Cumartesi sabahı hava gri, sisli ve buz gibiydi. Hafta sonu takviye kursları ve kulüp çalışmaları nedeniyle Atatürk Lisesi'nin bahçesinde seyrek bir kalabalık vardı. İki kardeş, Zeynep ile saat dokuzda kazan dairesinde buluşma planını kafalarına kazıyarak bahçeye adım attı. Defne, Kaan’ın iri bedeninde kapüşonunu çekmiş önden ilerliyor, Kaan ise Defne’nin ince hırkasına sarınmış halde birkaç adım geriden geliyordu.
Bahçenin ortasındaki Atatürk büstünün yanından geçerken, 10. sınıflardan gözlüklü bir çocuk nefes nefese koşarak önlerini kesti. Çocuğun gözleri panikle Kaan’ın bedenindeki Defne’yi es geçip doğrudan Defne’nin bedenindeki Kaan’a kilitlendi.
"Defne! Sonunda geldin!" dedi çocuk telaşla. "Selim Hoca B Blok’un alt katındaki eski kimya deposunda seni bekliyor. Bilim olimpiyatları evrakında bir imza eksik kalmış, hemen gelmezsen başvuru iptal olacak dedi!"
Kaan, Defne’nin bedeninde kaşlarını çattı. İncecik sesiyle, "Bana niye mesaj atmadı?" diye sordu.
"Hocanın şarjı bitmiş, beni görünce 'Hemen Defne’yi bul getir' dedi. Çabuk ol, hoca birazdan çıkacakmış!" Çocuk arkasını dönüp hızla bahçeden uzaklaştı.
Defne, Kaan’ın koca bedeniyle yaklaşıp kardeşinin kulağına eğildi. Kaan’ın derin ve pürüzlü sesiyle fısıldadı: "Kaan, Selim Hoca cumartesi günleri asla bodrum kattaki depoya inmez, öğretmenler odasında olur. Bunda bir iş var, gitme."
Kaan Defne’nin gözlerinin içine baktı; o narin yüzde tehlikeli bir öfke kıvılcımı parladı. "Eğer o imza gerçekten gerekliyse ve gitmezsem senin bursun yanar. Zaten Zeynep’in gelmesine yirmi dakika var. Ben inip bakarım. Selim Hoca oradaysa işi hallederim, başkasıysa..." Kaan ellerini yumruk yaptı; Defne’nin minik parmakları avuç içinde kenetlendi. "...başkasıysa kim olduğunu öğrenirim."
"Tek başına inme, ben de geleyim!"
"Saçmalama!" dedi Kaan sertçe. "Sen Kaan cüssesiyle o depoya inersen ne diyeceksin? 'Kız kardeşimin evrakını ben getirdim' mi? Dikkat çekeriz. Sen arka bahçeye geç, Zeynep gelince aletleri hazırla, ben beş dakikaya oradayım."
Defne tereddütle dursa da Kaan arkasını dönüp B Blok’un ağır demir kapısına doğru yöneldi bile.
B Blok’un bodrum katı rutubet, pas ve toz kokuyordu. Tavandaki tek tük lambalar sarı, cansız bir ışık yayıyor, köşeler zifiri karanlıkta kalıyordu. Kaan, Defne’nin spor ayakkabılarıyla merdivenleri indi. Koridorun sonundaki eski kimya deposunun paslı kapısı aralıktı, içeriden cılız bir ışık sızıyordu.
"Selim Hocam?" dedi Kaan, depoya adımını atarak. Defne’nin ince sesi çıplak beton duvarlarda yankılandı.
İçeride hoca falan yoktu. Sadece kırık sıralar, tozlu cam tüpler ve eski dolaplar vardı.
Tam arkasını dönüp çıkmak istediği anda, kapı kulak tırmalayıcı bir gıcırtıyla sertçe kapandı ve arkasından anahtarın iki kez döndüğü o metalik kilit sesi duyuldu.
"Kim var orada?!" diye bağırdı Kaan, kapının demir koluna asılarak.
Kapının arkasından tanıdık, alaycı kıkırdamalar yükseldi. Melis’in tiz sesi karanlık koridoru inletti: "Dün koridorda bana meydan okurken çok havalıydın Defne! Bakalım pazartesi sabahına kadar bu depoda kilitli kalınca da aynı cesareti gösterebilecek misin?"
Melis’in yanındaki iki kız da kahkahalarla ona eşlik ediyordu. "Biraz karanlıkta kal da o burnun sürtsün ukala şey!"
Kaan kapıyı yumruklamaya başladı. Fakat Defne’nin minik yumrukları kalın demir kapıya çarptıkça kapı sarsılmıyor, aksine Defne’nin narin el bilekleri feci şekilde zonkluyordu.
"Açın lan şu kapıyı!" diye kükremek istedi Kaan. Ama boğazından dökülen şey, sadece incecik, tiz ve güçsüz bir çığlıktı: "Açın dedim size!"
Kızların alaycı kahkahaları uzaklaşırken koridorda sessizlik yeniden hâkim oldu.
Kaan kapının önünde sırtını soğuk metale yaslayıp nefes nefese yere çöktü. O an, etrafını saran zifiri karanlık, burnuna dolan o ağır rutubet ve pas kokusu zihninde korkunç bir kapıyı araladı.
Defne’nin bedeni... Hücresel hafıza anında devreye girdi.
Kaan’ın göğsü sıkışmaya başladı; Defne’nin minik kalbi sanki kaburgalarını kıracakmış gibi küt küt atıyordu. Parmak uçları buz kesti, boğazı kurudu. Karanlığın içinden yıllar önceki o kazan dairesinin sesleri, kapıyı tekmeleyen çocukların uğultusu yükseldi. Bu bir panik atak kriziydi; Defne’nin bedeninin sekiz yaşından beri karanlık ve kilitli kapılar karşısında verdiği o kontrolsüz, dehşet verici refleks Kaan’ı esir alıyordu.
"Nefes al... lanet olsun nefes al..." diye fısıldadı Kaan, kendi tırnaklarını kollarına geçirerek. Kendi zihni ne kadar güçlü, öfkeli ve savaşçı olursa olsun; içinde bulunduğu beden korkudan titriyor, ciğerlerine giren hava sanki boğazında bıçak gibi kesiliyordu.
Fiziksel gücü yoktu. Kapıyı kıracak bir yumruğu yoktu. Ve en kötüsü, Defne’nin yıllardır her gün göğsünde taşıdığı o karanlık kuyu, şimdi Kaan’ı da içine çekip boğmak üzereydi.