Karanlık, rutubetli kimya deposunun zemininde saniyeler birer asır gibi uzuyordu.
Kaan dizlerini karnına çekmiş, sırtını buz gibi demir kapıya dayamıştı. Defne’nin minik parmakları kontrolsüzce titriyor, tırnakları hırkasının kollarını yırtarcasına kumaşa batıyordu. Boğazı kilitlenmişti; ciğerlerine hava dolmuyor, aksine göğsünün üzerinde tonlarca ağırlıkta bir beton blok varmış gibi hissediyordu. Zihni ne kadar "Sen Kaan’sın, bu sadece bir oyun, sakin ol" diye haykırsa da Defne’nin bedeninin hücresel hafızası bu mantığı ezip geçiyordu. Sekiz yaşındaki o küçük kızın karanlıkta kilitli kaldığı anki dehşeti, şimdi damarlarındaki kanda doğrudan akıyordu.
"Nefes... al..." diye inledi Kaan. Boğazından çıkan ses incecik, çatlak bir hıçkırığa dönüştü.
Gözlerinin önüne bir sis perdesi iniyordu. Yere düşen cılız telefon ışığına uzanmak istedi ama parmakları o kadar buz kesmişti ki ekrana dokunduğunda bile hissedemedi. Zihninde yankılanan o çaresizlik hissiyle başını dizlerinin arasına gömdü. Yıllarca "Korkak Defne, içine kapanık Defne" diye alay ettiği kardeşinin, her gün nasıl bir cehennemin kıyısında yürüdüğünü artık sadece bir kabus olarak değil, iliklerine işleyen bir panik olarak yaşıyordu.
O sırada okulun arka bahçesinde, kazan dairesinin önündeki loş sundurmanın altında Zeynep elindeki sırt çantasıyla bekliyordu. Çantanın içi okulun fizik ve kimya laboratuvarından güç bela aşırdığı multimetreler, kalın bakır kablolar ve yalıtkan eldivenlerle doluydu.
Defne, Kaan’ın 1.88’lik dev gövdesinde bir aşağı bir yukarı volta atıyordu. Kaan’ın koca botları nemli çakıl taşlarını ezdikçe tok sesler çıkarıyordu.
"Nerede kaldı bu?" dedi Defne, Kaan’ın kalın ve tok sesiyle. Saat dokuzu on geçiyordu ve Kaan’ın beş dakikada dönmesi gerekiyordu.
"Selim Hoca bir şeyler imzalatıyor olabilir," dedi Zeynep montunun fermuarını çekerken. "Biliyorsun, olimpiyat evrakları hep karışıktır."
"Hayır," dedi Defne aniden durarak. Kaan’ın sert yüz hatlarında dehşet verici bir şüphe çaktı. "Selim Hoca cumartesi günleri asla bodrum kattaki kimya deposuna inmez. O çocuk 'kimya deposu' dedi... Kaan oraya tek başına gitti!"
Defne’nin göğsünde Kaan’ın kalbi delicesine çarpmaya başladı. Bodrum kat... kimya deposu... kilitli kapılar...
Yıllar önce o depoda, o kazan dairesinde ne olduğunu Kaan dün gece öğrenmişti ama Defne o anın her saniyesini ezbere biliyordu. Eğer birileri Kaan’ı o depoya kilitlediyse... Kaan içindeki tüm öfkeye rağmen Defne’nin panik atak geçiren bedenini kontrol edemezdi. O beden kilitlenirdi. O beden nefes almayı keserdi.
"Zeynep, çantayı al, hemen arkamdan gel!" diye kükredi Defne.
Kaan’ın güçlü bacakları zemini öyle bir itti ki çakıllar etrafa saçıldı. Defne, Kaan’ın bedeninin sunduğu o saf, patlayıcı kas gücünü ilk kez böylesine pervasızca kullandı. B Blok’un yangın çıkış kapısına doğru rüzgâr gibi koştu; kapıyı omuz darbesiyle açıp basamakları üçer dörder atlayarak bodrum katına daldı.
Bodrum koridoru zifiri bir sessizliğe gömülmüştü. Koridorun sonundaki eski kimya deposunun önünde durduğunda, kapının üzerindeki asma kilidin sürgülü demire takılı olduğunu gördü.
"Kaan!" diye bağırdı Defne. Kaan’ın gür sesi çıplak beton duvarlarda bir top mermisi gibi patladı.
İçeriden hiçbir ses gelmedi. Sadece kapının hemen dibinden gelen kesik, boğuk ve hırıltılı bir inleme duyuldu.
Defne’nin gözü döndü. Yıllardır içine gömdüğü o çaresizlik, Kaan’ın 1.88’lik kaslı bedeninde saf bir koruma içgüdüsüne ve kontrolsüz bir öfkeye dönüştü. "Geri çekil kapıdan!" diye haykırdı.
Defne iki adım geri çekildi, Kaan’ın tüm ağırlığını ve hızını sağ omzuna toplayıp eski ahşap kapının kilit noktasına bütün gücüyle yüklendi.
GÜM!
İlk darbede kapının pervazındaki kireçler döküldü, demir sürgü gıcırdadı. Defne nefes bile almadan bir adım daha geriledi ve basketbol sahasında iki metrelik devi deviren o bacak kaslarıyla kapıya tekme savurdu. Kilit yuvasından koparak büyük bir çatırtıyla parçalandı ve kapı ardına kadar açıldı.
Deponun loşluğunda, köşeye büzülmüş minik silüet titriyordu. Defne’nin bedeni kaskatı kesilmiş, tırnakları kollarını kanatacak kadar batmıştı; Kaan nefes alamıyor, sadece boğuk sesler çıkarıyordu.
Defne yere diz çöktü. Kaan’ın koca kollarını kardeşinin narin bedenine doladı; onu göğsüne bastırıp sımsıkı sarıldı.
"Buradayım... Kaan, buradayım, geçti," dedi Defne, Kaan’ın o gürleyen sesini ilk kez böylesine yumuşak, bir ninniden farksız bir şefkatle kullanarak. Koca elleriyle Defne’nin titreyen saçlarını okşadı. "Bana bak. Kapı açık. Işık var. Nefes al... Ben yanındayım, kimse sana dokunamaz."
Kaan, Defne’nin kollarının arasında bir süre daha sarsıldı. Yavaş yavaş, Defne’nin bedenine giren oksijen ciğerlerini genişletti. Başını kaldırıp kendi eski yüzüne baktı; Kaan’ın gözlerinden süzülen gerçek gözyaşları çenesine akıyordu. İki kardeş karanlık deponun zemininde birbirine sarılmışken Zeynep nefes nefese kapıda belirdi, elindeki multimetreyi düşürmemek için kapı pervazına tutundu.
Kaan derin bir nefes alıp Defne’nin kollarından ayrıldı. Yanaklarındaki yaşı sildi ama gözlerinde artık panik değil, intikam ateşi yanıyordu.
"Melis..." dedi Kaan, Defne’nin sesiyle ama buz gibi bir nefretle. "Bunu Melis yaptı."
Defne ayağa kalktı. Kaan’ın devasa gövdesi doğruluğunda, yumrukları öyle bir sıkılmıştı ki eklemleri beyazlamıştı.
"Melis’in hesabını sonra göreceğiz," dedi Defne, gözlerini Zeynep’in elindeki alet çantasına dikerek. "Şimdi o kazan dairesine gidiyoruz. Bu laneti bitireceğiz. Bedenlerimizi geri alacağız ve bu okula kiminle oynadıklarını göstereceğiz."