Arda kapı eşiğinde sabırsızlıkla beklerken, kütüphanenin loş havası bir anda buz kesti. Kaan’ın bedenindeki Defne ile Defne’nin bedenindeki Kaan, birbirlerinin gözlerine kilitlenmiş halde saniyeleri sayıyordu.
"Defne nerede bilmiyorum Arda," dedi Defne, Kaan’ın kalın ve tok sesiyle. Sesindeki o hafif titreşimi bastırmak için boğazını temizledi. "Ben... ben onu bulup müdürün odasına götürürüm. Sen git."
Arda şüpheyle kaşlarını kaldırdı. Normalde Kaan’ın böyle sakin, kardeşini düşünen bir tavır takınması görülmüş şey değildi; genellikle "Bana ne kızdan, gitsin kendi başının çaresine baksın" der, kestirip atardı. "İyi, acele etsen iyi olur kaptan. Müdürün canı burnunda," deyip kapıyı çekip çıktı.
Ayak sesleri uzaklaşır uzaklaşmaz Defne oturduğu sandalyeden fırladı. Kaan’ın 1.88’lik gövdesi ayağa kalktığında masadaki kalemler ve kimya defteri hafifçe sarsıldı.
"Bitti," dedi Defne, ellerini Kaan’ın dağınık saçlarına daldırarak. "Bütün geleceğim bitti Kaan. Bilim olimpiyatları mülakatı sadece bir imza işi değil. Müdür ve fen zümre başkanı içeri girdiğinde geçen senenin organik kimya projeleri hakkında iki soru sorar, motivasyonunu ölçer, öyle onaylar. Sen içeri girip tek kelime edemezsin. Eğer başvuru yanarsa yurt dışı burs hayalim tamamen çöpe gider!"
Kaan, Defne’nin minyon bedeninde oturduğu yerden ayağa kalktı. Boy farkı yüzünden başını yukarı kaldırmak zorunda kalmak hâlâ gururuna dokunuyordu ama Defne’nin gözlerinde beliren o tanıdık, saf paniği görünce göğsünde bir şeyler sızladı. Dün sabah mutfakta kırdığı, sessizliğinden vurduğu kızın en büyük hayali şu an ellerinin arasındaydı.
"Sakin ol," dedi Kaan. Defne’nin tiz sesiyle buyurgan olmaya çalışmak komik dursa da gözlerindeki kararlılık gerçeğin ta kendisiydi. "O odaya birlikte gireceğiz."
Defne şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Birlikte mi? Bir abi kardeş dayanışması mı oynayacağız müdürün önünde? İkimizin okulda yan yana durduğu bile görülmemiştir!"
"Tam da bu yüzden gireceğiz," dedi Kaan, Defne’nin hırkasının eteklerini çekiştirerek. "Ben senin kılığında içeri gireceğim. Ama yanımda sen olacaksın; yani 'Kaan'. Ben müdürün karşısında her zamanki gibi pısırık, içine kapanık, konuşmaya çekinen Defne rolünü oynayacağım. Başımı öne eğeceğim, parmaklarımla oynayacağım. Müdür bana soru sorduğunda, sen arkamdan araya gireceksin. 'Hocam kardeşim çok heyecanlı ama projesini dün gece bana tek tek anlattı' deyip cevabı sen yapıştıracaksın."
Defne donup kaldı. Kaan’ın koca çenesi hafifçe aralandı. "Müdür senin benim yerime kimya konuşmama şaşırmaz mı sanıyorsun?"
"Koçun odasından yeni çıktın Defne! Sabahtan beri bütün okula taktik tahtasında koordinat düzlemi çizdiğin konuşuluyor. Herkes Kaan’ın kafasına saksı düştüğünü ve dahi kesildiğini sanıyor zaten. 'Kardeşimin notlarına yardım ederken ben bile ezberledim hocam' dersin. Hem Kaan’ın o patavatsız, her şeye burnunu sokan cüretkârlığına da tam uyar."
Defne düşündü. Mantıklıydı; Kaan’ın okulda sahip olduğu o pervasız özgüven, Defne’nin teorik bilgisiyle birleşirse müdürün odasındaki barikatı aşabilirlerdi. Fakat asıl mesele, birbirlerinin rollerine ne kadar bürünebilecekleriydi.
"Tamam," dedi Defne derin bir soluk alarak. Kaan’ın geniş omuzlarını geriye atıp dikleşti. "Ama içeri girdiğinde sakın dik dik bakma Kaan. Melis’e yaptığın gibi müdüre de meydan okursan ikimizi birden okuldan atarlar. Gözlerini halıya sabitle, ellerini önünde kavuştur."
"Sen de kambur durmayı kes!" diye çıkıştı Kaan. "Kaan gibi yürüyeceksin; sanki koridorun tapusu seninmiş gibi."
İki kardeş kütüphaneden çıkıp idari kata doğru yöneldi. Koridordaki öğrenciler bu manzarayı şaşkınlıkla izliyordu: Okulun en hırçın çocuğu, yanında sessiz kız kardeşiyle birlikte adeta bir ordu gibi müdür odasına yürüyordu.
Müdürün ağır ahşap kapısının önüne geldiklerinde Kaan derin bir nefes alıp Defne’nin alışıldık o ürkek duruşuna geçti; başını hafifçe eğdi, tırnaklarını avuçlarının içine gömdü. Defne ise Kaan’ın bedeninde kapıyı sertçe iki kez tıklatıp tokmağı çevirdi.
Müdür masasının başından başını kaldırdığında karşısında dikilen ikiliye baktı. Masanın yanındaki deri koltukta oturan Fen Zümre Başkanı Selim Hoca da gözlüğünün üstünden onlara döndü.
"Gelin bakalım," dedi müdür, kaşlarını çatarak. "Defne, son gün olduğunu biliyordun. Bilim olimpiyatları başvurusu masamda bekliyor ama Selim Hoca senin bu sene isteksiz olduğunu söylüyor. Gerçekten bu yükü kaldırabilecek misin?"
Kaan hemen Defne rolüne girdi. Başını öne eğip kısık, titrek bir sesle, "Şey... ben..." diye mırıldandı.
Selim Hoca araya girdi: "Sadece istek yetmez Defne. Bu seneki konu organik sentez ve yeşil kimya. Başvurunu onaylamam için en azından esterleşme mekanizmasındaki denge basamaklarını bana şu an özetleyebilmen gerek. Kendine güvenin yoksa kontenjanı 12-A’dan Mert’e vereceğim."
Kaan’ın zihni bomboştu; 'esterleşme' kelimesi ona sadece anlamsız harfler yığını gibi geliyordu. Rol gereği değil, gerçekten paniklemişti.
Tam o sırada arkasından bir adım öne çıkan devasa gölge masanın üzerine hafifçe eğildi.
Defne, Kaan’ın pes ve buyurgan sesiyle odayı doldurdu: "Hocam, Defne dünden beri laboratuvarda çalıştığı için sesi kısıldı. Ama dün gece kafamı o kadar çok şişirdi ki bu konuyla, ben bile ezberledim. Karboksilik asit ile alkolün asit katalizörlüğünde tepkimeye girip su çıkarmasını, suyun ortamdan çekilerek dengenin Le Chatelier ilkesine göre ürünler lehine kaydırılmasını kastediyorsunuz, değil mi?"
Odada mutlak bir sessizlik oluştu.
Selim Hoca’nın elindeki dolma kalem havada donup kaldı. Müdür gözlerini kırpıştırarak basketbol takımının kaptanına, okulun en kavgacı çocuğuna baktı. Kaan ise Defne’nin bedeninde başını hafifçe kaldırıp kendi eski yüzüne baktığında, o koca gövdenin ardındaki kardeşinin zekâsına ilk kez böylesine hayranlıkla tanık oldu.