Sabah güneşi okul bahçesine vurduğunda, Atatürk Lisesi'nin demir kapısından yan yana geçen iki silüet dikkatleri anında üzerine çekti. Normalde aralarında metrelerce mesafe bırakan, okulun iki zıt ucunda yaşayan kardeşler, bu kez yan yana ve tuhaf bir gerilimle yürüyordu.
Defne, Kaan’ın 1.88’lik devasa cüssesini kontrol etmekte zorlanıyordu; her adımı gereğinden fazla sert yere basıyor, botları çakıl taşlarını eziyordu. Yanındaki Kaan ise Defne’nin minyon bedeninde, kumaş pantolonun ceplerine ellerini sokmuş, çenesini yukarı kaldırarak yürümeye çalışıyordu. Fakat bu dik başlı duruş, Defne’nin narin bedeninde alışılmadık ve tekinsiz bir hava yaratmıştı.
Bahçenin ortasına geldiklerinde takımın pivotu Bora koşarak yaklaştı ve Defne’nin sırtına dostane ama ayı gibi bir darbe indirdi. "Oğlum Kaan! Dün sahadan sedyeyle çıkacaksın sandık, taş gibisin maşallah!"
Defne darbenin şiddetiyle öne doğru sendeleyecek gibi oldu ama Kaan’ın sağlam bacakları zemini kavradı. İçindeki panik dalgasını bastırmaya çalışarak geriye çekildi. "Şey... evet, iyiyim Bora. Ama bugün antrenmana çıkamam, kaslarımda spazm var." Sesi pes, pürüzlü ve biraz fazla titrek çıkmıştı.
Bora kaşlarını çattı, Kaan’ın gözlerinin içine baktı. "Sesin niye öyle ince çıktı lan senin? Neyse, koç seni odasında bekliyor, acele et." Bora arkasını dönüp giderken Defne derin bir soluk bıraktı; Kaan’ın göğüs kafesi bu nefesle körük gibi şişti.
O sırada B Blok koridorunda ilk ders zili çalmak üzereydi. Kaan, Defne’nin bedeninde 1408 numaralı kilitli dolabın önüne geldi. Küçük parmaklarıyla şifreyi çevirip kapağı açtı; yeşil kaplı kimya defterini çekip alırken arkasından o tanıdık, alaycı kıkırdamalar yükseldi.
"Vay, bakın kimler gelmiş. Dün sahada bayılan abinin yanına koşup rezil olan küçük faremiz!"
Melis ve arkasındaki iki kız, kollarını kavuşturmuş alaycı gözlerle süzüyordu. Melis elindeki su şişesini hafifçe sallayarak yaklaştı; niyeti her zamanki gibi Defne'nin kitaplarını düşürmek ya da onu köşeye sıkıştırmaktı.
Kaan’ın gözlerinde Defne’nin daha önce hiç taşımadığı türden, karanlık ve vahşi bir şimşek çaktı. Gözlerini kaçırmadı, başını öne eğmedi. Aksine, Defne’nin minik bedenini dikleştirdi, doğrudan Melis’in gözlerinin içine dik dik baktı. Aralarındaki mesafe bir adıma indiğinde Kaan, Defne’nin incecik sesiyle ama Kaan’ın o buz gibi, tehditkâr tonuyla konuştu:
"O şişeyi yere bırak ve arkana bile bakmadan defol git Melis. Yoksa bu koridoru sana dar ederim."
Melis donup kaldı. Defne’nin ses tonundaki o öldürücü soğukluk, omuzlarının gram eğilmeyişi ve gözlerindeki pervasız cesaret koridorda aniden buz gibi bir rüzgâr estirdi. Melis geri bir adım attı, yutkundu ama tek kelime edemedi. Arkasındaki kızlar fısıldaşarak geri çekilmeye başladı.
Aynı dakikalarda kimya laboratuvarının kapısında değil, koçun odasının önünde dikilen Defne ise hayatının en büyük sınavıyla karşı karşıyaydı. Koç kapıyı sertçe açtı, elindeki taktik tahtasını masaya fırlatarak Kaan’ın bedenindeki Defne’ye baktı:
"Geç otur Kaan. Dünkü rakibin hücum setlerini izledin. Şimdi bana cuma günkü maçı nasıl kazanacağımızı anlatacaksın."
Defne yutkundu; koca elleri ceplerinde titrerken arkasındaki koridordan Melis’in şaşkın çığlıklarının uğultusu geliyordu. Roller değişmişti ve geri dönüş artık imkânsızdı.