bir yay gibi fırladı; Defne’nin tüy kadar hafif bedenini kollarının arasına alıp göğsüne bastırdı. Kardeşinin başı omzuna düşmüştü, kolları cansızca sarkıyordu.
Kaan hayatında hiç bu kadar hızlı koşmamıştı. Sahadaki hiçbir hızlı hücum, hiçbir son saniye turnikesi bu adımların yanına bile yaklaşamazdı. Kazan dairesinin paslı kapısını ayağıyla tekmeyle devirircesine açtı.
"Defne... dayan," diye fısıldadı koşarken. Rüzgâr yüzüne çarpıyor, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında kuruyordu. "Dayan ne olur... Sana söz veriyorum, bir daha seni asla kimsenin ezmesine izin vermeyeceğim. Sadece nefes al... Lütfen nefes al."
Kaan kucağında hareketsiz yatan kardeşiyle okul bahçesine fırladığında, bahçedeki öğrencilerin ve öğretmenlerin şaşkın çığlıkları birbirine karıştı. Atatürk Lisesi'nin en hırçın çocuğu, kollarında can çekişen kardeşini göğsüne sarmış, avazı çıktığı kadar yardım için haykırıyordu.