Eve adım attıkları an, dışarıdaki sonbahar ayazı yerini boğucu ve telaşlı bir havaya bıraktı. Maçın yarına çekildiği haberi babalarına çoktan ulaşmıştı. Salonda maç kasetleri açık, masanın üzerinde taktik notları ve enerji içecekleri sıralanmıştı.
"Sonunda geldiniz!" dedi babaları heyecanla kapıya yönelerek. Doğrudan Kaan’ın bedenindeki Defne’nin omzunu sertçe kavradı. "Haber geldi oğlum. Yarın akşam salon tıklım tıklım olacak. Bölge gözlemcileri tribünde. Bu maç senin burs biletin Kaan! Açılış periyodunda rakibin pivotunu yıpratmanı istiyor koç. Odaya çık, hemen dinlen, bacaklarına masaj yap!"
Defne babasının o ağır beklentisi altında ezildiğini hissetti. Kaan’ın 1.88’lik gövdesi bile bu baskıyı taşımakta zorlanıyor gibiydi. "Tamam baba... dinleneceğim," diyebildi kısık bir sesle.
Kaan ise Defne’nin bedeninde arkadan süzülürken dişlerini sıkıyordu. Yıllardır babasının o beklentisini, her maç öncesi omuzlarına binen o kurşun gibi ağırlığı tek başına taşımıştı; şimdi kendi yerine o baskıyla ezilen kardeşini izlemek içini parçalıyordu.
Akşam yemeği tam bir kriz ortamında geçti. Babaları sadece taktiklerden, rakibin sert savunmasından bahsederken Defne tabağındaki tavuğu zorla çiğniyor, Kaan ise Defne’nin minik parmaklarıyla çatalı sıkarak masayı izliyordu.
Gece yarısı ev nihayet derin bir sessizliğe gömüldüğünde, iki kardeş Defne’nin odasında kapıyı kilitledi.
"Yarın akşam sahaya çıkamam Kaan," dedi Defne, Kaan’ın pes ve çaresiz sesiyle yatağın kenarına çökerken. Koca ellerini şakaklarına bastırmıştı. "Ben iki adımı düz atamıyorum. O çocuk iki metre boyunda! Topu bana attıkları an rezil olacağız, senin bütün kariyerin bitecek!"
Kaan, Defne’nin odasındaki boy aynasının önünde durdu. Defne’nin bedeninde derin bir nefes alıp arkasını döndü. "Sahaya çıkmayacaksın Defne. Yarın maça kadar o salondaki elektrik panosuna geri dönüp bu laneti tersine çevirmenin bir yolunu bulacağız. Gerekirse trafonun şalterini yine indiririm. Ama şimdi... uyu. Beynin dinlenmezse yarın ayakta bile duramazsın."
Kaan kapıyı kapatıp kendi eski odasına değil, Defne’nin odasında kaldı; Defne ise Kaan’ın odasına geçti.
Gece saat üçü vurduğunda, Kaan Defne’nin yumuşak yatağında ter içinde kıvranmaya başladı. Defne’nin bedeni, zihnine gömülü olan ama Kaan’ın bugüne kadar varlığından bile haberdar olmadığı karanlık bir hafızayı serbest bırakıyordu.
Rüya değildi bu; doğrudan Defne’nin çocukluğundan kalan bir karabasandı.
Kaan kendini zifiri karanlık, rutubet ve pas kokan daracık bir kazan dairesinde buldu. Çevresi devasa, paslı borularla sarılıydı. Dışarıdan uğultulu çocuk kahkahaları, demir kapıya atılan sert tekmeler yankılanıyordu:
"Çıkamazsın ki! Korkak fare, bağır bakalım kim kurtaracak seni!"
Kaan kapıya koşup açmaya çalıştı ama kolları bir çocuğun minicik, kuvvetsiz kollarıydı. "Açın kapıyı!" diye bağırmak istedi; fakat boğazından yırtıcı, acı dolu bir çocuk çığlığı çıktı. Avuçlarını demir kapıya vurdukça elleri kanıyor, canı yanıyordu. O çığlık attıkça dışarıdakiler daha çok gülüyor, içeriye daha derin bir karanlık çöküyordu. Ciğerlerine hava girmiyor, nefesi boğazında düğümleniyordu.
"Kaan nerede? Kaan yardım et..." diye sayıklıyordu küçük bir kız sesi zihninin içinde. "Kaan madalyasını aldı, sen burada çürüyeceksin..."
Karanlık bir çığ gibi üzerine devrildiğinde, Kaan boğulurcasına yataktan fırladı.
Gözlerini açtığında nefes nefeseydi. Defne’nin minik kalbi göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyor, yanaklarından soğuk terler ve gerçek gözyaşları süzülüyordu. Boğazı gerçekten çığlık atmış gibi yanıyordu. Ellerine baktı; titreyen, narin çocuksu parmaklar.
Kaan titreyen ayaklarıyla yataktan kalktı, sendeleme pahasına odadan çıkıp karşı kapıya koştu. Kaan’ın odasının kapısını açtığında, Kaan’ın cüssesinde uyuyan Defne’nin de uykusunda huzursuzca kıvrandığını, alnında ter damlalarının biriktiğini gördü.
Kaan odanın ortasında put gibi kaldı. Yıllar önce kazandığı o ilk madalyanın kutlandığı geceyi hatırladı. Defne günlerce odasından çıkmamış, tek kelime etmemişti. Ailesi ona "Defne biraz üşüttü" demişti.
Oysa Defne o gece bir kazan dairesinde, karanlığın içinde çığlık ata ata sessizliğe gömülmüştü.
Kaan, Defne’nin minik ellerini göğsüne bastırırken boğazına oturan o koca yumruyla gözlerini sımsıkı kapattı. Kardeşine neden "korkak" dediğini, neden "sessiz bir eziksin" diye bağırdığını düşündükçe içi yandı. Defne korkak değildi; Defne yıllardır tek başına cehennemi yaşamış ve kimseye yük olmamak için susmuştu.
Ve Kaan o an, Defne’nin bedeninde titreyen parmaklarıyla bir yemin etti: Yarın akşam ne olursa olsun, o kızı bir daha asla o karanlığın içinde yalnız bırakmayacaktı.