Okulun arka çıkışındaki dar sokakta, sokak lambalarının sarı ışığı altında üç gölge yan yana ilerliyordu. Zeynep elindeki kâğıtları sıkı sıkıya kavramış, birkaç adımda bir yanındaki iki garip silüete bakıp başını iki yana sallıyordu.
"Hâlâ inanamıyorum," dedi Zeynep fısıltıyla. "Şu an yanımda yürüyen kişi aslında Defne ama Kaan'ın sesiyle konuşuyor. Karşımda duran ise okulun en kavgacı tipi ama Defne'nin hırkasını giymiş, boyu benden kısa!"
"Kısa mısın nesin bilmem ama sesini biraz daha alçaltmazsan bütün mahalle bunu öğrenecek," dedi Kaan, Defne’nin narin bedeninde hızlı ve sert adımlarla ilerlerken. Kolları göğsünde kavuşmuştu ve Defne'nin açık pembe ojeli tırnakları kumaşa batıyordu. "Şimdi boş konuşmayı bırak da bize bir çıkış yolu söyle. Salondaki trafo patladığında iki bedenin arasına sıkışan şey neydi?"
Defne, Kaan’ın 1.88’lik gövdesinde biraz geriden geliyordu; maçın tüm yorgunluğu koca kaslarına çökmüş, diz kapakları zonkluyordu. "Kuantum düzeyinde bir rezonans olmalı Zeynep. O an okulun paratonerine yıldırım düştü, trafo aşırı yüklendi ve skorboarddaki yüksek gerilim kablosu doğrudan Kaan'ın göğsündeki metal madalyona temas etti. Ben de ona dokunduğum anda iki sinir sistemi arasında devasa bir statik köprü kuruldu."
Kaan kendi eski bedenine dönüp yüzünü buruşturdu: "Türkçe konuş Defne, beynim zaten senin kafatasının içinde sıkışmış durumda, bir de fizik dersi çekemem."
Zeynep bir an durdu. Sokak lambasının tam altında iki kardeşe döndü. Gözlerinde korkunun yerini hızla bir fen öğrencisinin o doymak bilmez merakı almıştı.
"Defne haklı olabilir," dedi Zeynep, ses tonu ciddileşerek. "Eğer bu sadece rastgele bir elektrik çarpması değil de çok nadir bir elektromanyetik rezonanssa, aynı frekansı ve ters kutup yükünü yeniden yaratmamız gerekir. Yani... sizi tekrar çarpmamız gerekebilir."
Kaan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı; Defne’nin yumuşak yüz hatlarında bu dehşet inanılmaz derecede çocuksu durmuştu. "Sen kafayı mı yedin kızım?! Zaten bir kere mangal kömürüne döndük, bir daha mı prize parmak sokacağız?"
"Başka bir şansımız var mı Kaan?" Defne öne çıktı. Kaan’ın kalın, tok sesi gecenin sessizliğinde yankılandı. "Haftaya cuma bölge finali var. Bugün o üçlüğü attım ama şanstı; finalde rakip takım benim sadece dış şut atmamı engelleyecek, pota altına sürmemi isteyecek. Ben o sahada iki dakika bile ayakta kalamam. Ya sen? Pazartesi günü organik kimya laboratuvar sınavı var. Titrasyon tüpünü eline aldığın an kırarsın!"
Kaan sessizleşti. Kendi eski bedeninin büyüklüğüne, o koca gölgenin altındaki kardeşinin çaresiz gözlerine baktı. Haklıydı; bu yalan sonsuza kadar süremezdi.
"Tamam," dedi Kaan, Defne’nin ince sesiyle ama pes etmeyen bir tonla. "Yarın cumartesi. Okul tatil ama spor salonunun yangın merdiveni kilidi kırık, içeri sızabiliriz. O skorboardun arkasındaki trafoya bakacağız. Zeynep, sen de laboratuvardan gerekli ölçüm aletlerini aşıracaksın."
Zeynep yutkundu. "Okulun laboratuvarını soymamı mı istiyorsun yani?"
"Gerekirse evet!" dedi Kaan dişlerini sıkarak. "Kardeşimin bedenini geri almam lazım. Aynaya her baktığımda bu narin suratı görmek beni delirtiyor!"
Defne ise Kaan’ın bedeninde hafifçe tebessüm etti; Kaan’ın yüzünde bu tebessüm tuhaf bir olgunluk gibi durdu. "Ben de kendi parmaklarımla yazı yazmayı özledim Kaan. Bu ellerle tükenmez kalem tutmak, kazma kürekle resim yapmaya benziyor."
Köşeyi döndüklerinde evlerinin ışıkları görünüyordu. Babalarının arabası garaj yolundaydı ve evin salon camından sızan ışık, içeride onları bir sorgunun beklediğini haber veriyordu.
Zeynep geri adım attı. "Yarın sabah saat dokuzda okulun arka bahçesinde, kazan dairesinin önünde buluşuyoruz. Ve lütfen... bu gece birbirinizi öldürmeyin."
Zeynep karanlık sokakta hızla uzaklaşırken iki kardeş kapının önünde durdu. Defne koca ellerini montunun ceplerine soktu, Kaan ise Defne’nin bedeninde derin bir nefes alıp anahtarı kilide soktu. İçeride onları bekleyen aile tablosu, az önce kazandıkları maç kadar çetin bir mücadeleye sahne olacaktı.